21 Şubat 2026
ZAMAN TÜNELİNDE BİR GEZİNTİ
Bu ayki yazımın konusunu belirlemekte
hayli zorlandım. Bunun en
belirgin nedeni sergi sezonunun sona yaklaşıyor olması idi. Gerçi, İstanbul'a
yaptığım 2 günlük seyahatten de umduğumu bulamamıştım. Zira, Evin sanat
galerisindeki Nuri İyem anısına düzenlenen retrospektif sergi ben yetişemeden
birkaç gün önce kapanmıştı. Yaklaşık 5 yıl önce AKM sergi salonunda izleme
fırsatı bulduğum ressam Salih Turan - namı-diğer "Sali"nin yine
aynı salonda düzenlenen "Yol Poşadları" * sergisini de göremedim.
Otele ulaşmak için Beyoğlu'nda ilerlerken Yapı Kredi Kazım Taşkent sanat
galerisinin önünde durakladım. Vitrinden ressam Ömer Uluç'un üç boyutlu
işleri gözüme çarptı; salonun kapısını yokladım, kapalı idi. Ne yapalım, bu
kez şans yüzüme gülmemişti. Biz de akşam arkadaşlarla birlikte soluğu
Nevizade sokakta aldık. Balık ve rakı eşliğinde başladık koyu bir sohbete...
''1800'lerden Günümüze Zamanın Belleği''
Gazete haberlerinden birinde Halkbank'ın resim kolleksiyonundan seçkileri
Ankara Resim Heykel Müzesi'nde sergileyeceğini duymuş, açılış gününü
öğrenmiştim. Ancak o gün kızımın diş randevusu vardı. Yine de dönerken
şansımı bir denemek istedim; ancak Müze'nin girişi ana baba günüydü. Koruma
ordusu ve protokol Müze'yi çevrelemişti. Eskaza araba ile içeri girebildiysem
de davetiyem olmadığı ve o gün resepsiyon olduğu için geri çıktım. Nihayet,
takip eden haftasonu Pazar günü izleyebildim sergiyi. İki büyük salona
yayılan sergi Halkbank'ın 68. kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında ''1800'lerden Günümüze Zamanın
Belleği'' adını taşıyordu. 145 eserin ilk kez sergilendiği
gerçekten görkemli bu sergide seçkin sanatçıların seçilmiş eserleri
sergileniyordu. Sergi, sadece Halkbank'ın resim koleksiyonunun gelişimini
sunmakla kalmayıp, resim tarihini geniş bir perspektiften değerlendirme,
ayrıca sanatçıların zaman tüneli
içerisinde sanatlarındaki değişimi gözlemleme olanağı da sunuyordu.
Söbütay Özer Hoca'nın mavi bir "Vosvos" otomobili kırmızı
çiçeklerin arasına sakladığı 1980'li yıllara tarihlenen resmi ilgi çekici
idi. Muharrem Pire'nin dörtnala koşan üç atı adeta bulutlarla yarışa
tutuşmuştu. En eski Ankara ressamlarından biri olan İhsan Cemal Karapurçak'ın
bozkır Ankara'sını resimlediği, sıcak renklerin, pastel tonların hakim olduğu
resim hemen dikkkatimi çekti. İstanbul'daki retrospektif sergiden sonra, bu
yıl Orhan Peker resimlerine doymuştum adeta. Ama sergide iki günebakan
çiçeğini sarmalamış bir figürün resimlendiği 1975 tarihli son dönem - Ayvalık
dönemi - 128x137 cm boyutlu Peker resmini izlemek benim için sürpriz oldu.
Salih Acar sanki sevgiliye haber ulaştırmak için dizilmiş, kanat çırpan dört
turnayı resimlemişti. Turan Erol'un önceden sadece katalogda gördüğüm, ama
hep dikkatimi cezbeden beyaz lekelerle çevrili "Bodrum" resmini de
bu sergide izleme fırsatını buldum. Fethi Arda'nın zeytin ağaçlarının
gölgesindeki Bodrum evi önündeki 3 figürü resimlediği çalışma, sıcak Akdeniz
kasabasının tüm şiirselliğini taşıyordu. Avni Arbaş, Hamza İnanç, Zafer
Gençaydın, Habip Aydoğdu ve Hasan Pekmezci de belleğimde yer eden ressamlardan
birkaçı idi. Bu görkemli serginin düzenlenmesinde sanat danışmanlığını
Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden Prof. Dr. Hasan Pekmezci
üstlenmiş. Ancak, yine de böyle değerli bir serginin yeterince
duyurulamaması, resimlerin sadece 2 hafta için sergileniyor olması, diğer
taraftan da hakettiği ilgiyi görememesi hem üzücü idi, hem de bu görkemli
resimleri adeta öksüz bırakıyordu. Sergilenen resimleri belgelemek açısından
bastırılan katalog sanatseverleri sevindirecek nitelikte idi.
İçinden tren geçen sergi
İçinden tren geçen sergiyi de ne yapıp edip izleme fırsatı buldum. İsmini
şair Baudelaire'in, "Buradan Çok Uzakta" adlı şiirinden alan sergi,
tarihi Ankara Garı'nda düzenlenmiş. İzleyiciler, aslında yolcular demek daha
doğru, sanatçıların işlerinin arasından geçerek uzun ve keyifli bir yolculuğa
adım atmaktalar. Tren Garı'nda sanatseverlere videodan fotoğraflara,
enstelasyondan üç boyutlu işlere, şemsiyeden peluş eserlere ve pullu mektup
zarflarına kadar geniş bir yelpazede güncel sanat yaratımları sunulmakta.
Sanatçılar ile yolcuları aynı çatı altında buluşturan mekânda anılar ve
yaşananlar bir araya geliyor. Örneğin, peron önünde mektupların sergilendiği
enstelasyon çalışması biraz sonra ayrılacak olan iki sevgilinin "veda"sına
tanıklık ediyordu. Gar sergisini düzenleyen Döne Otyam, 'Alışılagelmiş bir
sergileme anlayışından çıkıp en işlek kamusal alanda düzenlemek istedik.
İnsanların uğrak yeri olan bu mekânda bireylerle sanatçıyı tek çatı altında
buluşturuyoruz. Sanatçıyı, kapalı ve steril mekânlardan uzakta yeni bir
yolculuğa, hayatın içinde dolaşmaya davet ediyoruz" yorumunu yapmakta.
Gidenlerin ardından...
Mayıs ayı mateme büründü adeta. Art arda 3 değerli insanı yitirdik. Selvi
Boylum Al Yazmalım, Ah Güzel İstanbul, Hayallerim Aşkım ve Sen, Adı Vasfiye…
Ve daha nicelerini gözler önüne seren, kadının sorunlarına cesurca eğilen,
sinemamızın gurur kaynağı, duayeni Atıf Yılmaz Batıbeki'ni yitirdik. Artık
hayat perdesi onun için bir daha aralanamayacak. Sinemada 50 yılın ardından "Bir Sinemacının Anıları"
isimli kitabının önsözünde; "Hayatım boyunca ne günlük tuttum, ne de
filmlerimle ilgili bir şeyler biriktirebildim. Ne senaryolarımı, ne de
aldığım ödülleri… Evimde, çektiğim filmlerden birinin bile video kaseti
yoktur desem, ihtimal inanmak istemezsiniz" diyen ve hâlâ dinamik, hâlâ şaşırtıcı
olmayı başaran usta yönetmen Atıf Yılmaz, sinemada bir ömür ayakta kalmayı bu
özelliğine bağlıyor ve ekliyor: "Nostalji kavramıyla uzak yakın hiçbir
ilgimin olmaması, geçmişte olan her şeyi kafamdan silip atma, reddetme
eğilimim ve hep ileriye, geleceğe doğru bakarak yaşamayı seçmem." 80
yaşında yitirdiğimiz bu koca çınar için başta eşi Deniz Türkali ile kızı
ressam Kezban Arca Batıbeki olmak üzere tüm sinemaseverlere başsağlığı
diliyorum.
Erdal Öz ismi ile Can Yayınları'ndan çıkan "Gülünün Solduğu Akşam"
kitabını okurken tanıştım. Bir döneme tanıklık etmeye çalışan kitabı için
yazar Erdal Öz "öbür
kitaplarımda da olduğu gibi 'insan'ı ele almıştım. Deniz Gezmiş ve
arkadaşlarını 'insan' olarak yazmaya çalışmıştım. Onları, bir heykel, bir
put, bir mit, bir bilimkurgu kahramanı gibi değil, ayakları yere basan,
bizlerden biri gibi; korkuları, sevinçleri, acıları, hüzünleri, pişmanlıkları
olan, yürekli, yiğit insanlar olarak dile getirmeye çalışmıştım."
demiştir. Sadece yazıları ile yetinmemiş, kurucusu olduğu "kalp"
logolu Can Yayınları vasıtasıyla pek çok yazarı edebiyat dünyası ve okurlarla
tanıştırmıştır. Ne acı tesadüftür ki, "Gülünün Solduğu Akşam"
hayata gözlerini kapamıştır.
"Şairim/ne zaman bir
köy türküsü dinlesem/şairliğimden utanırım" diyerek
türkülerin hakkını teslim etmişti Bedri Rahmi Eyüboğlu. Çocukluğumun ilkokul
yıllarında sabahları okula gitmek üzere hazırlandığım sırada bir Dadaloğlu
şiiri olan "Kalktı Göç eyledi Avşar illeri" diye başlayan türkü
hala dün gibi kulaklarımda çınlar. "Bozkırın Tezenesi" Neşet
Ertaş'ın türküleri ve kendine özgü yorumu insanı içine çeker. "Haydar,
Haydar, Haydar!" türküsü ile belleklerimizde iz eden ünlü halk ozanı Ali
Ekber Çiçek de kayan yıldızlar arasında artık; ancak "hoş bir sada"
olarak seslenebilecek biz türkü
dostlarına. Halk ozanı Ali Ekber Çiçek'in ''Gerçekleri
göstermek, gerçeğe kavuşmak ve gerçeği olduğu gibi insanlara anlatmak için
çalışmış bir insanım. Cahilden uzak, kâmile yakın oldum; büyüklerime saygı
ile, küçüklerime sevgiyle yaklaştım. Konuşulan her kelâmı ibadet gibi
dinledim, kimseyi acizlik ve bilgisizlikle itham etmedim... Bu icraatım
boyunca hiçbir maddi menfaat sağlamadan, insanların duygularını sömürmek gibi
bir yanlışlığa meydan vermedim." sözleri hayli
düşündürücüdür.
Gidenlere ağıt olsun: "Hazin
Hazin Eser Seher Yelleri"...
Alaattin Bender
www.alaattinbender.com
* "Poşad"
(Fransızca Pochade): Doğrudan doğruya doğa içinde yapılan renkli yağlıboya
küçük resim eskizi.
Not:
Sergi fotoğrafları Alaattin Bender tarafından çekilmiştir.
Alaattin
BENDER
Ustaların İzinde...
Okumaya
Devam Et
20 Şubat 2026
KAF DAĞI'NIN ARDINDA SAKLI
RESİMLER
Turan EROL
‘Han
Duvarları’ şiiri çınlamakta kulağımda. O ne uzun yolculuktur, bitip
tükenmez... Sanki üç mevsim geçmekte, lakin, gelin görün ki menzil bir türlü
görünmemektedir: Rüzgarın çaldığı “ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar /
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar”*dan da geçmiştir bu gezgin ressam. O,
çocukluğunda yaptığı gibi doludizgin koşturmaktadır atını. Ancak, sıra resme
geldiğinde, dizginleri elden bırakmaya hiç mi hiç niyeti yoktur. Çünkü resim
bir ölçü işidir, resim bir denge işidir. Çünkü, o ‘bir Turan Erol resmi’dir.
Turan Erol, Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirindeki gibi bir yolculuğa çıkmış
mıydı; O da tutmuş muydu Erciyes'in yolunu, bilinmez. Ama bilinen odur ki,
Sabahattin Ali’nin:
”Başım dağ, saçlarım
kardır
Deli rüzgarlarım vardır
Ovalar bana çok dardır
Benim meskenim dağlardır dağlar...”
dediği gibi dağlara
sevdalanmıştır Turan Erol. Sodra dağına, Hasan dağına, Erciyes dağına ve Ağrı
dağına... Dağların zirvesinde kendini mi bulmuştur bilinmez, ama yükseklerde
hep yükseklerdedir gözü. Kaf Dağı’na da göz dikmiştir. Yoksa kaygısı boşuna
mıdır bu sözlerin: “..., ben çevreme bakarken imgelemimde, ‘tin’imde varolan
bir biçim ve içerik ilişkisinin, bir sezginin doğadaki karşılığını, benzerini
arıyor gibiyim. … Adeta, doğadan bir onay bekler gibiyim.”
Sırasında yamaçlara vurmuştur
kendini; bir patikadan iz bulmuştur. Kapısı aralanmış bir beyaz duvar,
başında kavak yelleri estirmiştir Bozkır ayazında. Bozkır sevdalısı Turan
Erol ‘Bozkırın fırçası’ olmuştur artık. Gözlerde, yüreklerde sırasında
bozlak, sırasında güzelleme olmuştur. Gün olmuş, beyaz bir karanlık Bozkırı
örtmüş, gün olmuş elma bahçesine, gün olmuş Oran yoluna kar düşmüştür.
Bacalar, hep de dumanı tüten bacalar, sanki raksedercesine göğe yükselen başı
dumanlı bacalar. İs kokan, sis kokan bacalar. O ‘is’ ki gün olmuş, ‘kömür
dağıtım yeri’ne karışmış; o ‘sis’ ki, gün olmuş gök ile denizi birbirine
katmıştır.
Çizgi olmazsa olmazı Turan Erol’un
Ve çitler, tahta
perdeler, sınır çitleri, yolların peşisıra koşan çitler. Kar çitlerinin de
apayrı bir yeri vardır Onun gönlünde. Özünde de çizginin. Bir hattat
kıvraklığıyla çekilen, yaylanan çizgiler. Çizgi olmazsa olmazı Turan
Erol’un!. Kimi zaman bir teknenin güvertesinde yelkenlere, kimi zaman da
elektrik tellerine kol kanat germekte. Ağaç gövdesinde çizgi, çatıdaki
antende çizgi, tekne kaburgalarında çizgi. Yerde çizgi, gökte çizgi...
Ve gecekondular; ‘şirin mi
şirin gecekondu evleri...’ Eğilmiş, bükülmüş, tepelere serpiştirilmiş
gecekondu evleri. Rengarenk, hem birbirlerine yaslanmış, hem de birbirleriyle
yarışır gibi. Zehir gibi bir yeşil, bir mor, bir sarı, bir firuze, yığınlar
içinde patlayıp durmakta sanki.
Ve
köprüler. İçinden 'Balavca' deresinin aktığı Milas’ın kemerli taş köprüleri.
“Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan”*
sarı semanın altından. Ve dağları, tepeleri, ovaları,
köprüleri aştıktan sonra nihayet denizi görmüştür Turan Erol. Ozanın dediği
gibi: “... Ve dillere destandır canım / Turan Erol beyazıyla Bodrum'un
mavisi.” Nasıl anlatsam, nerden başlasam: Başları yıldızlara değdi değecek
servilerle kuşatılmış, yaşlı zeytin ağaçlarının gölgelediği, beyaz-bembeyaz
duvarlarında rengarenk çiçekli saksıların, begonvillerin sıralandığı, mavi
panjurların, mavi kapıların ışıldadığı evleriyle, beyaz gümbetlerin
çevrelediği daracık sokaklarıyla, makilerin kol gezdiği sarı-sıcak
tepeleriyle, orta yerindeki tarihi kalesiyle, mendireğiyle, masmavi
deniziyle, ‘verandadan öte’de Torba koyuyla, denizde salınan yelken açmış
çift direkli guletleriyle, tersanesiyle, çekek yerleriyle, engin gökyüzüyle,
daha da önemlisi Turan Erol’un sıcak, sımsıcak renkleriyle bir başkadır
Bodrum; “Bodrum Bodrum....” Van Gogh'un Güney Fransa'ya (Arles’e) inmesi gibi
bu şirin Akdeniz beldesindeki ışığın büyüsü müdür Turan Erol’u Bodrum’a
çeken, yoksa doğduğu Milas’a yakınlığı mı? Bilinmez! Ama, ne zaman Bodrum’a
gitsem, ne zaman çevreme
baksam Turan Erol’un
tuvallerini arar gözlerim, belki çıkıp geliverirler diye...
Ruhi Su’nun:
“Bir sergiyle geldi bahar
Ne don vurur, ne meyve verir
Öylece bir çiçek düşlemesi
Ne güzel bir oyundur canım
Taşlara bakan gözün çiçeği görmesi”
dizelerindeki gibi çiçeklere de
bakmasını bilmiştir Turan Erol. Gül olmuş, diken olmuş, çiçek olmuş;
sırasında cam bir vazoya, sırasında Firuze vazoya konmuş bahçe güzelleri, kır
çiçekleri... Peki, kaçınız bilmekte ve görmekte o sofralara konuk ettiğiniz,
baharda çiçek açan enginarın gözleri haraca kesen rengini? Bunları okuyorum
Turan Erol’un resimlerinde...
“İçi dolu, yorumlanmış lekeler bunlar”
’Çizgi, renk, leke, benek’
diyordu ustası Bedri Rahmi resmin yapı taşlarını sıraladığı kitabında. Çizgi
olmazsa olmazı Turan Erol’un!. Ya renk? Hangilerini sıralamalı: mavileri,
firuzeleri, beyazları mı, sarıları, kırmızıları, kahverengileri mi, yoksa yeşilleri,
morları mı; bilmem? Renk düşkünü Turan Erol. Resminin payandalarından biri,
belki de en önemlisi lekeye gelince... Alttan üste doğru, pek de birbiri
içerisinde erimesine izin vermediği, sanki insana ‘çalafırça’ izlenimi veren
her dem taze lekeler. Tıpkı, Bedri Rahmi’nin "Ben tablolarımda her
şeyden önce tazelik bulunmasına çalışırım. Üzerinde yıllarca bile çalışsam
insana 'bunu ben de yapardım' dedirtecek kadar sade olmasını, yeni yapılmış,
üzerinde uğraşılmamış hissini vermesini isterim" dediği türden lekeler
Turan Erol resminin zenginliği olsa gerek. Orhan Peker’in sözleriyle “’içi
dolu’, yorumlanmış lekeler bunlar.” Öyle ki, doğayı gerçekliğinden koparan,
soyut bir tad katan, hatta hatta izleyenin yorumuna, yeni yeni okumalara yol
açan, doğayı adeta tuval içerisine hapsederek ‘resim’ yapan türden lekeci bir
anlatım onunkisi. Benekleriyse lekelerinin üzerine konan birer balarısı gibi.
Doğayı hizaya getiren,
denge içerisinde denge kuran bir ressamdır Turan Erol. Konstruktif bir
anlayış ile coşkulu-lirik bir anlatım Turan Erol resminin üstüne her daim
siner. Oranı dönem dönem değişen, gerçek üzerine kurulu soyutlamalarla
gizemli, sanrılı bir yanı vardır resimlerinin. Derinlik ve perspektif,
resminin peşini bırakmaz. Dikkatle bakıldığında, en ‘çalakalem’ hissi veren
resimlerinde dahi bir tek çizgi, bir tutam leke, bir benek, resmin gerçekte
ne kadar hesaplanmış, ne kadar tasarlanmış olduğunu ortaya koyar. Zira,
boşuna değildir onca çizim, taslak, desen, suluboya ve pastel çalışmaları.
Karakalem bir taslağa takılıyor gözüm: Arka planda sanki bir ‘sinüs’ eğrisi
çizen, başları sıra tepelere değerek dizilmiş kavaklar, üzeri taranarak leke
etkisine bürünmüş belli belirsiz birkaç figür, biri eşek sırtında. Sanki bir
karalama. Ama bilir misiniz ki, 1971 tarihli o taslak 120x130 cm boyutunda,
Mitos (Mythos) isimli görkemli bir tuval resmine dönüşmüş ve Ankara Resim
Heykel Müzesi kolleksiyonu’na girmiştir? Yeri gelmişken Müzemiz ‘tadilat’
dolayısıyla yıllardır hep kapalı olmasına rağmen, geçen yıl yapılan kısmi
sergileme sırasında Turan Erol’un bu resmini görmek bana da kısmet olmuş ve
tarlada çalışan kadın figürlerinin üzerinde patlayıp duran o muhteşem
renklerin şölenini izlemiştim. Sanatçının pastellerinin de bende ayrı bir
yeri vardır. Kuru (toz) pastel resimlerini, gözleri kamaştıran enginar
çiçeklerini, firuze vazodaki kır çiçeklerini gördüğümde, çizginin tadını
yüreğimde hissettiğimde ben de pastel çalışmaya karar vermiş, bir dönem hemen
her akşam deli gibi pastel çalışmıştım.
Kanımca, Turan Erol resimleri
Diyarbakır’daki öğretmenlik döneminin sonlarında - 1960’larda özgün kimliğini
bulmaya başlamıştır. Önce, 1960’ların başında Paris dönemi - ‘Luxemburg
Parkı’ resimleri ile başlayan soyutlama eğilimli, leke etkili resimler...
Ardından, ‘Tilalo’ köyünde boranhaneler-‘güvercin evleri’ (1966), Kıyıda
balık ağları (1967) ve Tabiat ana-bozkır (1968) gibi farklı konulardaki dizi
resimler ‘Seçki’ içerisinde yalın, ancak bir o kadar da etkileyici, ortak
dile sahip çok özel resimlerdir. Sanki mağara duvarlarına kazınan, adeta
rölyef etkisi yaratan, kalın boya dokulu bu resimler sanatçının doğa çıkışlı,
adeta renklerin bir imbikten damıtılarak süzüldüğü pitoresk soyutlamalarıdır.
Derken, ‘Gecekondular’ ve ‘Bodrum’ görüleriyle birlikte 1970’lerin
başlarından itibaren sanatçı artık, yaşamı somut görüntülerde araştırma,
yorumlama çabası içerisine girerek doğa gerçekliğine döner.
Tuhaf bir gizdir sanki Onu bu resme çeken
Turan Erol
resimlerinden bir ‘Seçki’ yapacak olsam, sanırım en başta ‘Luxemburg Parkı’,
‘Tilalo köyünde boranhaneler’, ‘tahta perdeler’, ‘mavi tekne iskeleti’, ‘mavi
kapı’, ‘Oran yolunda kar’, ‘bozkırdan kente doğru’, ‘köprüden geçenler’,
tabii ki ‘tek servili ev’, ‘gecekondular’, ‘enginar çiçeği’, ‘akşam vakti
Ağrı dağı’ ve tabii ki 1986 tarihli devasa ‘kömür dağıtım yeri’ resimlerini
sıralardım. ‘Luxemburg Parkı’nı saymazsak hep aydınlık, ‘beyaz’, duru
renkleri kullanmıştır sanatçı. İlhan Berk bile öyle dememiş miydi: “Orhan
Peker’in paletini düşünürsek, Turan Erol onun karalarını beyaza bulamaya
gelmiştir sanki.” 1) Belki de bu beklentiye içerleyen sanatçı, bir gün
Yenimahalle’ye giderken önünden geçtiği karalara bulanmış ‘kömür dağıtım
yeri’ni, o is, o sis perdesi altında sessiz sedasız bekleşen at arabalarını
görüp izledikten sonra oracıkta sahiplenivermiştir bu resmi. Kendi deyimiyle;
“Yani, bir koca siyah lekenin önünde, atın beyaz beneği. Kamyonların ‘kıvıl
kıvıl’ hareketleri. Araçların turuncuları, kırmızıları, mavileri...” 2)
etkilemiştir Onu. Tuhaf bir gizdir sanki Onu bu resme çeken.
Diyarbakır resimlerini
saymazsak, gerçekte figürden uzak durmuş bir sanatçı Turan Erol. Figürlerin
birer konu mankeni - ‘tamamlayıcı’ öğe olmaktan öte gitmediği gibi, o açık,
duru doğanın gölgelenmesine de izin verilmez resminde. Sanki bir ‘sessizlik’,
bir ‘sensizlik’ anlatılır gibi. Turan Erol da Orhan Peker gibi ‘otoportre’
yapmaktan çekinen, ancak dostlarını, sevdiklerini resimlemeyi de hiç ihmal
etmeyen bir sanatçı. Ressam olmanın ötesinde yazmaya, düşünmeye, edebiyata
hep yatkın durmuş aydın bir sanatçı O. Belki de bu nedenledir Bedri Rahmi’yle
Cahit Külebi’yle olan kadim dostlukları. ‘Düş kırgını-Cahit Külebi’ portresi,
Atatürk portresi ile torunu Aslı’nın portreleri bu türün en güzel
örnekleridir.
"Seçki"
Gazi Üniversitesi
Resim-Heykel Müzesi’nin açılışı dolayısıyla 02-30 Mart 2007 tarihleri
arasında düzenlenen "Seçki" başlıklı görkemli Turan Erol
resim sergisini gezerken ister istemez, 4 yıl önce İstiklal caddesinde
bulunan Akbank Kültür ve Sanat Merkezinin iki katlı Galerisindeki (şimdilerde
malesef yerinde ‘Teknosa’ yelleri esiyor’) yine aynı başlıklı Turan Erol
sergisini anımsadım ve bir kez daha büyülendim. O akşam, Gazi’den,
Hacettepe’den hocalar, ressamlar, sanat dostları saf tutmuştu salonda. Hocalar
adeta yarıştı birbirleriyle ‘Hocaların Hocası’ Turan Erol ile aynı karede
gözükmek, bu güzel anı ölümsüz kılabilmek için. Turan Hoca hiçbirini
kırmadığı gibi ilerleyen yaşına rağmen 4 saat süreyle ayakta durmaktan,
herkesle sohbet etmekten geri durmadı. Hani ressamların, bir resmi
değerlendirmek için bellerini kırmadan omuzları ve başları ile geriye doğru
şöyle bir yaslanışları, gözlerini kısarak pür dikkat bakışları vardır ya,
yine aynı bakışı gördüm Turan Erol’un küçük kızım Görkem ile selamlaşmasında.
Dilerim, yakın zamanda ‘retrospektif’ nitelikli bir sergide de izleriz
sanatçımızı. Bir bilge gezginin, bir usta sanatçının renklerle, çizgilerle
dansını gördüm bu resimlerde. En ufak bir çalım, en ufak bir göz boyama
olmaksızın. Ve yüreğini gördüm Turan Erol’un; çocuksu, sevgi dolu. Ve bitip
tükenmez azmini gördüm. Daha da ötesi yavuklusu - resme sevdasını gördüm. Ama
bu sevdaya ihanet ettiğini hiç mi hiç görmedim.
Yaşlı zeytin ağaçları şahididir yaşadığının ve resme ömrünü
adadığının
‘On’lar grubu ile başlayan
Çağdaş Türk Resim Sanatı’nın serüvenine tanıklık etmiş 80 yaşındaki bu
asırlık çınarın dışarıda, hep dışarıdadır gözü. Zaptetmek ne mümkün. Geçtiği
yerlerde hep bir iz, bir renk bırakmaktadır bu gezgin. Sanki kaybolmaktan
korkar gibidir. Eşref Üren’in de dillendirdiği "bir iz bırakamamak"
korkusu mudur onu bunca gayrete, bunca emeğe, bunca göz nuruna sürükleyen? Bu
nedenle söylenmiş olsa gerek Turan Erol’un “Birşey yaptıysan kaybolmazsın” sözü.
Belki, hocası Bedri Rahmi gibi erik ağaçlarını şahit gösteremese de yaşlı zeytin ağaçları şahididir
yaşadığının ve resme ömrünü adadığının. Büyük usta, sanatçı
Turan Erol 'a saygılarımla...
Alaattin Bender
www.alaattinbender.com
Kaynakça:
* Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Han Duvarları’ şiirinden alıntı
mısralar.
1)
Ada yayınları tarafından 1989 yılında yayınlanmış Turan Erol kataloğu; sayfa
6.
2)
ODTÜ öğretim üyesi, gazeteci yazar Sn. Önder Şenyapılı tarafından yazılan ve
22.09.2005 tarihinde bana imzaladığı ‘Benim Sanatçılarım’ kitabı; sayfa 154.
Fotoğraflar: Alaattin Bender arşivi.
Alaattin
Bender
Ustaların İzinde…
Okumaya
Devam Et
20 Şubat 2026
HER YER, HİÇ BİR YER
Turan EROL
Sevgili sanat dostları. Söbütay Özer, Orhan Peker, Fikret
Mualla, Aliye Berger derken yazılarımız neredeyse dizi haline geldi. Yazı
dizimizin beşinci ayağında halen Ankara'da yaşayan ressam Turan Erol'u
tanıtmaya çalışacağım. Turan Erol ismiyle ilk tanışıklığım, İstanbul'da
İstiklal caddesinde dolaşırken bir kitapçı vitrininde rastladığım kitabın
kapak resmindeki "mavi tekne iskeleti"ni görmem ile birlikte
olmuştur. Sanırım bir on yıl kadar önceydi. Ön planda inşa halinde mavi bir
tekne iskeleti, yanıbaşında beyaz bir gümbet (su sarnıcı), arka planda mavi
berrak gökyüzü altında sıra halinde şirin, beyaz Bodrum evleri. Retrospektif
niteliğindeki birbirinden güzel resimlerle donatılmış bu kitap Ada yayınları
tarafından 1989 yılında yayınlanmış idi.
"Çizgi, renk, leke, benek" diyordu Bedri Rahmi resmin yapı
taşlarını sıraladığı "Resme Başlarken" kitabında. Değil midir ki, O
Turan Erol'un Akademideki hocasıdır. Gerçekten de Reis'in bu öğüdüne sıkı
sıkıya sarılmıştır. "Bedri Rahmi'nin yazıları, şiirleri ve resimleriyle
bende özellikle 1947 sonlarına kadar büyüleyici, alt üst edici ama olumlu
etkileri olmuştur" der Turan Erol. Bir önceki yazımda da belirttiğim
gibi Reis, sadece Turan Erol'un değil, Orhan Peker'in de hocasıydı.
"Orhan Peker'in paletini düşünürsek, Turan Erol onun karalarını beyaza
bulamaya gelmiştir sanki. Resmi aydınlık, duru doğanın resmidir. Dışarıda,
hep dışarıdadır gözü. Orhan Peker'in tersine, O daha çok dışarısını dünya
diye kabullenmiştir." der İlhan Berk.
Her akşam, iş çıkışı turnikelere kartımı basarken hep aynı
turnikeden geçmeye gayret eder, turnikeye yaklaşırken başımı sağa geriye
doğru çevirir ve ilerideki pencereden sızan Banka Kolleksiyonundaki
"Kıyı" resminin aydınlanmış görüntüsünü pek zahmetli bir açıdan
yakalamaya çalışır, adeta mıh gibi hafızama kazırım. Yaklaşık 70x100 cm.
ebadındaki bu resmin neredeyse tamamına yakınında sabah sisinde el ele
tutuşmuş deniz ve gökyüzü boyanmış; deniz nerede başlar, gök nerede denize
kavuşur bilinmez adeta. Bu geniş gri (beyaz-mavi karışımı) lekenin altında,
resmin yaklaşık 1/5'inde kara, (kahverengi, siyah, mavi renklerin eridiği)
sanrılı bir leke hakim. Bu lekenin içerisinde ise birbiri üzerine istiflenmiş
belli belirsiz tekneler. Yer yer de kahverenginin sıcak kırmızı tonuna
bürünmüş bir tuşe ve kirli sarı bir tuşe ile resmin silkinişi, dışa vurumu.
Bu resme bakarken insan sanki bir düş görür gibidir. Yahya Kemal'in
"Sesiz Gemi" şiirini anımsatır gibi; ne gelen var ne giden…
Turan Erol resimlerinden bir seçki yapacak olsak; Ağrı dağı, tekne kaburgaları
(iskeleti), Bodrum görüleri, kömür dağıtım yeri, Milas'ın kemerli taş
köprüleri, gecekondular, bozkır, kent görünümleri ile enginar çiçeklerini
resmettiği nature-morte resimlerini sıralayabiliriz. Sanatçı, aslında Ağrı
dağını hiç görmemiştir. Ancak, Ara Güler'in fotoğrafından izleyebilmiştir o
yüce dağı. Van Gogh misali yıldızlı bir gecede ışıldayan mavilere bürünmüş
karlarla kaplı Ağrı dağının eteklerindeki, pencerelerinden ışık sızan,
kapıları aralanmış, karanlığa bürünmüş bacaları tüten dam evler. Gerçekten
lirik bir anlatıma ve gize sahiptir Turan Erol'un bu resmi.
Benzer bir gizi 1986 tarihli "Kömür Dağıtım Yeri"
resminde de görürüz. Kimin aklına gelirdi ki, çocukluğumuzdaki kömür taşıyan
torbalı at arabalarının bir resme konu olabileceği. At arabalarının arka
planında kara kömür vagonları ile güneş batarken sarı kepçeler. Kim, hangi
cesaretle ve iştahla is kokan, karalara-grilere bürünmüş kömür deposunun
içine dalacak ve oradan 1m. x 3m. boyutunda anıtsal bir resim çıkaracaktı.
Tabii ki Turan Erol.
Tekne iskeletlerine gelince. İlk, onun resimlerinde gördüm onları. Sonra
Bodrum'a ilk gidişimde İçmeler'de keşfettim tekne yapım yerini. Devasa
tekneler, Bodrum guletleriydi bunlar. Korunmak için özel hangarları vardı.
Hemen her gidişimde de uğramadan edemedim. Yalıkavak'ta, Türkbükü'nde hep
izledim onları. Gerçekten, kısa boylu, tıknaz Bodrum'lu ustalar iç içe geçmiş
yüzlerce yaydan, yatay-dikey ahşap burgalardan sabırla, titizlikle uzun zaman
sürecinde inşa etmekteydiler bu tekneleri. En az onlarınki kadar sabır ve
titizlik isteyen güç bir uğraş tekne kaburgalarını resmedebilmek. Değilmidir
ki, sakin, ağırbaşlı, disiplinli, akılcı ve dengelidir Turan Erol; o halde
zoru başaracaktır. Bu arada, Onun resimlerinde bisiklet öğesine sık sık
rastlarız. Bir resminde bisiklete binen bir figür görmekle birlikte, çoğu
zaman bisiklet tekne iskeleti önünde sere serpe yerde uzanmaktadır. 1927
Milas doğumlu Turan Erol, o buruk, ezik çocukluğunu anlatırken
"Çocukluğumu düşününce bana o günlerden kalan anıların pek tatlı
olmadığı sonucuna varıyorum. Epeyce külüstür yetiştiğim bir gerçek. Bisiklete
binmeyi bile bilmem. Yalnız ata binerdim. Hem de deli gibi sürerdim..."
der. Kimbilir, belki de Onun resimlerinde bisiklet öğesinin yer alışının bir
nedeni de bu buruk çocukluk anıları olabilir. Öte yandan, tekne
iskeletlerindeki yaylar-eğrilerle bisiklet tekerlerindeki eliptik-dairesel
görünüm Turan Erol resimlerinin ölçüye, düzene, geometriye sıkı sıkıya bağlı
oluşunun bir sonucu olsa gerek. Milas'ın kemerli taş köprüleri üzerinden
geçen atlı, bisikletli figürlerin yer aldığı resimleri de yine
bilinçaltındaki çocukluk dönemi ile ilişkilendirmek yanlış olmaz sanırım.
Sanatçı, Milasta geçen ortaokul yıllarındaki anılarından
bahsederken adı ressama çıkmış arkadaşı Nihat ile birlikte bir pastanede
asılı olan Murillo'dan kopya edilmiş olduğunu sonradan öğrendiği zenci çocuk
portresine olan hayranlıklarını, daha çok da özentisiz, rahat fırça
vuruşlarının kendisini daha çok ilgilendirdiğini belirtir. Nitekim, bu tavır
Turan Erol resimlerinde bir imza niteliğinde hep kendini gösterir. 1951'de
Güzel Sanatlar Akademisini bitirdikten sonra 1960 yılına kadar Diyarbakır'da
resim öğretmenliği yapar. Diyarbakır dönüşü hayatını sürdüreceği bozkır şehri
Ankara'ya yerleşmesiyle birlikte görü (peyzaj) resimleri daha bir üretkenlik
ve olgunluk kazanmış, süssüz, yalın bir anlatım diline bürünmüştür. Sanatçı,
On'lar grubunun üyeleri arasında yer alır. 1955 yılında Meclis'in hazırladığı
Vilayet Resimleri yarışmasına seçilince sanat yaşamı ivme kazanır. 1961-1964
yılları arasında Fransız Hükümetinin bursuyla Paris'te çalışmalar yapmıştır.
1963-1973 yılları arasında Gazi Eğitim Enstitüsü'nde öğretim üyesi olarak
görev almış; 1987 yılında profesör olmuştur. Devlet Resim, TRT Resim
yarışmaları başta olmak üzere pek çok ödüle sahiptir. Sanatçının
"Ulus" gazetesinde "Defterimden" başlığıyla kaleme aldığı
yazıları ayrı bir değer taşır.
Sonuç olarak, Turan Erol'un cümleleriyle onun doğaya bakışını özetlersek;
"Çevreme bakıyorum, ama çevremi yansıtmak kaygısıyla değil; başka
kaygılarım olduğunu görüyorum. Doğaya- dolayısıyla çevresine- çok bakan bir
ressam olduğum halde, hiçbir resmimde doğa verilerine, "doğal
olan"a sadakat gösterdiğim (öyle sanılsa da) söylenemez. Hatta
diyebilirim ki, ben çevreme bakarken imgelemimde, "tin"imde varolan
bir biçim ve içerik ilişkisinin, bir sezginin doğadaki karşılığını, benzerini
arıyor gibiyim. … Adeta, doğadan bir onay bekler gibiyim."
Yine ne kadar şanslıyım ki, Ankara'da Helikon Sanat Galerisindeki sergisinden
epeyce sonra yaklaşık iki yıl önce, İstanbul Beyoğlu'nda, restore edilmiş
yeni AKBANK Kültür ve Sanat Merkezinin enfes iki katlı Galerisindeki
retrospektif nitelikli "Seçki" başlıklı görkemli Turan Erol
sergisini izleme fırsatını elde ettim. Kimbilir, bu izler (Avni Arbaş, Orhan
Peker ve Turan Erol) belki bende de bir yol bulur mu bilinmez; bunu zaman
gösterecek.
Kaynakça: -Ada yayınları tarafından 1989
yılında yayınlanmış Turan Erol kataloğu.
-Mart 1998 tarihinde Yapı
Kredi Yayınları tarafından bastırılan Turan Erol kataloğu.
Alaattin Bender
www.alaattinbender.com
Alaattin
BENDER
Ustaların İzinde...
Okumaya
Devam Et