Alaattin Bender Ana Görsel: Küskün Kız

Ephemerel
Landscapes.

Explore the Collection.

Recent Works

Alaattin Bender Sanat Eseri: Küskün Kız Tablosu

Küskün Kız

{{ piece.category.name }}

Latest Writings

21 Şubat 2026

Zaman Tuneli

 ZAMAN TÜNELİNDE BİR GEZİNTİ Bu ayki yazımın konusunu belirlemekte hayli zorlandım. Bunun en belirgin nedeni sergi sezonunun sona yaklaşıyor olması idi. Gerçi, İstanbul'a yaptığım 2 günlük seyahatten de umduğumu bulamamıştım. Zira, Evin sanat galerisindeki Nuri İyem anısına düzenlenen retrospektif sergi ben yetişemeden birkaç gün önce kapanmıştı. Yaklaşık 5 yıl önce AKM sergi salonunda izleme fırsatı bulduğum ressam Salih Turan - namı-diğer "Sali"nin yine aynı salonda düzenlenen "Yol Poşadları" * sergisini de göremedim. Otele ulaşmak için Beyoğlu'nda ilerlerken Yapı Kredi Kazım Taşkent sanat galerisinin önünde durakladım. Vitrinden ressam Ömer Uluç'un üç boyutlu işleri gözüme çarptı; salonun kapısını yokladım, kapalı idi. Ne yapalım, bu kez şans yüzüme gülmemişti. Biz de akşam arkadaşlarla birlikte soluğu Nevizade sokakta aldık. Balık ve rakı eşliğinde başladık koyu bir sohbete... ''1800'lerden Günümüze Zamanın Belleği'' Gazete haberlerinden birinde Halkbank'ın resim kolleksiyonundan seçkileri Ankara Resim Heykel Müzesi'nde sergileyeceğini duymuş, açılış gününü öğrenmiştim. Ancak o gün kızımın diş randevusu vardı. Yine de dönerken şansımı bir denemek istedim; ancak Müze'nin girişi ana baba günüydü. Koruma ordusu ve protokol Müze'yi çevrelemişti. Eskaza araba ile içeri girebildiysem de davetiyem olmadığı ve o gün resepsiyon olduğu için geri çıktım. Nihayet, takip eden haftasonu Pazar günü izleyebildim sergiyi. İki büyük salona yayılan sergi Halkbank'ın 68. kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında ''1800'lerden Günümüze Zamanın Belleği'' adını taşıyordu. 145 eserin ilk kez sergilendiği gerçekten görkemli bu sergide seçkin sanatçıların seçilmiş eserleri sergileniyordu. Sergi, sadece Halkbank'ın resim koleksiyonunun gelişimini sunmakla kalmayıp, resim tarihini geniş bir perspektiften değerlendirme, ayrıca sanatçıların zaman tüneli içerisinde sanatlarındaki değişimi gözlemleme olanağı da sunuyordu. Söbütay Özer Hoca'nın mavi bir "Vosvos" otomobili kırmızı çiçeklerin arasına sakladığı 1980'li yıllara tarihlenen resmi ilgi çekici idi. Muharrem Pire'nin dörtnala koşan üç atı adeta bulutlarla yarışa tutuşmuştu. En eski Ankara ressamlarından biri olan İhsan Cemal Karapurçak'ın bozkır Ankara'sını resimlediği, sıcak renklerin, pastel tonların hakim olduğu resim hemen dikkkatimi çekti. İstanbul'daki retrospektif sergiden sonra, bu yıl Orhan Peker resimlerine doymuştum adeta. Ama sergide iki günebakan çiçeğini sarmalamış bir figürün resimlendiği 1975 tarihli son dönem - Ayvalık dönemi - 128x137 cm boyutlu Peker resmini izlemek benim için sürpriz oldu. Salih Acar sanki sevgiliye haber ulaştırmak için dizilmiş, kanat çırpan dört turnayı resimlemişti. Turan Erol'un önceden sadece katalogda gördüğüm, ama hep dikkatimi cezbeden beyaz lekelerle çevrili "Bodrum" resmini de bu sergide izleme fırsatını buldum. Fethi Arda'nın zeytin ağaçlarının gölgesindeki Bodrum evi önündeki 3 figürü resimlediği çalışma, sıcak Akdeniz kasabasının tüm şiirselliğini taşıyordu. Avni Arbaş, Hamza İnanç, Zafer Gençaydın, Habip Aydoğdu ve Hasan Pekmezci de belleğimde yer eden ressamlardan birkaçı idi. Bu görkemli serginin düzenlenmesinde sanat danışmanlığını Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden Prof. Dr. Hasan Pekmezci üstlenmiş. Ancak, yine de böyle değerli bir serginin yeterince duyurulamaması, resimlerin sadece 2 hafta için sergileniyor olması, diğer taraftan da hakettiği ilgiyi görememesi hem üzücü idi, hem de bu görkemli resimleri adeta öksüz bırakıyordu. Sergilenen resimleri belgelemek açısından bastırılan katalog sanatseverleri sevindirecek nitelikte idi. İçinden tren geçen sergi İçinden tren geçen sergiyi de ne yapıp edip izleme fırsatı buldum. İsmini şair Baudelaire'in, "Buradan Çok Uzakta" adlı şiirinden alan sergi, tarihi Ankara Garı'nda düzenlenmiş. İzleyiciler, aslında yolcular demek daha doğru, sanatçıların işlerinin arasından geçerek uzun ve keyifli bir yolculuğa adım atmaktalar. Tren Garı'nda sanatseverlere videodan fotoğraflara, enstelasyondan üç boyutlu işlere, şemsiyeden peluş eserlere ve pullu mektup zarflarına kadar geniş bir yelpazede güncel sanat yaratımları sunulmakta. Sanatçılar ile yolcuları aynı çatı altında buluşturan mekânda anılar ve yaşananlar bir araya geliyor. Örneğin, peron önünde mektupların sergilendiği enstelasyon çalışması biraz sonra ayrılacak olan iki sevgilinin "veda"sına tanıklık ediyordu. Gar sergisini düzenleyen Döne Otyam, 'Alışılagelmiş bir sergileme anlayışından çıkıp en işlek kamusal alanda düzenlemek istedik. İnsanların uğrak yeri olan bu mekânda bireylerle sanatçıyı tek çatı altında buluşturuyoruz. Sanatçıyı, kapalı ve steril mekânlardan uzakta yeni bir yolculuğa, hayatın içinde dolaşmaya davet ediyoruz" yorumunu yapmakta. Gidenlerin ardından... Mayıs ayı mateme büründü adeta. Art arda 3 değerli insanı yitirdik. Selvi Boylum Al Yazmalım, Ah Güzel İstanbul, Hayallerim Aşkım ve Sen, Adı Vasfiye… Ve daha nicelerini gözler önüne seren, kadının sorunlarına cesurca eğilen, sinemamızın gurur kaynağı, duayeni Atıf Yılmaz Batıbeki'ni yitirdik. Artık hayat perdesi onun için bir daha aralanamayacak. Sinemada 50 yılın ardından "Bir Sinemacının Anıları" isimli kitabının önsözünde; "Hayatım boyunca ne günlük tuttum, ne de filmlerimle ilgili bir şeyler biriktirebildim. Ne senaryolarımı, ne de aldığım ödülleri… Evimde, çektiğim filmlerden birinin bile video kaseti yoktur desem, ihtimal inanmak istemezsiniz" diyen ve hâlâ dinamik, hâlâ şaşırtıcı olmayı başaran usta yönetmen Atıf Yılmaz, sinemada bir ömür ayakta kalmayı bu özelliğine bağlıyor ve ekliyor: "Nostalji kavramıyla uzak yakın hiçbir ilgimin olmaması, geçmişte olan her şeyi kafamdan silip atma, reddetme eğilimim ve hep ileriye, geleceğe doğru bakarak yaşamayı seçmem." 80 yaşında yitirdiğimiz bu koca çınar için başta eşi Deniz Türkali ile kızı ressam Kezban Arca Batıbeki olmak üzere tüm sinemaseverlere başsağlığı diliyorum. Erdal Öz ismi ile Can Yayınları'ndan çıkan "Gülünün Solduğu Akşam" kitabını okurken tanıştım. Bir döneme tanıklık etmeye çalışan kitabı için yazar Erdal Öz "öbür kitaplarımda da olduğu gibi 'insan'ı ele almıştım. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını 'insan' olarak yazmaya çalışmıştım. Onları, bir heykel, bir put, bir mit, bir bilimkurgu kahramanı gibi değil, ayakları yere basan, bizlerden biri gibi; korkuları, sevinçleri, acıları, hüzünleri, pişmanlıkları olan, yürekli, yiğit insanlar olarak dile getirmeye çalışmıştım." demiştir. Sadece yazıları ile yetinmemiş, kurucusu olduğu "kalp" logolu Can Yayınları vasıtasıyla pek çok yazarı edebiyat dünyası ve okurlarla tanıştırmıştır. Ne acı tesadüftür ki, "Gülünün Solduğu Akşam" hayata gözlerini kapamıştır. "Şairim/ne zaman bir köy türküsü dinlesem/şairliğimden utanırım" diyerek türkülerin hakkını teslim etmişti Bedri Rahmi Eyüboğlu. Çocukluğumun ilkokul yıllarında sabahları okula gitmek üzere hazırlandığım sırada bir Dadaloğlu şiiri olan "Kalktı Göç eyledi Avşar illeri" diye başlayan türkü hala dün gibi kulaklarımda çınlar. "Bozkırın Tezenesi" Neşet Ertaş'ın türküleri ve kendine özgü yorumu insanı içine çeker. "Haydar, Haydar, Haydar!" türküsü ile belleklerimizde iz eden ünlü halk ozanı Ali Ekber Çiçek de kayan yıldızlar arasında artık; ancak "hoş bir sada" olarak seslenebilecek biz türkü dostlarına. Halk ozanı Ali Ekber Çiçek'in ''Gerçekleri göstermek, gerçeğe kavuşmak ve gerçeği olduğu gibi insanlara anlatmak için çalışmış bir insanım. Cahilden uzak, kâmile yakın oldum; büyüklerime saygı ile, küçüklerime sevgiyle yaklaştım. Konuşulan her kelâmı ibadet gibi dinledim, kimseyi acizlik ve bilgisizlikle itham etmedim... Bu icraatım boyunca hiçbir maddi menfaat sağlamadan, insanların duygularını sömürmek gibi bir yanlışlığa meydan vermedim." sözleri hayli düşündürücüdür. Gidenlere ağıt olsun: "Hazin Hazin Eser Seher Yelleri"... Alaattin Bender www.alaattinbender.com * "Poşad" (Fransızca Pochade): Doğrudan doğruya doğa içinde yapılan renkli yağlıboya küçük resim eskizi. Not: Sergi fotoğrafları Alaattin Bender tarafından çekilmiştir.   Alaattin BENDER                                                                            Ustaların İzinde...

Read Article
20 Şubat 2026

Turan Erol - Kaf Dağı

KAF DAĞI'NIN ARDINDA SAKLI RESİMLER Turan EROL ‘Han Duvarları’ şiiri çınlamakta kulağımda. O ne uzun yolculuktur, bitip tükenmez... Sanki üç mevsim geçmekte, lakin, gelin görün ki menzil bir türlü görünmemektedir: Rüzgarın çaldığı “ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar / Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar”*dan da geçmiştir bu gezgin ressam. O, çocukluğunda yaptığı gibi doludizgin koşturmaktadır atını. Ancak, sıra resme geldiğinde, dizginleri elden bırakmaya hiç mi hiç niyeti yoktur. Çünkü resim bir ölçü işidir, resim bir denge işidir. Çünkü, o ‘bir Turan Erol resmi’dir. Turan Erol, Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirindeki gibi bir yolculuğa çıkmış mıydı; O da tutmuş muydu Erciyes'in yolunu, bilinmez. Ama bilinen odur ki, Sabahattin Ali’nin: ”Başım dağ, saçlarım kardır Deli rüzgarlarım vardır Ovalar bana çok dardır Benim meskenim dağlardır dağlar...” dediği gibi dağlara sevdalanmıştır Turan Erol. Sodra dağına, Hasan dağına, Erciyes dağına ve Ağrı dağına... Dağların zirvesinde kendini mi bulmuştur bilinmez, ama yükseklerde hep yükseklerdedir gözü. Kaf Dağı’na da göz dikmiştir. Yoksa kaygısı boşuna mıdır bu sözlerin: “..., ben çevreme bakarken imgelemimde, ‘tin’imde varolan bir biçim ve içerik ilişkisinin, bir sezginin doğadaki karşılığını, benzerini arıyor gibiyim. … Adeta, doğadan bir onay bekler gibiyim.” Sırasında yamaçlara vurmuştur kendini; bir patikadan iz bulmuştur. Kapısı aralanmış bir beyaz duvar, başında kavak yelleri estirmiştir Bozkır ayazında. Bozkır sevdalısı Turan Erol ‘Bozkırın fırçası’ olmuştur artık. Gözlerde, yüreklerde sırasında bozlak, sırasında güzelleme olmuştur. Gün olmuş, beyaz bir karanlık Bozkırı örtmüş, gün olmuş elma bahçesine, gün olmuş Oran yoluna kar düşmüştür. Bacalar, hep de dumanı tüten bacalar, sanki raksedercesine göğe yükselen başı dumanlı bacalar. İs kokan, sis kokan bacalar. O ‘is’ ki gün olmuş, ‘kömür dağıtım yeri’ne karışmış; o ‘sis’ ki, gün olmuş gök ile denizi birbirine katmıştır. Çizgi olmazsa olmazı Turan Erol’un Ve çitler, tahta perdeler, sınır çitleri, yolların peşisıra koşan çitler. Kar çitlerinin de apayrı bir yeri vardır Onun gönlünde. Özünde de çizginin. Bir hattat kıvraklığıyla çekilen, yaylanan çizgiler. Çizgi olmazsa olmazı Turan Erol’un!. Kimi zaman bir teknenin güvertesinde yelkenlere, kimi zaman da elektrik tellerine kol kanat germekte. Ağaç gövdesinde çizgi,  çatıdaki antende çizgi, tekne kaburgalarında çizgi. Yerde çizgi, gökte çizgi... Ve gecekondular; ‘şirin mi şirin gecekondu evleri...’ Eğilmiş, bükülmüş, tepelere serpiştirilmiş gecekondu evleri. Rengarenk, hem birbirlerine yaslanmış, hem de birbirleriyle yarışır gibi. Zehir gibi bir yeşil, bir mor, bir sarı, bir firuze, yığınlar içinde patlayıp durmakta sanki. Ve köprüler. İçinden 'Balavca' deresinin aktığı Milas’ın kemerli taş köprüleri. “Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan”* sarı semanın altından. Ve dağları, tepeleri, ovaları, köprüleri aştıktan sonra nihayet denizi görmüştür Turan Erol. Ozanın dediği gibi: “... Ve dillere destandır canım / Turan Erol beyazıyla Bodrum'un mavisi.” Nasıl anlatsam, nerden başlasam: Başları yıldızlara değdi değecek servilerle kuşatılmış, yaşlı zeytin ağaçlarının gölgelediği, beyaz-bembeyaz duvarlarında rengarenk çiçekli saksıların, begonvillerin sıralandığı, mavi panjurların, mavi kapıların ışıldadığı evleriyle, beyaz gümbetlerin çevrelediği daracık sokaklarıyla, makilerin kol gezdiği sarı-sıcak tepeleriyle, orta yerindeki tarihi kalesiyle, mendireğiyle, masmavi deniziyle, ‘verandadan öte’de Torba koyuyla, denizde salınan yelken açmış çift direkli guletleriyle, tersanesiyle, çekek yerleriyle, engin gökyüzüyle, daha da önemlisi Turan Erol’un sıcak, sımsıcak renkleriyle bir başkadır Bodrum; “Bodrum Bodrum....” Van Gogh'un Güney Fransa'ya (Arles’e) inmesi gibi bu şirin Akdeniz beldesindeki ışığın büyüsü müdür Turan Erol’u Bodrum’a çeken, yoksa doğduğu Milas’a yakınlığı mı? Bilinmez! Ama, ne zaman Bodrum’a gitsem, ne zaman çevreme baksam Turan Erol’un tuvallerini arar gözlerim, belki çıkıp geliverirler diye... Ruhi Su’nun: “Bir sergiyle geldi bahar Ne don vurur, ne meyve verir Öylece bir çiçek düşlemesi Ne güzel bir oyundur canım Taşlara bakan gözün çiçeği görmesi” dizelerindeki gibi çiçeklere de bakmasını bilmiştir Turan Erol. Gül olmuş, diken olmuş, çiçek olmuş; sırasında cam bir vazoya, sırasında Firuze vazoya konmuş bahçe güzelleri, kır çiçekleri... Peki, kaçınız bilmekte ve görmekte o sofralara konuk ettiğiniz, baharda çiçek açan enginarın gözleri haraca kesen rengini? Bunları okuyorum Turan Erol’un resimlerinde... “İçi dolu, yorumlanmış lekeler bunlar” ’Çizgi, renk, leke, benek’ diyordu ustası Bedri Rahmi resmin yapı taşlarını sıraladığı kitabında. Çizgi olmazsa olmazı Turan Erol’un!. Ya renk? Hangilerini sıralamalı: mavileri, firuzeleri, beyazları mı, sarıları, kırmızıları, kahverengileri mi, yoksa yeşilleri, morları mı; bilmem? Renk düşkünü Turan Erol. Resminin payandalarından biri, belki de en önemlisi lekeye gelince... Alttan üste doğru, pek de birbiri içerisinde erimesine izin vermediği, sanki insana ‘çalafırça’ izlenimi veren her dem taze lekeler. Tıpkı, Bedri Rahmi’nin "Ben tablolarımda her şeyden önce tazelik bulunmasına çalışırım. Üzerinde yıllarca bile çalışsam insana 'bunu ben de yapardım' dedirtecek kadar sade olmasını, yeni yapılmış, üzerinde uğraşılmamış hissini vermesini isterim" dediği türden lekeler Turan Erol resminin zenginliği olsa gerek. Orhan Peker’in sözleriyle “’içi dolu’, yorumlanmış lekeler bunlar.” Öyle ki, doğayı gerçekliğinden koparan, soyut bir tad katan, hatta hatta izleyenin yorumuna, yeni yeni okumalara yol açan, doğayı adeta tuval içerisine hapsederek ‘resim’ yapan türden lekeci bir anlatım onunkisi. Benekleriyse lekelerinin üzerine konan birer balarısı gibi. Doğayı hizaya getiren, denge içerisinde denge kuran bir ressamdır Turan Erol. Konstruktif bir anlayış ile coşkulu-lirik bir anlatım Turan Erol resminin üstüne her daim siner. Oranı dönem dönem değişen, gerçek üzerine kurulu soyutlamalarla gizemli, sanrılı bir yanı vardır resimlerinin. Derinlik ve perspektif, resminin peşini bırakmaz. Dikkatle bakıldığında, en ‘çalakalem’ hissi veren resimlerinde dahi bir tek çizgi, bir tutam leke, bir benek, resmin gerçekte ne kadar hesaplanmış, ne kadar tasarlanmış olduğunu ortaya koyar. Zira, boşuna değildir onca çizim, taslak, desen, suluboya ve pastel çalışmaları. Karakalem bir taslağa takılıyor gözüm: Arka planda sanki bir ‘sinüs’ eğrisi çizen, başları sıra tepelere değerek dizilmiş kavaklar, üzeri taranarak leke etkisine bürünmüş belli belirsiz birkaç figür, biri eşek sırtında. Sanki bir karalama. Ama bilir misiniz ki, 1971 tarihli o taslak 120x130 cm boyutunda, Mitos (Mythos) isimli görkemli bir tuval resmine dönüşmüş ve Ankara Resim Heykel Müzesi kolleksiyonu’na girmiştir? Yeri gelmişken Müzemiz ‘tadilat’ dolayısıyla yıllardır hep kapalı olmasına rağmen, geçen yıl yapılan kısmi sergileme sırasında Turan Erol’un bu resmini görmek bana da kısmet olmuş ve tarlada çalışan kadın figürlerinin üzerinde patlayıp duran o muhteşem renklerin şölenini izlemiştim. Sanatçının pastellerinin de bende ayrı bir yeri vardır. Kuru (toz) pastel resimlerini, gözleri kamaştıran enginar çiçeklerini, firuze vazodaki kır çiçeklerini gördüğümde, çizginin tadını yüreğimde hissettiğimde ben de pastel çalışmaya karar vermiş, bir dönem hemen her akşam deli gibi pastel çalışmıştım. Kanımca, Turan Erol resimleri Diyarbakır’daki öğretmenlik döneminin sonlarında - 1960’larda özgün kimliğini bulmaya başlamıştır. Önce, 1960’ların başında Paris dönemi -  ‘Luxemburg Parkı’ resimleri ile başlayan soyutlama eğilimli, leke etkili resimler... Ardından, ‘Tilalo’ köyünde boranhaneler-‘güvercin evleri’ (1966), Kıyıda balık ağları (1967) ve Tabiat ana-bozkır (1968) gibi farklı konulardaki dizi resimler ‘Seçki’ içerisinde yalın, ancak bir o kadar da etkileyici, ortak dile sahip çok özel resimlerdir. Sanki mağara duvarlarına kazınan, adeta rölyef etkisi yaratan, kalın boya dokulu bu resimler sanatçının doğa çıkışlı, adeta renklerin bir imbikten damıtılarak süzüldüğü pitoresk soyutlamalarıdır. Derken, ‘Gecekondular’ ve ‘Bodrum’ görüleriyle birlikte 1970’lerin başlarından itibaren sanatçı artık, yaşamı somut görüntülerde araştırma, yorumlama çabası içerisine girerek doğa gerçekliğine döner. Tuhaf bir gizdir sanki Onu bu resme çeken Turan Erol resimlerinden bir ‘Seçki’ yapacak olsam, sanırım en başta ‘Luxemburg Parkı’, ‘Tilalo köyünde boranhaneler’, ‘tahta perdeler’, ‘mavi tekne iskeleti’, ‘mavi kapı’, ‘Oran yolunda kar’, ‘bozkırdan kente doğru’, ‘köprüden geçenler’, tabii ki ‘tek servili ev’, ‘gecekondular’, ‘enginar çiçeği’, ‘akşam vakti Ağrı dağı’ ve tabii ki 1986 tarihli devasa ‘kömür dağıtım yeri’ resimlerini sıralardım. ‘Luxemburg Parkı’nı saymazsak hep aydınlık, ‘beyaz’, duru renkleri kullanmıştır sanatçı. İlhan Berk bile öyle dememiş miydi: “Orhan Peker’in paletini düşünürsek, Turan Erol onun karalarını beyaza bulamaya gelmiştir sanki.” 1) Belki de bu beklentiye içerleyen sanatçı, bir gün Yenimahalle’ye giderken önünden geçtiği karalara bulanmış ‘kömür dağıtım yeri’ni, o is, o sis perdesi altında sessiz sedasız bekleşen at arabalarını görüp izledikten sonra oracıkta sahiplenivermiştir bu resmi. Kendi deyimiyle; “Yani, bir koca siyah lekenin önünde, atın beyaz beneği. Kamyonların ‘kıvıl kıvıl’ hareketleri. Araçların turuncuları, kırmızıları, mavileri...” 2) etkilemiştir Onu. Tuhaf bir gizdir sanki Onu bu resme çeken.  Diyarbakır resimlerini saymazsak, gerçekte figürden uzak durmuş bir sanatçı Turan Erol. Figürlerin birer konu mankeni - ‘tamamlayıcı’ öğe olmaktan öte gitmediği gibi, o açık, duru doğanın gölgelenmesine de izin verilmez resminde. Sanki bir ‘sessizlik’, bir ‘sensizlik’ anlatılır gibi. Turan Erol da Orhan Peker gibi ‘otoportre’ yapmaktan çekinen, ancak dostlarını, sevdiklerini resimlemeyi de hiç ihmal etmeyen bir sanatçı. Ressam olmanın ötesinde yazmaya, düşünmeye, edebiyata hep yatkın durmuş aydın bir sanatçı O. Belki de bu nedenledir Bedri Rahmi’yle Cahit Külebi’yle olan kadim dostlukları. ‘Düş kırgını-Cahit Külebi’ portresi, Atatürk portresi ile torunu Aslı’nın portreleri bu türün en güzel örnekleridir.  "Seçki" Gazi Üniversitesi Resim-Heykel Müzesi’nin açılışı dolayısıyla 02-30 Mart 2007 tarihleri arasında düzenlenen "Seçki" başlıklı görkemli Turan  Erol resim sergisini gezerken ister istemez, 4 yıl önce İstiklal caddesinde bulunan Akbank Kültür ve Sanat Merkezinin iki katlı Galerisindeki (şimdilerde malesef yerinde ‘Teknosa’ yelleri esiyor’) yine aynı başlıklı Turan Erol sergisini anımsadım ve bir kez daha büyülendim. O akşam, Gazi’den, Hacettepe’den hocalar, ressamlar, sanat dostları saf tutmuştu salonda. Hocalar adeta yarıştı birbirleriyle ‘Hocaların Hocası’ Turan Erol ile aynı karede gözükmek, bu güzel  anı ölümsüz kılabilmek için. Turan Hoca hiçbirini kırmadığı gibi ilerleyen yaşına rağmen 4 saat süreyle ayakta durmaktan, herkesle sohbet etmekten geri durmadı. Hani ressamların, bir resmi değerlendirmek için bellerini kırmadan omuzları ve başları ile geriye doğru şöyle bir yaslanışları, gözlerini kısarak pür dikkat bakışları vardır ya, yine aynı bakışı gördüm Turan Erol’un küçük kızım Görkem ile selamlaşmasında. Dilerim, yakın zamanda ‘retrospektif’ nitelikli bir sergide de izleriz  sanatçımızı. Bir bilge gezginin, bir usta sanatçının renklerle, çizgilerle dansını gördüm bu resimlerde. En ufak bir çalım, en ufak bir göz boyama olmaksızın. Ve yüreğini gördüm Turan Erol’un; çocuksu, sevgi dolu. Ve bitip tükenmez azmini gördüm. Daha da ötesi yavuklusu - resme sevdasını gördüm. Ama bu sevdaya ihanet ettiğini hiç mi hiç görmedim. Yaşlı zeytin ağaçları şahididir yaşadığının ve resme ömrünü adadığının ‘On’lar grubu ile başlayan Çağdaş Türk Resim Sanatı’nın serüvenine tanıklık etmiş 80 yaşındaki bu asırlık çınarın dışarıda, hep dışarıdadır gözü. Zaptetmek ne mümkün. Geçtiği yerlerde hep bir iz, bir renk bırakmaktadır bu gezgin. Sanki kaybolmaktan korkar gibidir. Eşref Üren’in de dillendirdiği "bir iz bırakamamak" korkusu mudur onu bunca gayrete, bunca emeğe, bunca göz nuruna sürükleyen? Bu nedenle söylenmiş olsa gerek Turan Erol’un “Birşey yaptıysan kaybolmazsın” sözü. Belki, hocası Bedri Rahmi gibi erik ağaçlarını şahit gösteremese de yaşlı zeytin ağaçları şahididir yaşadığının ve resme ömrünü adadığının. Büyük usta, sanatçı Turan  Erol 'a saygılarımla... Alaattin Bender www.alaattinbender.com Kaynakça: *  Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Han Duvarları’ şiirinden alıntı mısralar. 1)  Ada yayınları tarafından 1989 yılında yayınlanmış Turan Erol kataloğu; sayfa 6. 2)  ODTÜ öğretim üyesi, gazeteci yazar Sn. Önder Şenyapılı tarafından yazılan ve 22.09.2005 tarihinde bana imzaladığı ‘Benim Sanatçılarım’ kitabı; sayfa 154. Fotoğraflar: Alaattin Bender arşivi.  Alaattin Bender                                                                               Ustaların İzinde…

Read Article