Yazılarım

Zaman Tuneli
21 Şubat 2026

Zaman Tuneli

 ZAMAN TÜNELİNDE BİR GEZİNTİ Bu ayki yazımın konusunu belirlemekte hayli zorlandım. Bunun en belirgin nedeni sergi sezonunun sona yaklaşıyor olması idi. Gerçi, İstanbul'a yaptığım 2 günlük seyahatten de umduğumu bulamamıştım. Zira, Evin sanat galerisindeki Nuri İyem anısına düzenlenen retrospektif sergi ben yetişemeden birkaç gün önce kapanmıştı. Yaklaşık 5 yıl önce AKM sergi salonunda izleme fırsatı bulduğum ressam Salih Turan - namı-diğer "Sali"nin yine aynı salonda düzenlenen "Yol Poşadları" * sergisini de göremedim. Otele ulaşmak için Beyoğlu'nda ilerlerken Yapı Kredi Kazım Taşkent sanat galerisinin önünde durakladım. Vitrinden ressam Ömer Uluç'un üç boyutlu işleri gözüme çarptı; salonun kapısını yokladım, kapalı idi. Ne yapalım, bu kez şans yüzüme gülmemişti. Biz de akşam arkadaşlarla birlikte soluğu Nevizade sokakta aldık. Balık ve rakı eşliğinde başladık koyu bir sohbete... ''1800'lerden Günümüze Zamanın Belleği'' Gazete haberlerinden birinde Halkbank'ın resim kolleksiyonundan seçkileri Ankara Resim Heykel Müzesi'nde sergileyeceğini duymuş, açılış gününü öğrenmiştim. Ancak o gün kızımın diş randevusu vardı. Yine de dönerken şansımı bir denemek istedim; ancak Müze'nin girişi ana baba günüydü. Koruma ordusu ve protokol Müze'yi çevrelemişti. Eskaza araba ile içeri girebildiysem de davetiyem olmadığı ve o gün resepsiyon olduğu için geri çıktım. Nihayet, takip eden haftasonu Pazar günü izleyebildim sergiyi. İki büyük salona yayılan sergi Halkbank'ın 68. kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında ''1800'lerden Günümüze Zamanın Belleği'' adını taşıyordu. 145 eserin ilk kez sergilendiği gerçekten görkemli bu sergide seçkin sanatçıların seçilmiş eserleri sergileniyordu. Sergi, sadece Halkbank'ın resim koleksiyonunun gelişimini sunmakla kalmayıp, resim tarihini geniş bir perspektiften değerlendirme, ayrıca sanatçıların zaman tüneli içerisinde sanatlarındaki değişimi gözlemleme olanağı da sunuyordu. Söbütay Özer Hoca'nın mavi bir "Vosvos" otomobili kırmızı çiçeklerin arasına sakladığı 1980'li yıllara tarihlenen resmi ilgi çekici idi. Muharrem Pire'nin dörtnala koşan üç atı adeta bulutlarla yarışa tutuşmuştu. En eski Ankara ressamlarından biri olan İhsan Cemal Karapurçak'ın bozkır Ankara'sını resimlediği, sıcak renklerin, pastel tonların hakim olduğu resim hemen dikkkatimi çekti. İstanbul'daki retrospektif sergiden sonra, bu yıl Orhan Peker resimlerine doymuştum adeta. Ama sergide iki günebakan çiçeğini sarmalamış bir figürün resimlendiği 1975 tarihli son dönem - Ayvalık dönemi - 128x137 cm boyutlu Peker resmini izlemek benim için sürpriz oldu. Salih Acar sanki sevgiliye haber ulaştırmak için dizilmiş, kanat çırpan dört turnayı resimlemişti. Turan Erol'un önceden sadece katalogda gördüğüm, ama hep dikkatimi cezbeden beyaz lekelerle çevrili "Bodrum" resmini de bu sergide izleme fırsatını buldum. Fethi Arda'nın zeytin ağaçlarının gölgesindeki Bodrum evi önündeki 3 figürü resimlediği çalışma, sıcak Akdeniz kasabasının tüm şiirselliğini taşıyordu. Avni Arbaş, Hamza İnanç, Zafer Gençaydın, Habip Aydoğdu ve Hasan Pekmezci de belleğimde yer eden ressamlardan birkaçı idi. Bu görkemli serginin düzenlenmesinde sanat danışmanlığını Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden Prof. Dr. Hasan Pekmezci üstlenmiş. Ancak, yine de böyle değerli bir serginin yeterince duyurulamaması, resimlerin sadece 2 hafta için sergileniyor olması, diğer taraftan da hakettiği ilgiyi görememesi hem üzücü idi, hem de bu görkemli resimleri adeta öksüz bırakıyordu. Sergilenen resimleri belgelemek açısından bastırılan katalog sanatseverleri sevindirecek nitelikte idi. İçinden tren geçen sergi İçinden tren geçen sergiyi de ne yapıp edip izleme fırsatı buldum. İsmini şair Baudelaire'in, "Buradan Çok Uzakta" adlı şiirinden alan sergi, tarihi Ankara Garı'nda düzenlenmiş. İzleyiciler, aslında yolcular demek daha doğru, sanatçıların işlerinin arasından geçerek uzun ve keyifli bir yolculuğa adım atmaktalar. Tren Garı'nda sanatseverlere videodan fotoğraflara, enstelasyondan üç boyutlu işlere, şemsiyeden peluş eserlere ve pullu mektup zarflarına kadar geniş bir yelpazede güncel sanat yaratımları sunulmakta. Sanatçılar ile yolcuları aynı çatı altında buluşturan mekânda anılar ve yaşananlar bir araya geliyor. Örneğin, peron önünde mektupların sergilendiği enstelasyon çalışması biraz sonra ayrılacak olan iki sevgilinin "veda"sına tanıklık ediyordu. Gar sergisini düzenleyen Döne Otyam, 'Alışılagelmiş bir sergileme anlayışından çıkıp en işlek kamusal alanda düzenlemek istedik. İnsanların uğrak yeri olan bu mekânda bireylerle sanatçıyı tek çatı altında buluşturuyoruz. Sanatçıyı, kapalı ve steril mekânlardan uzakta yeni bir yolculuğa, hayatın içinde dolaşmaya davet ediyoruz" yorumunu yapmakta. Gidenlerin ardından... Mayıs ayı mateme büründü adeta. Art arda 3 değerli insanı yitirdik. Selvi Boylum Al Yazmalım, Ah Güzel İstanbul, Hayallerim Aşkım ve Sen, Adı Vasfiye… Ve daha nicelerini gözler önüne seren, kadının sorunlarına cesurca eğilen, sinemamızın gurur kaynağı, duayeni Atıf Yılmaz Batıbeki'ni yitirdik. Artık hayat perdesi onun için bir daha aralanamayacak. Sinemada 50 yılın ardından "Bir Sinemacının Anıları" isimli kitabının önsözünde; "Hayatım boyunca ne günlük tuttum, ne de filmlerimle ilgili bir şeyler biriktirebildim. Ne senaryolarımı, ne de aldığım ödülleri… Evimde, çektiğim filmlerden birinin bile video kaseti yoktur desem, ihtimal inanmak istemezsiniz" diyen ve hâlâ dinamik, hâlâ şaşırtıcı olmayı başaran usta yönetmen Atıf Yılmaz, sinemada bir ömür ayakta kalmayı bu özelliğine bağlıyor ve ekliyor: "Nostalji kavramıyla uzak yakın hiçbir ilgimin olmaması, geçmişte olan her şeyi kafamdan silip atma, reddetme eğilimim ve hep ileriye, geleceğe doğru bakarak yaşamayı seçmem." 80 yaşında yitirdiğimiz bu koca çınar için başta eşi Deniz Türkali ile kızı ressam Kezban Arca Batıbeki olmak üzere tüm sinemaseverlere başsağlığı diliyorum. Erdal Öz ismi ile Can Yayınları'ndan çıkan "Gülünün Solduğu Akşam" kitabını okurken tanıştım. Bir döneme tanıklık etmeye çalışan kitabı için yazar Erdal Öz "öbür kitaplarımda da olduğu gibi 'insan'ı ele almıştım. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını 'insan' olarak yazmaya çalışmıştım. Onları, bir heykel, bir put, bir mit, bir bilimkurgu kahramanı gibi değil, ayakları yere basan, bizlerden biri gibi; korkuları, sevinçleri, acıları, hüzünleri, pişmanlıkları olan, yürekli, yiğit insanlar olarak dile getirmeye çalışmıştım." demiştir. Sadece yazıları ile yetinmemiş, kurucusu olduğu "kalp" logolu Can Yayınları vasıtasıyla pek çok yazarı edebiyat dünyası ve okurlarla tanıştırmıştır. Ne acı tesadüftür ki, "Gülünün Solduğu Akşam" hayata gözlerini kapamıştır. "Şairim/ne zaman bir köy türküsü dinlesem/şairliğimden utanırım" diyerek türkülerin hakkını teslim etmişti Bedri Rahmi Eyüboğlu. Çocukluğumun ilkokul yıllarında sabahları okula gitmek üzere hazırlandığım sırada bir Dadaloğlu şiiri olan "Kalktı Göç eyledi Avşar illeri" diye başlayan türkü hala dün gibi kulaklarımda çınlar. "Bozkırın Tezenesi" Neşet Ertaş'ın türküleri ve kendine özgü yorumu insanı içine çeker. "Haydar, Haydar, Haydar!" türküsü ile belleklerimizde iz eden ünlü halk ozanı Ali Ekber Çiçek de kayan yıldızlar arasında artık; ancak "hoş bir sada" olarak seslenebilecek biz türkü dostlarına. Halk ozanı Ali Ekber Çiçek'in ''Gerçekleri göstermek, gerçeğe kavuşmak ve gerçeği olduğu gibi insanlara anlatmak için çalışmış bir insanım. Cahilden uzak, kâmile yakın oldum; büyüklerime saygı ile, küçüklerime sevgiyle yaklaştım. Konuşulan her kelâmı ibadet gibi dinledim, kimseyi acizlik ve bilgisizlikle itham etmedim... Bu icraatım boyunca hiçbir maddi menfaat sağlamadan, insanların duygularını sömürmek gibi bir yanlışlığa meydan vermedim." sözleri hayli düşündürücüdür. Gidenlere ağıt olsun: "Hazin Hazin Eser Seher Yelleri"... Alaattin Bender www.alaattinbender.com * "Poşad" (Fransızca Pochade): Doğrudan doğruya doğa içinde yapılan renkli yağlıboya küçük resim eskizi. Not: Sergi fotoğrafları Alaattin Bender tarafından çekilmiştir.   Alaattin BENDER                                                                            Ustaların İzinde...

Devamını Oku
Turan Erol - Kaf Dağı
20 Şubat 2026

Turan Erol - Kaf Dağı

KAF DAĞI'NIN ARDINDA SAKLI RESİMLER Turan EROL ‘Han Duvarları’ şiiri çınlamakta kulağımda. O ne uzun yolculuktur, bitip tükenmez... Sanki üç mevsim geçmekte, lakin, gelin görün ki menzil bir türlü görünmemektedir: Rüzgarın çaldığı “ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar / Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar”*dan da geçmiştir bu gezgin ressam. O, çocukluğunda yaptığı gibi doludizgin koşturmaktadır atını. Ancak, sıra resme geldiğinde, dizginleri elden bırakmaya hiç mi hiç niyeti yoktur. Çünkü resim bir ölçü işidir, resim bir denge işidir. Çünkü, o ‘bir Turan Erol resmi’dir. Turan Erol, Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirindeki gibi bir yolculuğa çıkmış mıydı; O da tutmuş muydu Erciyes'in yolunu, bilinmez. Ama bilinen odur ki, Sabahattin Ali’nin: ”Başım dağ, saçlarım kardır Deli rüzgarlarım vardır Ovalar bana çok dardır Benim meskenim dağlardır dağlar...” dediği gibi dağlara sevdalanmıştır Turan Erol. Sodra dağına, Hasan dağına, Erciyes dağına ve Ağrı dağına... Dağların zirvesinde kendini mi bulmuştur bilinmez, ama yükseklerde hep yükseklerdedir gözü. Kaf Dağı’na da göz dikmiştir. Yoksa kaygısı boşuna mıdır bu sözlerin: “..., ben çevreme bakarken imgelemimde, ‘tin’imde varolan bir biçim ve içerik ilişkisinin, bir sezginin doğadaki karşılığını, benzerini arıyor gibiyim. … Adeta, doğadan bir onay bekler gibiyim.” Sırasında yamaçlara vurmuştur kendini; bir patikadan iz bulmuştur. Kapısı aralanmış bir beyaz duvar, başında kavak yelleri estirmiştir Bozkır ayazında. Bozkır sevdalısı Turan Erol ‘Bozkırın fırçası’ olmuştur artık. Gözlerde, yüreklerde sırasında bozlak, sırasında güzelleme olmuştur. Gün olmuş, beyaz bir karanlık Bozkırı örtmüş, gün olmuş elma bahçesine, gün olmuş Oran yoluna kar düşmüştür. Bacalar, hep de dumanı tüten bacalar, sanki raksedercesine göğe yükselen başı dumanlı bacalar. İs kokan, sis kokan bacalar. O ‘is’ ki gün olmuş, ‘kömür dağıtım yeri’ne karışmış; o ‘sis’ ki, gün olmuş gök ile denizi birbirine katmıştır. Çizgi olmazsa olmazı Turan Erol’un Ve çitler, tahta perdeler, sınır çitleri, yolların peşisıra koşan çitler. Kar çitlerinin de apayrı bir yeri vardır Onun gönlünde. Özünde de çizginin. Bir hattat kıvraklığıyla çekilen, yaylanan çizgiler. Çizgi olmazsa olmazı Turan Erol’un!. Kimi zaman bir teknenin güvertesinde yelkenlere, kimi zaman da elektrik tellerine kol kanat germekte. Ağaç gövdesinde çizgi,  çatıdaki antende çizgi, tekne kaburgalarında çizgi. Yerde çizgi, gökte çizgi... Ve gecekondular; ‘şirin mi şirin gecekondu evleri...’ Eğilmiş, bükülmüş, tepelere serpiştirilmiş gecekondu evleri. Rengarenk, hem birbirlerine yaslanmış, hem de birbirleriyle yarışır gibi. Zehir gibi bir yeşil, bir mor, bir sarı, bir firuze, yığınlar içinde patlayıp durmakta sanki. Ve köprüler. İçinden 'Balavca' deresinin aktığı Milas’ın kemerli taş köprüleri. “Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan”* sarı semanın altından. Ve dağları, tepeleri, ovaları, köprüleri aştıktan sonra nihayet denizi görmüştür Turan Erol. Ozanın dediği gibi: “... Ve dillere destandır canım / Turan Erol beyazıyla Bodrum'un mavisi.” Nasıl anlatsam, nerden başlasam: Başları yıldızlara değdi değecek servilerle kuşatılmış, yaşlı zeytin ağaçlarının gölgelediği, beyaz-bembeyaz duvarlarında rengarenk çiçekli saksıların, begonvillerin sıralandığı, mavi panjurların, mavi kapıların ışıldadığı evleriyle, beyaz gümbetlerin çevrelediği daracık sokaklarıyla, makilerin kol gezdiği sarı-sıcak tepeleriyle, orta yerindeki tarihi kalesiyle, mendireğiyle, masmavi deniziyle, ‘verandadan öte’de Torba koyuyla, denizde salınan yelken açmış çift direkli guletleriyle, tersanesiyle, çekek yerleriyle, engin gökyüzüyle, daha da önemlisi Turan Erol’un sıcak, sımsıcak renkleriyle bir başkadır Bodrum; “Bodrum Bodrum....” Van Gogh'un Güney Fransa'ya (Arles’e) inmesi gibi bu şirin Akdeniz beldesindeki ışığın büyüsü müdür Turan Erol’u Bodrum’a çeken, yoksa doğduğu Milas’a yakınlığı mı? Bilinmez! Ama, ne zaman Bodrum’a gitsem, ne zaman çevreme baksam Turan Erol’un tuvallerini arar gözlerim, belki çıkıp geliverirler diye... Ruhi Su’nun: “Bir sergiyle geldi bahar Ne don vurur, ne meyve verir Öylece bir çiçek düşlemesi Ne güzel bir oyundur canım Taşlara bakan gözün çiçeği görmesi” dizelerindeki gibi çiçeklere de bakmasını bilmiştir Turan Erol. Gül olmuş, diken olmuş, çiçek olmuş; sırasında cam bir vazoya, sırasında Firuze vazoya konmuş bahçe güzelleri, kır çiçekleri... Peki, kaçınız bilmekte ve görmekte o sofralara konuk ettiğiniz, baharda çiçek açan enginarın gözleri haraca kesen rengini? Bunları okuyorum Turan Erol’un resimlerinde... “İçi dolu, yorumlanmış lekeler bunlar” ’Çizgi, renk, leke, benek’ diyordu ustası Bedri Rahmi resmin yapı taşlarını sıraladığı kitabında. Çizgi olmazsa olmazı Turan Erol’un!. Ya renk? Hangilerini sıralamalı: mavileri, firuzeleri, beyazları mı, sarıları, kırmızıları, kahverengileri mi, yoksa yeşilleri, morları mı; bilmem? Renk düşkünü Turan Erol. Resminin payandalarından biri, belki de en önemlisi lekeye gelince... Alttan üste doğru, pek de birbiri içerisinde erimesine izin vermediği, sanki insana ‘çalafırça’ izlenimi veren her dem taze lekeler. Tıpkı, Bedri Rahmi’nin "Ben tablolarımda her şeyden önce tazelik bulunmasına çalışırım. Üzerinde yıllarca bile çalışsam insana 'bunu ben de yapardım' dedirtecek kadar sade olmasını, yeni yapılmış, üzerinde uğraşılmamış hissini vermesini isterim" dediği türden lekeler Turan Erol resminin zenginliği olsa gerek. Orhan Peker’in sözleriyle “’içi dolu’, yorumlanmış lekeler bunlar.” Öyle ki, doğayı gerçekliğinden koparan, soyut bir tad katan, hatta hatta izleyenin yorumuna, yeni yeni okumalara yol açan, doğayı adeta tuval içerisine hapsederek ‘resim’ yapan türden lekeci bir anlatım onunkisi. Benekleriyse lekelerinin üzerine konan birer balarısı gibi. Doğayı hizaya getiren, denge içerisinde denge kuran bir ressamdır Turan Erol. Konstruktif bir anlayış ile coşkulu-lirik bir anlatım Turan Erol resminin üstüne her daim siner. Oranı dönem dönem değişen, gerçek üzerine kurulu soyutlamalarla gizemli, sanrılı bir yanı vardır resimlerinin. Derinlik ve perspektif, resminin peşini bırakmaz. Dikkatle bakıldığında, en ‘çalakalem’ hissi veren resimlerinde dahi bir tek çizgi, bir tutam leke, bir benek, resmin gerçekte ne kadar hesaplanmış, ne kadar tasarlanmış olduğunu ortaya koyar. Zira, boşuna değildir onca çizim, taslak, desen, suluboya ve pastel çalışmaları. Karakalem bir taslağa takılıyor gözüm: Arka planda sanki bir ‘sinüs’ eğrisi çizen, başları sıra tepelere değerek dizilmiş kavaklar, üzeri taranarak leke etkisine bürünmüş belli belirsiz birkaç figür, biri eşek sırtında. Sanki bir karalama. Ama bilir misiniz ki, 1971 tarihli o taslak 120x130 cm boyutunda, Mitos (Mythos) isimli görkemli bir tuval resmine dönüşmüş ve Ankara Resim Heykel Müzesi kolleksiyonu’na girmiştir? Yeri gelmişken Müzemiz ‘tadilat’ dolayısıyla yıllardır hep kapalı olmasına rağmen, geçen yıl yapılan kısmi sergileme sırasında Turan Erol’un bu resmini görmek bana da kısmet olmuş ve tarlada çalışan kadın figürlerinin üzerinde patlayıp duran o muhteşem renklerin şölenini izlemiştim. Sanatçının pastellerinin de bende ayrı bir yeri vardır. Kuru (toz) pastel resimlerini, gözleri kamaştıran enginar çiçeklerini, firuze vazodaki kır çiçeklerini gördüğümde, çizginin tadını yüreğimde hissettiğimde ben de pastel çalışmaya karar vermiş, bir dönem hemen her akşam deli gibi pastel çalışmıştım. Kanımca, Turan Erol resimleri Diyarbakır’daki öğretmenlik döneminin sonlarında - 1960’larda özgün kimliğini bulmaya başlamıştır. Önce, 1960’ların başında Paris dönemi -  ‘Luxemburg Parkı’ resimleri ile başlayan soyutlama eğilimli, leke etkili resimler... Ardından, ‘Tilalo’ köyünde boranhaneler-‘güvercin evleri’ (1966), Kıyıda balık ağları (1967) ve Tabiat ana-bozkır (1968) gibi farklı konulardaki dizi resimler ‘Seçki’ içerisinde yalın, ancak bir o kadar da etkileyici, ortak dile sahip çok özel resimlerdir. Sanki mağara duvarlarına kazınan, adeta rölyef etkisi yaratan, kalın boya dokulu bu resimler sanatçının doğa çıkışlı, adeta renklerin bir imbikten damıtılarak süzüldüğü pitoresk soyutlamalarıdır. Derken, ‘Gecekondular’ ve ‘Bodrum’ görüleriyle birlikte 1970’lerin başlarından itibaren sanatçı artık, yaşamı somut görüntülerde araştırma, yorumlama çabası içerisine girerek doğa gerçekliğine döner. Tuhaf bir gizdir sanki Onu bu resme çeken Turan Erol resimlerinden bir ‘Seçki’ yapacak olsam, sanırım en başta ‘Luxemburg Parkı’, ‘Tilalo köyünde boranhaneler’, ‘tahta perdeler’, ‘mavi tekne iskeleti’, ‘mavi kapı’, ‘Oran yolunda kar’, ‘bozkırdan kente doğru’, ‘köprüden geçenler’, tabii ki ‘tek servili ev’, ‘gecekondular’, ‘enginar çiçeği’, ‘akşam vakti Ağrı dağı’ ve tabii ki 1986 tarihli devasa ‘kömür dağıtım yeri’ resimlerini sıralardım. ‘Luxemburg Parkı’nı saymazsak hep aydınlık, ‘beyaz’, duru renkleri kullanmıştır sanatçı. İlhan Berk bile öyle dememiş miydi: “Orhan Peker’in paletini düşünürsek, Turan Erol onun karalarını beyaza bulamaya gelmiştir sanki.” 1) Belki de bu beklentiye içerleyen sanatçı, bir gün Yenimahalle’ye giderken önünden geçtiği karalara bulanmış ‘kömür dağıtım yeri’ni, o is, o sis perdesi altında sessiz sedasız bekleşen at arabalarını görüp izledikten sonra oracıkta sahiplenivermiştir bu resmi. Kendi deyimiyle; “Yani, bir koca siyah lekenin önünde, atın beyaz beneği. Kamyonların ‘kıvıl kıvıl’ hareketleri. Araçların turuncuları, kırmızıları, mavileri...” 2) etkilemiştir Onu. Tuhaf bir gizdir sanki Onu bu resme çeken.  Diyarbakır resimlerini saymazsak, gerçekte figürden uzak durmuş bir sanatçı Turan Erol. Figürlerin birer konu mankeni - ‘tamamlayıcı’ öğe olmaktan öte gitmediği gibi, o açık, duru doğanın gölgelenmesine de izin verilmez resminde. Sanki bir ‘sessizlik’, bir ‘sensizlik’ anlatılır gibi. Turan Erol da Orhan Peker gibi ‘otoportre’ yapmaktan çekinen, ancak dostlarını, sevdiklerini resimlemeyi de hiç ihmal etmeyen bir sanatçı. Ressam olmanın ötesinde yazmaya, düşünmeye, edebiyata hep yatkın durmuş aydın bir sanatçı O. Belki de bu nedenledir Bedri Rahmi’yle Cahit Külebi’yle olan kadim dostlukları. ‘Düş kırgını-Cahit Külebi’ portresi, Atatürk portresi ile torunu Aslı’nın portreleri bu türün en güzel örnekleridir.  "Seçki" Gazi Üniversitesi Resim-Heykel Müzesi’nin açılışı dolayısıyla 02-30 Mart 2007 tarihleri arasında düzenlenen "Seçki" başlıklı görkemli Turan  Erol resim sergisini gezerken ister istemez, 4 yıl önce İstiklal caddesinde bulunan Akbank Kültür ve Sanat Merkezinin iki katlı Galerisindeki (şimdilerde malesef yerinde ‘Teknosa’ yelleri esiyor’) yine aynı başlıklı Turan Erol sergisini anımsadım ve bir kez daha büyülendim. O akşam, Gazi’den, Hacettepe’den hocalar, ressamlar, sanat dostları saf tutmuştu salonda. Hocalar adeta yarıştı birbirleriyle ‘Hocaların Hocası’ Turan Erol ile aynı karede gözükmek, bu güzel  anı ölümsüz kılabilmek için. Turan Hoca hiçbirini kırmadığı gibi ilerleyen yaşına rağmen 4 saat süreyle ayakta durmaktan, herkesle sohbet etmekten geri durmadı. Hani ressamların, bir resmi değerlendirmek için bellerini kırmadan omuzları ve başları ile geriye doğru şöyle bir yaslanışları, gözlerini kısarak pür dikkat bakışları vardır ya, yine aynı bakışı gördüm Turan Erol’un küçük kızım Görkem ile selamlaşmasında. Dilerim, yakın zamanda ‘retrospektif’ nitelikli bir sergide de izleriz  sanatçımızı. Bir bilge gezginin, bir usta sanatçının renklerle, çizgilerle dansını gördüm bu resimlerde. En ufak bir çalım, en ufak bir göz boyama olmaksızın. Ve yüreğini gördüm Turan Erol’un; çocuksu, sevgi dolu. Ve bitip tükenmez azmini gördüm. Daha da ötesi yavuklusu - resme sevdasını gördüm. Ama bu sevdaya ihanet ettiğini hiç mi hiç görmedim. Yaşlı zeytin ağaçları şahididir yaşadığının ve resme ömrünü adadığının ‘On’lar grubu ile başlayan Çağdaş Türk Resim Sanatı’nın serüvenine tanıklık etmiş 80 yaşındaki bu asırlık çınarın dışarıda, hep dışarıdadır gözü. Zaptetmek ne mümkün. Geçtiği yerlerde hep bir iz, bir renk bırakmaktadır bu gezgin. Sanki kaybolmaktan korkar gibidir. Eşref Üren’in de dillendirdiği "bir iz bırakamamak" korkusu mudur onu bunca gayrete, bunca emeğe, bunca göz nuruna sürükleyen? Bu nedenle söylenmiş olsa gerek Turan Erol’un “Birşey yaptıysan kaybolmazsın” sözü. Belki, hocası Bedri Rahmi gibi erik ağaçlarını şahit gösteremese de yaşlı zeytin ağaçları şahididir yaşadığının ve resme ömrünü adadığının. Büyük usta, sanatçı Turan  Erol 'a saygılarımla... Alaattin Bender www.alaattinbender.com Kaynakça: *  Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Han Duvarları’ şiirinden alıntı mısralar. 1)  Ada yayınları tarafından 1989 yılında yayınlanmış Turan Erol kataloğu; sayfa 6. 2)  ODTÜ öğretim üyesi, gazeteci yazar Sn. Önder Şenyapılı tarafından yazılan ve 22.09.2005 tarihinde bana imzaladığı ‘Benim Sanatçılarım’ kitabı; sayfa 154. Fotoğraflar: Alaattin Bender arşivi.  Alaattin Bender                                                                               Ustaların İzinde…

Devamını Oku
Turan Erol - Her Yer, Hiçbir Yer
20 Şubat 2026

Turan Erol - Her Yer, Hiçbir Yer

HER YER, HİÇ BİR YER Turan EROL Sevgili sanat dostları. Söbütay Özer, Orhan Peker, Fikret Mualla, Aliye Berger derken yazılarımız neredeyse dizi haline geldi. Yazı dizimizin beşinci ayağında halen Ankara'da yaşayan ressam Turan Erol'u tanıtmaya çalışacağım. Turan Erol ismiyle ilk tanışıklığım, İstanbul'da İstiklal caddesinde dolaşırken bir kitapçı vitrininde rastladığım kitabın kapak resmindeki "mavi tekne iskeleti"ni görmem ile birlikte olmuştur. Sanırım bir on yıl kadar önceydi. Ön planda inşa halinde mavi bir tekne iskeleti, yanıbaşında beyaz bir gümbet (su sarnıcı), arka planda mavi berrak gökyüzü altında sıra halinde şirin, beyaz Bodrum evleri. Retrospektif niteliğindeki birbirinden güzel resimlerle donatılmış bu kitap Ada yayınları tarafından 1989 yılında yayınlanmış idi. "Çizgi, renk, leke, benek" diyordu Bedri Rahmi resmin yapı taşlarını sıraladığı "Resme Başlarken" kitabında. Değil midir ki, O Turan Erol'un Akademideki hocasıdır. Gerçekten de Reis'in bu öğüdüne sıkı sıkıya sarılmıştır. "Bedri Rahmi'nin yazıları, şiirleri ve resimleriyle bende özellikle 1947 sonlarına kadar büyüleyici, alt üst edici ama olumlu etkileri olmuştur" der Turan Erol. Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi Reis, sadece Turan Erol'un değil, Orhan Peker'in de hocasıydı. "Orhan Peker'in paletini düşünürsek, Turan Erol onun karalarını beyaza bulamaya gelmiştir sanki. Resmi aydınlık, duru doğanın resmidir. Dışarıda, hep dışarıdadır gözü. Orhan Peker'in tersine, O daha çok dışarısını dünya diye kabullenmiştir." der İlhan Berk. Her akşam, iş çıkışı turnikelere kartımı basarken hep aynı turnikeden geçmeye gayret eder, turnikeye yaklaşırken başımı sağa geriye doğru çevirir ve ilerideki pencereden sızan Banka Kolleksiyonundaki "Kıyı" resminin aydınlanmış görüntüsünü pek zahmetli bir açıdan yakalamaya çalışır, adeta mıh gibi hafızama kazırım. Yaklaşık 70x100 cm. ebadındaki bu resmin neredeyse tamamına yakınında sabah sisinde el ele tutuşmuş deniz ve gökyüzü boyanmış; deniz nerede başlar, gök nerede denize kavuşur bilinmez adeta. Bu geniş gri (beyaz-mavi karışımı) lekenin altında, resmin yaklaşık 1/5'inde kara, (kahverengi, siyah, mavi renklerin eridiği) sanrılı bir leke hakim. Bu lekenin içerisinde ise birbiri üzerine istiflenmiş belli belirsiz tekneler. Yer yer de kahverenginin sıcak kırmızı tonuna bürünmüş bir tuşe ve kirli sarı bir tuşe ile resmin silkinişi, dışa vurumu. Bu resme bakarken insan sanki bir düş görür gibidir. Yahya Kemal'in "Sesiz Gemi" şiirini anımsatır gibi; ne gelen var ne giden… Turan Erol resimlerinden bir seçki yapacak olsak; Ağrı dağı, tekne kaburgaları (iskeleti), Bodrum görüleri, kömür dağıtım yeri, Milas'ın kemerli taş köprüleri, gecekondular, bozkır, kent görünümleri ile enginar çiçeklerini resmettiği nature-morte resimlerini sıralayabiliriz. Sanatçı, aslında Ağrı dağını hiç görmemiştir. Ancak, Ara Güler'in fotoğrafından izleyebilmiştir o yüce dağı. Van Gogh misali yıldızlı bir gecede ışıldayan mavilere bürünmüş karlarla kaplı Ağrı dağının eteklerindeki, pencerelerinden ışık sızan, kapıları aralanmış, karanlığa bürünmüş bacaları tüten dam evler. Gerçekten lirik bir anlatıma ve gize sahiptir Turan Erol'un bu resmi. Benzer bir gizi 1986 tarihli "Kömür Dağıtım Yeri" resminde de görürüz. Kimin aklına gelirdi ki, çocukluğumuzdaki kömür taşıyan torbalı at arabalarının bir resme konu olabileceği. At arabalarının arka planında kara kömür vagonları ile güneş batarken sarı kepçeler. Kim, hangi cesaretle ve iştahla is kokan, karalara-grilere bürünmüş kömür deposunun içine dalacak ve oradan 1m. x 3m. boyutunda anıtsal bir resim çıkaracaktı. Tabii ki Turan Erol. Tekne iskeletlerine gelince. İlk, onun resimlerinde gördüm onları. Sonra Bodrum'a ilk gidişimde İçmeler'de keşfettim tekne yapım yerini. Devasa tekneler, Bodrum guletleriydi bunlar. Korunmak için özel hangarları vardı. Hemen her gidişimde de uğramadan edemedim. Yalıkavak'ta, Türkbükü'nde hep izledim onları. Gerçekten, kısa boylu, tıknaz Bodrum'lu ustalar iç içe geçmiş yüzlerce yaydan, yatay-dikey ahşap burgalardan sabırla, titizlikle uzun zaman sürecinde inşa etmekteydiler bu tekneleri. En az onlarınki kadar sabır ve titizlik isteyen güç bir uğraş tekne kaburgalarını resmedebilmek. Değilmidir ki, sakin, ağırbaşlı, disiplinli, akılcı ve dengelidir Turan Erol; o halde zoru başaracaktır. Bu arada, Onun resimlerinde bisiklet öğesine sık sık rastlarız. Bir resminde bisiklete binen bir figür görmekle birlikte, çoğu zaman bisiklet tekne iskeleti önünde sere serpe yerde uzanmaktadır. 1927 Milas doğumlu Turan Erol, o buruk, ezik çocukluğunu anlatırken "Çocukluğumu düşününce bana o günlerden kalan anıların pek tatlı olmadığı sonucuna varıyorum. Epeyce külüstür yetiştiğim bir gerçek. Bisiklete binmeyi bile bilmem. Yalnız ata binerdim. Hem de deli gibi sürerdim..." der. Kimbilir, belki de Onun resimlerinde bisiklet öğesinin yer alışının bir nedeni de bu buruk çocukluk anıları olabilir. Öte yandan, tekne iskeletlerindeki yaylar-eğrilerle bisiklet tekerlerindeki eliptik-dairesel görünüm Turan Erol resimlerinin ölçüye, düzene, geometriye sıkı sıkıya bağlı oluşunun bir sonucu olsa gerek. Milas'ın kemerli taş köprüleri üzerinden geçen atlı, bisikletli figürlerin yer aldığı resimleri de yine bilinçaltındaki çocukluk dönemi ile ilişkilendirmek yanlış olmaz sanırım. Sanatçı, Milasta geçen ortaokul yıllarındaki anılarından bahsederken adı ressama çıkmış arkadaşı Nihat ile birlikte bir pastanede asılı olan Murillo'dan kopya edilmiş olduğunu sonradan öğrendiği zenci çocuk portresine olan hayranlıklarını, daha çok da özentisiz, rahat fırça vuruşlarının kendisini daha çok ilgilendirdiğini belirtir. Nitekim, bu tavır Turan Erol resimlerinde bir imza niteliğinde hep kendini gösterir. 1951'de Güzel Sanatlar Akademisini bitirdikten sonra 1960 yılına kadar Diyarbakır'da resim öğretmenliği yapar. Diyarbakır dönüşü hayatını sürdüreceği bozkır şehri Ankara'ya yerleşmesiyle birlikte görü (peyzaj) resimleri daha bir üretkenlik ve olgunluk kazanmış, süssüz, yalın bir anlatım diline bürünmüştür. Sanatçı, On'lar grubunun üyeleri arasında yer alır. 1955 yılında Meclis'in hazırladığı Vilayet Resimleri yarışmasına seçilince sanat yaşamı ivme kazanır. 1961-1964 yılları arasında Fransız Hükümetinin bursuyla Paris'te çalışmalar yapmıştır. 1963-1973 yılları arasında Gazi Eğitim Enstitüsü'nde öğretim üyesi olarak görev almış; 1987 yılında profesör olmuştur. Devlet Resim, TRT Resim yarışmaları başta olmak üzere pek çok ödüle sahiptir. Sanatçının "Ulus" gazetesinde "Defterimden" başlığıyla kaleme aldığı yazıları ayrı bir değer taşır. Sonuç olarak, Turan Erol'un cümleleriyle onun doğaya bakışını özetlersek; "Çevreme bakıyorum, ama çevremi yansıtmak kaygısıyla değil; başka kaygılarım olduğunu görüyorum. Doğaya- dolayısıyla çevresine- çok bakan bir ressam olduğum halde, hiçbir resmimde doğa verilerine, "doğal olan"a sadakat gösterdiğim (öyle sanılsa da) söylenemez. Hatta diyebilirim ki, ben çevreme bakarken imgelemimde, "tin"imde varolan bir biçim ve içerik ilişkisinin, bir sezginin doğadaki karşılığını, benzerini arıyor gibiyim. … Adeta, doğadan bir onay bekler gibiyim." Yine ne kadar şanslıyım ki, Ankara'da Helikon Sanat Galerisindeki sergisinden epeyce sonra yaklaşık iki yıl önce, İstanbul Beyoğlu'nda, restore edilmiş yeni AKBANK Kültür ve Sanat Merkezinin enfes iki katlı Galerisindeki retrospektif nitelikli "Seçki" başlıklı görkemli Turan Erol sergisini izleme fırsatını elde ettim. Kimbilir, bu izler (Avni Arbaş, Orhan Peker ve Turan Erol) belki bende de bir yol bulur mu bilinmez; bunu zaman gösterecek. Kaynakça: -Ada yayınları tarafından 1989 yılında yayınlanmış Turan Erol kataloğu. -Mart 1998 tarihinde Yapı Kredi Yayınları tarafından bastırılan Turan Erol kataloğu. Alaattin Bender www.alaattinbender.com      Alaattin BENDER                                                                            Ustaların İzinde...

Devamını Oku
Söbütay Özer - Son Kuşlar Da Havalandı
20 Şubat 2026

Söbütay Özer - Son Kuşlar Da Havalandı

SON KUŞLAR DA HAVALANDI. “ELDE VAR HÜZÜN”...  Söbütay ÖZER ‘Affan Dede’ye para saysam da satsa bana çocukluğumu  70’li yıllardaki çocukluğumu anımsıyorum. Çocuklar mahallenin tek bekçileriydi. Uçsuz bucaksız bahçeler, arsalar onlardan sorulurdu. Baharla birlikte çiğdemler toplanır, bahçelere gizlice ‘dalınır’, elmalar, armutlar, kayısılar kapılırdı. Islak toprağa çakılar saplanır, üçgen içinde üçgen çizilerek rakipler labirentin içine hapsedilir, sonunda pes ettirilirdi. Uzaktan dondurmacının ‘dondurmam kaymak’ sesleri duyulur, sıraya girilirdi. Hele hele macuncu tepsisini açtığında, üçgen dilimler içerisindeki gökkuşağını andıran rengarenk macunların önce tornavidaya, ardından da ahşap çubuklara dolanışını ağzımızın suyu akarak izlerdik. Topaç mı çevirmedik, ‘yakan top’, ‘kukalı saklambaç’, mı oynamadık? Taş kalelerin üzerinde hırkalarımızı mı unutmadık, ‘out’a kaçan toplarımızla az mı pencere kırdık? O zamanlar sınıfımızı geçince bisiklet alamazdı babalarımız. Ama hemen her çocuk da bisiklete binmeyi bilirdi. Sahi, bu nasıl mümkün olmuştu? İmdadıma Söbütay Özer’in ‘bisikletçi’ resmi yetişti ve çocukluğumun bir sis perdesi daha aralandı. Sahi, bir zamanlar mahalledeki geniş düzlüklerin ortasında kamp kuran, iki elin parmakları ile eş sayıdaki bisikletlerini mahallenin çocuklarına ‘tur’ karşılığı kiralayan ‘bisikletçi’ler vardı. Hey gidi günler hey!. Cahit Sıtkı’nın dizelerindeki gibi ‘Affan Dede’ye para saysam da satsa bana çocukluğumu! O’nun da hiç bisikleti olmamıştı. Aslında, Edirne’de yerel bir gazetenin sahibi olan babasının almadığından veya alamayacağından değildi; belki de böyle bir hediyeyi istemeyi gururuna yedirememişti. Çocukluğundan kalan bu ukde nedeniyle midir bilinmez, 2006 yılındaki sergisine yine ‘bisiklet’ konusunu taşımıştı. Bu sanatçımız ressam Söbütay Özer’den başkası değildi. Kızının anlattığına göre sanatçı, ilerleyen yaşına rağmen Ankara’da olsun, Ayvalık’ta yazlıkta olsun, resimlerinde olduğu gibi, bisikleti ile gezinmekten hiç vazgeçmemişti. Onun içindir ki, sanatçı hakkındaki 1994 tarihli ilk yazıma yıllar önce Oda tiyatrosunda izlediğim tek kişilik Dinçer Sümer oyununun başında tıpa tıp belleğimde iz eden "Maviydi bisikletim, hem de Alman malıydı" başlığını atmıştım. Akrep ile yelkovan birbirlerine kavuşamayacak artık Bugün günlerden Pazartesi. 25 Mart’ta web siteme bırakılan mesajı ancak 26 Mart sabahı okuyorum: “Merhaba. Ben Gazi Üniversitesi Resim Bölümü 2. sınıf öğrencisiyim. Atölye hocam değerli Söbütay Özer. Aramızdan zamansız ayrılışı, bize öğretecek daha çok şeyi varken, artık bunu imkansız kılıyor. ...”  Herhalde, Söbütay Hoca ansızın emekli oldu diye düşünüyorum; diğer taraftan 2 Mart’ta Turan Erol’un resim sergisinin açılışında karşılaştığımızda bundan neden bahsetmedi diye de hayıflanmadan edemiyorum. Mesajı okuduğum gün, sergide hocası Turan Erol ile birlikte habersiz çektiğim fotoğraflarını Söbütay Hoca’nın elektronik posta kutusuna gönderiyorum. Derken, öğle arasında Cumhuriyet Gazetesi’ndeki kültür-sanat haberlerini tararken Söbütay Hoca’nın vesikalık fotoğrafına ilişiyor gözüm, inanamıyorum. Neden sonra öğrenmiştim o acı haberi, sanki kötü bir şaka gibi... Hala inanamıyorum, inanmak da istemiyorum. Meğer, 1990 yılından bu yana bizzat tanıdığım, hemen hiçbir sergisini kaçırmadığım, birlikte resim çalışma fırsatını yakaladığım, yanlışlarımızdan çok doğrularımızı öne çıkaran eleştirel bakışıyla resim çalışmalarımıza ışık tutan, ilk kişisel sergimi onurlandıran Söbütay Özer, değerli insan, Hoca’mız usta ressam bizi terkedip gitmiş. Duvarda asılı saat suskun; akrep ile yelkovan birbirlerine kavuşamayacak artık. Gelincikler solmuş, leylekler göçüp gitmiş, zaman durmuştu sanki. Şairin dediği gibi elde hüzün kalmıştı. “Akılda kalsın diye” Söbütay Özer, resimlerinde sadece bisikletlerin değil, dolmuşların da peşine takılmıştı. İlkin çarpık bacaklı bir ‘Skoda’ ile başlamış, ardından ‘Magirüs’ minibüslerdeki büyük mavi leke ile dolmuş ayrımının işareti olan küçük turuncu bant çizgisinin oluşturduğu kontrast renk armonisi ve dengesi O’nu çok etkilemişti. Önce bir, daha sonra iki tane derken, dolmuş kümeleri, dolmuş durakları, dolmuşa binen insanlar, kuyruklar, dolmuş kahyaları birbiri ardına tuvaline yansıdı. Renk ile başlayan, daha sonra doku ve leke etkisine bürünen dolmuş dizisi resimleri 5 yıl boyunca aralıksız sürdü. Sanki, Bedri Rahmi’nin öğüdüne kulak vermişcesine “akılda kalsın diye” miydi, aynı konuda bunca resim? 80'li yılların ortasındaki bir Vakko sergisi dün gibi hatırımdadır. Durakta kümelenmiş maviye boyalı ‘Magirüs’ minibüslerin karlar üzerinde resmedilerek siyah-beyaz leke etkisinin kurgulandığı, maviler ve turuncular ile kontrastların yaratıldığı, dolmuşların arasında yürüyen, sıra bekleyen figürlerin giysilerindeki değişik renklerle renk skalasının enikonu genişletildiği, ritim ve armoninin önemsendiği bellekte iz bırakan resimlerdi onlar. Hele hele, 70’li yılların trafik polislerinin şapkalarından alıntı şapkasıyla, boynunda sıkı sıkıya dolanmış beyaz atkısıyla kara ve soğuğa direnen dolmuş ‘kahya’sının resmedildiği 1983 yılında DYO Resim yarışmasında ödül alan ve Selçuk Yaşar Müzesi’nde sergilenen o büyük resmi yolum İzmir’e düştüğünde görmeden geçemem. Ne yazık ki hemen hepsi kolleksiyonlarda yerini alan bu resim dizilerini şimdilerde görmek pek olası değil. Yaşama sıkı sıkıya bağlı, duyarlı bir sanatçıydı O. Geçmişin izlerini sürmekte, anıları tazelemekte, insanı gülümseten, şaşırtan sürprizler yapmakta üstüne yoktu. Bu amaçla, her fırsatta Ankara Kalesi eteklerindeki antikacıları dolaşır, ilgisini çeken kırmızı bir gemici feneri, yuvarlak hatlı eski bir ahşap iskemle, sarkaçlı-sarkaçsız duvar saatleri, bakır bir sürahi, mavi sırlı çinko bir çaydanlık ve kararmış kömürlü ütüleri satın alır, atölyesine istifler, bu objelerin tuvallerdeki yerini almasını beklerdi. Turan Erol'un öğrencisi olmasına rağmen Orhan Peker gibi yakın çevresindeki her objeyi, her konuyu imbikten geçirerek süzdükten sonra içtenlikle resmeden bir sanatçıydı Söbütay Özer. Ölü doğa resimlerinde, çiçeklere güzel bir vazo yerine çinko bir çaydanlık ya da kömürlü bir ütü kol kanat gererdi. Hiç solmayan sarı dağ çiçekleri, petunyalar, papatyalar, en başta da alnında siyah beni kırmızı gelincikler resimlerinden hiç eksik olmazdı. Gelincikler her yerdedir. Kimi zaman kıyıdaki bir teknenin altında, kimi zaman mavi bir tulumbanın yanıbaşında, zaman zaman geniş çayırlarda, bazen de çayırlara gömülmüş 70 model, yeşil ‘Volkswagen’ minübüsün dört bir yanını sarıp sarmalamakta. Çocukluğumuzda kana kana su içtiğimiz tulumbalar da onun resmi ile yeniden günyüzüne çıktı. Tulumbanın üzerinde de bazen bir güvercin, bazen de kırmızı ibikli bir horoz. Onlar leke olmuş, boya olmuş, doku olmuş, kısacası resim olmuştur artık Ve Güvercinler; sanki saklambaç oynar gibidirler. Ters dönmüş demliğin üzerine de konar, ütünün kulpuna da, iskemlenin üzerine de. Bisiklet selesinde güvercin, mavi balkon korkuluklarında güvercin... Van Gogh’un buğday tarlalarında kargaları kovaladığı gibi Söbütay Özer de leyleklerin peşisıra koşmuştur tarlalarda. Değil midir ki çocukluğunun geçtiği İpsala, Akdeniz’den gelip Hollanda’ya göçen leyleklerin uğrak yeridir. Sarı tarlalarda, yeşil çayırlarda, Sarıcaali’nin geniş ovalarında uzun kırmızı bacaklarıyla gezinip durmaktadır leylekler. Bazan sarı tarlaların içerisinde geniş, siyah bir leke görürüz resminde. Leyleklerin siyah kuyrukları da resmin içerisinde sanki eriyip gitmekte; gövdelerindeki beyaz renklerse bir benek gibi ışıldamakta bu siyah lekelerin içerisinde. Birgün, dayanamayıp Söbütay Hoca’ya sormuştum; “nedir bu siyah lekelerin hikmeti” diye. O zaman öğrendim, bunların köylüler tarafından yakılmış tarlalar olduğunu. Sanatçı, daha özgür düşündüğünden olsa gerek resme soyut bir kurguyla başlamakta, bu beneklerin dağılımında ritimler, kontrast çizgiler, kısacası resmin yapıtaşlarını aramaktadır. O’na göre konu hiçbir zaman resmin önüne geçmemelidir. Resmi, kimi zaman soyut resmin sınırında gezinse de gerçekçiliğin peşini bırakmaz Söbütay Özer. Kedileri de unutmamıştır; sarı, siyah ve kahverengi lekelerin, çalıların, yaprakların arasında saklambaç oynarcasına gizlenmiş onlarca kedi figürü gezinir durur bu devasa duvar resminde. Bir kamuflaj ustasıdır Söbütay Özer, bu yönüyle de sanki Orhan Peker’in izini sürer. Güvercinler, leylekler, kediler ve daha niceleri öyle güzel sinmişlerdir ki resmin içine, bulabilene aşkolsun! Zaten, bunlara o gözle bakanlara da ‘yuh’ olsun! Onlar leke olmuş, boya olmuş, doku olmuş, kısacası resim olmuştur artık. Tüm bunlar kanıtıdır yaşadığının ve sonsuza dek yaşayacağının 90’ların ortalarında resim aşkına birkaç kez tek başına uzun yolculuklara çıkmıştı Söbütay Özer. O zamanki beyaz ‘Renault – Flash’ otomobiliyle önce feribotla İtalya’ya gitmiş, ardından Batı resim sanatının canlı örneklerini izlemek, müzelerini gezmek için kara yoluyla Fransa’ya - Paris’e geçmişti. Bir önceki atölyesinde imrenerek dinlemiştik bu güzel anılarını. Belki de bu araba yolculuklarının çağrışımıyla söylemişti şu sözlerini: “Resim gece gidilen bir yol gibidir. Arabamızın farları ne kadar aydınlatırsa o kadarını görürüz. Ondan sonra karşımıza ne çıkacağını sadece düşleriz. O anda göremeyiz ama ilerledikçe her şey ortaya çıkar.” Söbütay Özer, çevresine her daim duyarlı bir gözle bakar ve resimsel bir öğe gördüğünde kadrajın sınırlarını çizerek tetiği çeker. Resminde her şey yerli yerindedir, kompozisyon mükemmeldir. Tuvalinden açık koyu düzenlemeler eksik olmaz. Renkten ise hiç vazgeçemez. Renk düşkünüdür O. Tahrip gücü yüksek rengarenk maviler - en çok da Lucas’ın ‘ultramarine’ mavisi, kırmızılar - en çok da ‘vermilion’ kırmızısı, acı kahverengiler, parlak sarılar, zümrüt yeşilleri saatli bir bomba gibi öylece patlar durur resminde. Tam da bu esnada, bomba imha ekibi gibi renkli griler imdada yetişir hep. Böylece resminden renkli bir armoni hiç eksik olmaz. Ritim de en büyük kaygılarından biridir Söbütay Özer’in. ‘Kahya’ resminde, gerek figürlerde olsun, gerekse dolmuşlarda soğuğun etkisini göstermek istercesine tüm biçimler raksedercesine hafif hafif salınır. Çizgi de olmazsa olmazıdır resminin, bu unsur da hocası Turan Erol’dan miras kalmıştır O’na. Parçaladığı yüzeyleri çizgi ile birleştirmesini bilmiştir hep. Resmin bir ölçü, bir denge işi olduğunu bilerek boyar tuvalini. Dizginlerin hepsine de dört elle sarılır. Çizgidir resmi, renktir, lekedir, benektir adeta. Boyayı ise dokular halinde öyle yoğun kullanır ki, izleyenler fırçasının nasıl coştuğuna, nasıl salındığına tanıklık eder. Hayatın içinden coşkulu renklerle seslenir bize. En ölü-doğa resimlerinde bile hayatın, anıların canlı izleri vardır hep. Omzunda sehpası helvacının, tablasında tavşanı ‘niyetçi’nin, gezinen, bisiklete binen, balık tutan insanların, ‘birdirbir’ oynayan çocukların ve kuşların ve ağaçların, kısacası hayatın izi vardır ve tüm bunlar kanıtıdır yaşadığının ve sonsuza dek yaşayacağının... “Elde var hüzün” Bugün 26 Nisan 2007. Öğle arasında GEE’den ressam Cengiz Savaş’ı ziyaret ettiğimde, Söbütay Hoca’dan ve resimlerinden bahsederken büyük boyutlu bir ‘dolmuş durağı’ resminin  Gazi Rektörlük Binası’nda olduğunu öğrenince çocuklar gibi seviniyorum. Cengiz Hoca ile birlikte resmin peşine düşüyorum ve nihayet bu muhteşem resmi de görüyorum. Resmin arka planında maviler, lacivertler içerisinde kümelenmiş, dizilmiş çeşit çeşit dolmuş kümeleri yer alırken ön planda da sıraya girmişçesine yüzlerini dolmuşlara, sırtını bizlere dönmüş, birisi kırmızıları, diğeri yeşilleri kuşanmış yolcu kümesini görüyorum. Resim başka bir resim, ama, aynı tat, aynı leke, aynı ritim, aynı armoni, tıpkı DYO’daki gibi. Gözüm tarihe ilişiyor: 1983. Resim bölümünün kapısında ise ‘Söbütay Özer’i kaybettik (1949-2007)’ yazısı hala asılı. En değerli sanatçılarımızdan biri olmasına, ödüllere doymasına karşın, ‘Söbütay Özer’i ve resimlerini anlatan bir kitaba sahip olmaktı tek emeli. Kimbilir, belki birileri duymuştur bu sözleri. “Elde var hüzün” ... Söbütay Özer’e saygılarımla. Alaattin Bender www.alaattinbender.com 

Devamını Oku
Söbütay Özer - Maviydi Bisikletim
20 Şubat 2026

Söbütay Özer - Maviydi Bisikletim

     "MAVİYDİ BİSİKLETİM, HEM DE ALMAN MALIYDI"              Söbütay ÖZER Ankara'da geçtiğimiz aylarda Helikon Sanat Galerisinde izlemiştik Söbütay Özer'in mavilere boyalı resimlerini. Dilerseniz, gelin bu ilk yazımızda Sanata onunla yelken açalım. Başlığa gelince… Yıllar önce Oda tiyatrosunda izlediğim Dinçer Sümer tek kişilik oyununa başlarken tıpa tıp belleğimde iz eden bu cümleleri sıralamıştı. "Maviydi bisikletim, hem de Alman malıydı". Mavileri sıkça kullanan ve bisiklet figürünü resimlerinden hiç eksik etmeyen bir Sanatçıya bu başlığın yakışacağını düşündüm. Umarım beğenirsiniz. Üniversite yıllarında kampüsten şehre inişlerimde mutlaka Vakko mağazasının 5.katındaki sanat galerisine (artık yok!) çıkar ve resim sergilerini izlerdim. 80'li yılların ortalarıydı sanırım. Düzenlenen sergilerden birinde, durakta kümelenmiş Magirüs minibüslerin resmedildiği büyük boyutlu resimler vardı. Karlar üzerinde mavi lekelerden oluşan dolmuş kümelerine doğru yürüyen soluk sarı giysili atkısını sıkı sıkıya boynuna dolamış insan figürlerinin yer aldığı, dolmuş ayrımının işareti olan turuncu bantların kullanılarak kontrastların yaratıldığı bellekte iz bırakan resimlerdi onlar. Öyle ki, duraktaki dolmuş kahyasının resmedildiği 155x155 cm boyutundaki bir resim 1983 yılında DYO Resim yarışmasında ödül almıştır. Bu sanatçı, sonradan 1990 yılından itibaren kendisiyle bizzat tanışma fırsatını bulduğum Söbütay Özer'den başkası değildi. Hayat tesadüflerle doludur. 1990 yılı kışıydı. Bir televizyon programında izlediğim resim atölyesinin ortamı çok dikkatimi çekmişti, hem o yıllarda atölyelere rastlamak pek olası değildi. Neden sonra zorlukla yerini bulabildiğim Güvercinlik'teki Toprak Mahsulleri Ofisi yerleşkesinde hangardan bozma bir sanat atölyesi idi burası. İçeride klasik müzik eşliğinde hummalı bir çalışmanın yapıldığı, şövalelerinin başında birer silahşör gibi fırçalarını kuşanmış bir grup resim çalışıyordu. Başlarındaki eğitmenlerden biri olan Gazi üniversitesi resim bölümü öğretim üyelerinden Söbütay Özer'le ilk burda tanışmış ve hemen resim kursuna oracıkta büyük bir sevinçle kaydolmuştum. Söbütay Hoca çok mütevazi, sakin kişilikli yapısıyla ve herşeyden önce yanlışlarımızdan çok doğrularımızı öne çıkaran eleştirel bakışıyla resim çalışmalarımıza ışık tutmuştu. 1994 yılında bu atölyenin kapanması hepimizi derinden yaralamıştı. Bir daha da Ankara'da resim, heykel, seramik çalışmalarının yapıldığı böyle bir atölyenin eşine benzerine hiç rastlanamadı. Orası ilk ve sondu. Resme gönül vermiş beş arkadaş Söbütay Özer'in Türk İş bloklarındaki atölyesini 6 ay kadar süreyle paylaştık. Sanatçının resimlerinin duvarları süslediği, resimlerin yanısıra ahşap kasalı saatlerin duvarları bezediği, bir kömürlü ütünün kurumuş çiçeklere kol kanat gerdiği, bol ışık alan rengarenk bir atölyeydi burası. Bir odasında sanatçı yıllar içerisinde çalıştığı resimleri istiflemişti ki, o odanın bir cephesinde yaklaşık 3 m. uzunluğunda, 2,5 m. yüksekliğinde bir kaç parçadan oluşan görkemli bir resim asılıydı. Bu resimde her şey vardı. Çizgi, renk, leke, benek … Van Gogh sarılarının hakim olduğu, açık koyu renk lekelerinin grilerle dengelendiği, onlarca kedi figürünün resmin içerisinde çalılar, ayçiçekleri içerisinde köşe kapmaca oynarcasına saklandığı, bir yarışmada da sergilenmiş bir resimdi bu. Turan Erol'un öğrencisi olmasına rağmen Orhan Peker gibi yakın çevresindeki her objeyi, her konuyu imbikten geçirerek süzdükten sonra resmeden bir sanatçıydı Söbütay Özer. Bu amaçla, her fırsatta Ankara Kalesi eteklerindeki antikacıları dolaşır, ilgisini çeken kırmızı bir gemici feneri, yuvarlak hatlı eski bir ahşap iskemle, sarkaçlı-sarkaçsız duvar saatleri, bakır bir sürahi , mavi sırlı çinko bir çaydanlık, kararmış kömürlü ütü gibi pek çok objeyi satın alır, atölyesine istifler; bu objelerin tuvallerdeki yerini almasını beklerdi. Öte yandan, karşı blokların balkonlarına asılı bisikletler, Ankara'nın mavili dolmuşları, Dışkapı civarında, satılmak için kafes arabalar içerisine istiflenmiş tavuk kümeleri; göç yolları üzerindeki Edirne'de gençlik yıllarında tanıştığı uzun bacaklı, uzun gagalı leylek kümeleri, bisiklet kiralayan bisikletçiler belleğinde yer etmiş birer resim konusuydu onun için. Son dönemlerinde, yazlarını geçirdiği Ayvalık evleri, burada gördüğü iki tekerlekli eşek arabaları ve tekneler. Ama her daim resimlerinden eksik olmayan güvercinler ve gelinciklerini belki de en başta saymam gerekirdi. Rengarenk maviler, karmen kırmızıları, acı kahverengiler, parlak sarılar, zümrüt yeşillerini öyle ustaca kullanır ki, renkler onun tuvallerinde doruğa ulaşır; açık koyu lekeler renkli grilerle dengelenir hep. Boyayı dokular halinde öyle yoğun kullanır ki, izleyenler fırçanın nasıl coştuğuna, nasıl salındığına tanıklık eder. Geçen yıl Mart ayıydı. Yolum İzmir'e düşmüştü. Akşamın karanlığı İzmir semalarına çökmüştü bile. Müze kapanışına 1 saatten az kalmasının verdiği acelecilikle Konak Meydanından bir taksiye atladığım gibi ikinci kordon üzerinde Ege Palas Otelini biraz geçtikten sonra restore edilmiş iki katlı ahşap şirin yapının önünde bitiverdim. Burası eski bir konaktan dönüştürülmüş Selçuk Yaşar Resim Müzesi idi. Hani, şu meşhur DYO Resim Yarışmaları'nda ödül alan resimlerin sergilendiği mütevazı bir müze. Öyle ki, ahşap merdivenlerden üst kata çıkar çıkmaz merdivenin solunda, köşede Söbütay Özer'in DYO ödülü alan dolmuş kahyasını resimlediği büyük boyutlu "Kahya" resmi oracıkta asılı duruyor. Burada hemen belirtmeliyim ki, dergide veya internet sayfasında bir resmi izlemekle resmin karşısına geçip izlemek arasında gerçekten çok fark var. O mavilerin arasında prusya, ultramarin, kobalt, serilyum mavileri ile birlikte ne morlar, lacivertler gördüm bilemezsiniz. Rengarenk bir renk şöleni. Birden geçmişe döndüm ve kendimi o dolmuş durağında dolmuş beklerken çevreme bakar buldum; öyle ki kahya da atkısını boynuna dolamış, bir taraftan yolcuları izliyor, diğer taraftan soğuktan titriyor. Renklerin yansıdığı, fırça hareketlerinin aksettiği boyalı yüzeylerdeki kıvrımlar ve ritm kış izlenimini enikonu vermekte, insanı ürpertmekte. 1949 İpsala doğumlu sanatçı 1973 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümünden mezun oldu. 5 yıl Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda çalıştı. 1978 yılından bu yana Gazi Eğitim Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak çalışmakta olup öğretmenliğe gönlünü adamış üretken bir sanatçıdır o. Bilinçli ve kararlı tutumu ile yer yer soyutlamalar da yapan Söbütay Özer, gerçekçi ve kalıcı bir sanatın, özgün resimsel değerleri atlamadan, uzun araştırma ve deneyler sonunda kökleşeceği görüşünü ilke edinmiştir. Bir sanatçının ünvan için uğraşmasının sanatından çaldığına inanır. DYO ödülüne ilaveten kazandığı başlıca ödüller arasında 1983 yılı VAKKO Resim yarışmasında Mansiyon, 1987 yılı Devlet Resim ve Heykel Sergisinde Başarı Ödülünü sıralayabiliriz. Yolu Ankara'ya düşen sanat dostu arkadaşları dövülen bakırın çıkardığı seslerin bir ressamın düşlerine karışarak tuvale döküldüğü, Ankara Kalesi'nin eteklerindeki antikacılar mabedi tarihi Pirinç Han'daki resim atölyeme bekliyorum. Sanat paylaşılmak için … Alaattin Bender www.alaattinbender.com      Alaattin BENDER                                                                            Ustaların İzinde...

Devamını Oku
Orhan Peker - Matador'un Resimle Dansı
20 Şubat 2026

Orhan Peker - Matador'un Resimle Dansı

 MATADOR'UN RESİMLE DANSI                                                                      Orhan PEKER "Bir çocuk gördüm uzaklarda Biraz çocuk, biraz adam, biraz hiçti Ellerinde yaşlı zaman demetleri Daha önce denenmemiş yeni bir yol seçti Bir çocuk sevdim uzaklarda Bir elinde yarın, öbür elinde dün Erken ihtiyarlamaktan sanki biraz üzgün Dünyanın haline bakıp güldü geçti" Yine aynı çocuktu "Bu dünya bir hoş dünya, Bu dünya sarhoş dünya" diyerek yaşamı "ti"ye alan. "Realist yanım bir yana, hala o hassas, çocuk tarafım eskisi gibi. Şu yolculukları ciddiye aldığım işi daha çok öğrenmek, daha iyi yapabilmek için göze almıştım." diyen Orhan Peker'den başkası değildi. "Cornelius'a Mektuplar" Hani bazı şeyler vardır, yitirildiğinde anlaşılır ya değeri. Ama nafile!. Ben de yakın zamana dek çok aramıştım. Neden sonra yine İmren Erşen yetişmişti imdadıma. Evet aradığımı bulmuştum: "Cornelius'a Mektuplar". Benim gibi okuma özürlü biri konu sanat, hele de resim olunca, gecenin karanlığında bir solukta okuyuverdi. "Dolduramaz boşluğunu ne ana, ne gardaş Bu en güzel, bu en sıcak duygudur arkadaş" şiirindeki gibi bir dostluktur bu. Aşık Veysel'in kara toprağa sarıldığı gibi o da Cornelius'a sarılmıştır. Ünlü ressam Orhan Peker'in yatılı Avusturya Lisesi'nden arkadaşıdır Cornelius. Bir ömür boyu sürecektir bu kadim dostluk. Tıpkı Van Gogh'un, kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplar gibi Orhan Peker de ölümüne dek Cornelius'a yazmıştır. Sırasında boya sipariş etmiş, "şahaserler yaratacağız" diye eklemiş; sırasında borç istemiş, sırasında fikirlerini paylaşmıştır. Gün olmuş, bir mektubunda "'Cornelius bursu' böylece beni maddi ve manevi destekleyerek normal süresini doldurmuş oluyor." diye eklemiştir. Arkadaş'a yazılmış kitap dolusu bu mektuplarda Orhan Peker sevincini, tasasını, resimlerinin serüvenini, sırasında aşklarını, adeta hayatını tüm samimiyetiyle anlatmıştır. Ben de mektuplardaki satır aralarından yola çıkarak bir de bu pencereden Orhan Peker'i tanımaya, tanıtmaya çalışacağım. Peker'i ilk olarak "Başka, Bambaşka" yazısı ile anmıştık. "Samimi olmayan sanatta iş yok" Akşama kadar resim yiyip içen; "resim yapma - sanat yapma" neşesini hiçbir zaman kaybetmeyen bir sanatçı Orhan Peker. Akademi'den yeni mezun olduğu sıralarda "Daha non-figüratif olamadık. Olmaya da -şimdilik niyetli değilim." diyen Peker hiçbir zaman da olmamıştır. Çünkü o hep yalansız, dolansız resmin peşinde koşmuş, içten olmuş; "samimi olmayan sanatta iş yok!" demiştir. Hayatını kazanmak için yaptığı tercümanlık, memuriyet gibi sanat dışı işlerde "disiplin denen beladan" hep şikayet etmiş; buna karşılık sanatında disiplini, çalışmayı hiç elden bırakmamıştır. Öyle ki, "Gülibik" gibi kitap ilüstrasyonlarında resimlerin ve yazıların dizilişinden harf puntolarına kadar titizlikle ilgilenmeyi ihmal etmemiştir. Avusturya'da Rembrandt, Tiziano ve Bruegel ile burun buruna gelirken, Paris'te 1953'lerde Picasso, Braque ve Matisse'in hakimiyetinden şikayet etmiş, genç bir ressam olarak Paris'te varolma savaşı vermiş; mektubunda "Büyük ümitler. Korkunç hakikatlerin sokaklarında sürttüm durdum." demiştir. Van Gogh gibi bu dünyada resim yapmasaydı, hiçbir işe yaramayacağını düşünür Orhan Peker. "İspanyol Defteri" Turizm ve Tanıtma Bakanlığı'nda çalıştığı yıllarda İspanya hükümetinin bursuyla Madrid'e gider. Burada Hocası Bedri Rahmi'nin "On"lar grubunun kuruluşunda işaret ettiği El Greco başta olmak üzere Prado Müzesi'ndeki ustaları izler. "Kopya yapmak hem duygu hem de teknik bakımından faydalı oluyor. Tabii zorla değil de aşkla yapılırsa." diyerek El Greco'dan kopyalar yapar. Öte yandan resminin üzerine "El Turco com El Greco" ("Bir Türk El Greco'ya Karşı) yazarak adeta El Greco'ya meydan okur. Sanki Matadorun boğaya meydan okuması gibi cesurca, korkusuzca. Matadorun ölümle dansı olan boğa güreşlerini izler İspanya'da. Burada çizdiği desenleri topladığı defter "İspanyol Defteri" adı altında 1995 yılında YKY* tarafından basılır. İspanyada bir yandan hayatın içine karışırken diğer yandan da flamenko eşliğinde içki ile fazlaca haşır neşir olur. 1964 yılında alkol ile ilgili olarak "bu gidişin doğru olmadığını biliyorsam da yine de içmek geliyor içimden" der. Montparnasse'daki Cafe Dome'da Modigliani'nin, Malaga'da Picasso'nun şerefine kaldırır kadehini. Picasso ile ilgili olarak "Malaga deli dolu, çılgın bir yer. Picasso ancak burada doğabilirdi!" der. İspanya'dan yazdığı bir mektubunda "bilirsin ben bu baskı işlerini severim. Bir ressam olarak belki de bu tarafım ağır basmaktadır." diyen Orhan Peker, başta ellerinde hortumlar sağa sola koşuşturan tulumbacıları, (itfaiyeciler) kocaman gagalarıyla şomağızlı kara kargaları, sırt sırta vermiş mandaları resmeder "litografi"lerinde. Atları, güvercinleri kazır gravür plakalarına. Ak kağıda damlayan siyah mürekkep lekelerinin gezindiği gibi gezinir baskı resimlerinde. "Benim için mutluluk: Resim yapmak" "Sanat herşeyden önce, kalple kafa arasında gerçekleşiyor. Bundan bir denge, bir armoni çıkarmak kolay değil. Bir sürü abstre ressamın resimlerinde seyirciyi sıkan herhalde formalist, hatta bir çeşit akademik oluşlarıdır." 'İki karpuzun bir koltuğa sığmadığı' gibi iki karpuz dilimini de bir tuvale sığdırmak handiyse imkansızdır. Ama imkansızların ressamı Peker aklının ve bileğinin gücüyle beyaz bir leke içerisinde iki kırmızı karpuz dilimini tuvale resmedecektir. Mandaların başı ile sırtı arasında yer alan boyun kısmı yay şeklinde çöküktür. Mandaların boynuzu boyun çizgisinin yerini almışcasına paralel bir formda resme yerleşerek biçim sadeleşir. Orhan Peker'in resimlerinde ilk bakışta formu kütle şeklinde bir bütün olarak algılar, detayları göremezsiniz. Algıyı rahatsız eden karmaşık çizgiler, lekeler bir bir ayıklanarak, biçim, yeni bir düzende soyut bir leke tadında yeniden var olur. İmbikten damıtılmışcasına bir saflık, bir sadelik söz konusudur. Kedi sırasında top gibi yuvarlak bir biçime girmiş, kafası, gözü, ayakları ve kuyruğu saklanmıştır. Sanki o anda karşınızda soyut bir resim yatmaktadır. Ancak dikkatli bakıldığında neden sonra anlaşılacaktır figür. Tüm bu uzuvlar tıpkı bir şefin senfoni orkestrasını yönetmesi gibi resmin boyunduruğu altına girer ve farkedilmeyi beklerler. Paletinden eksik olmayan renkleri yine mektubundan anlıyoruz: Fildişi siyahı, Titan beyazı, "Van Dyck" kahverengisi (acı kahverengi), "Vermillon" kırmızısı. Bu renkler olmazsa olmazlardandır!; öyle ki, bunların dışındaki renklerin seçimini Cornelius'a bırakmıştır. "Resim benim için bir varolma meselesidir. Yani ben resim yaparken kendimi mevcut hissederim." der bunun "alın yazısı" olduğunu düşünür. "Benim için mutluluk: Resim yapmak" der. "Sanat belki bir çeşit tatmindir, rahatlamadır. Ama sanatçı için mi, seyirci için mi? Gelmiş geçmiş bütün iyi sanatçılar acı çekmediler mi" diyerek yüreğinde duyduğu sızıyı açığa vurur. Zaten Peker'in gözlerine dikkatli bakıldığında o gözlerden yansıyanın yalnız ve yalnız hüzün olduğu anlaşılır. Şair-ressam İlhan Berk'in dediği gibi "Hüznü, acıyı kazımaya gelmiştir sanki." Orhan Peker bir sergisinden bahsederken "Ne yazık ki bu köpekle oynayan çocuğu da satın aldılar. Halbuki bu çocuk benim oğlumdur. Benim böyle bir oğlum vardır. Belki de Gümbet'te karpuz yiyen çocuktur" diyerek resmindeki figürleri sırasında kendi çocuğu gibi sahiplenmiştir. "Gerçeklerin en büyüğü" dediği ölüm onun peşini bırakmaz 1967 yılında evlendiği eşi Özden ile 1973 yılında yolları ayrılır. "Yalnızlık kötü şey. Yalnız içilen içkinin bile tadı olmuyor." der. Takvimler 1974 yılının sonlarını gösterdiğinde yazdığı bir mektupta "Hiç unutmam, Kastamonu köylerinden birinde çok yaşlı bir kadına rastlamıştık. Ona, 'Hala ölmedin mi teyze?' diye takılanlara başını dik tutarak: 'Durun bakalım hele, yollar kalabalık' diye cevap veriyordu. Biliyorsun ben de "Durun bakalım, yapılacak resimler var' diyorum" diye yazmıştır. "Sen beni sadece desteklemekle kalmamış, bana başından beri inanmıştın. Bildiğin gibi ben de bu işi hiç bırakmadan bugünlere vardım. Ama tabii yola devam etmek gerek. Daha yol uzun." der. İstanbul'a yerleşir, ikinci evliliğini yapar. "İstanbul düzenine, daha doğrusu vefasız İstanbul'a alışmak zor. Bir hay huy gidiyor buralarda." derken diğer taraftan, sağlığı içten içe elden gitmekte, dağların karı yavaş yavaş erimektedir. "Gerçeklerin en büyüğü dediği ölüm" onun peşini bırakmaz. Ne yalan söyleyim Peker sergisinden aldığım hazzı Picasso sergisinde bulamadım Orhan Peker 18 Şubat 1973 tarihinde Köln'den Hamburg'da yaşayan arkadaşı Cornelius'a yazdığı mektupta, Emil Nolde'nin retrospektif sergisinden "Tabii nefis bir sergi. Sebebi de ortada: adam samimi olarak kocaman bir hayatı bu yolda harcamış." diyerek bahseder. Gün olmuş devran dönmüştür. Şimdi sıra Orhan Peker'e gelmiştir. Mart ayında İstanbul'daki Picasso sergisini izlemek niyetiyle çıktığımız sanat yolculuğunda, ne büyük tesadüftür ki Beşiktaş Belediyesi'ne ait MKM Kültür Merkezi'ndeki sanat galerisinde Orhan Peker'in nefis bir retrospektif sergisini izleme fırsatı bulduk. Ne yalan söyleyim Peker sergisinden aldığım hazzı Picasso sergisinde bulamadım. "Başka, Bambaşka" resimlerdi onlar Sergi salonunu bulmakta epey zorlandım. Oysa ki İstanbul'a girişimizde Fatih Köprüsü'nün üzerinden aşarak Avrupa yakasına adım atar atmaz yoldan görmüştük bu yeni Kültür Merkezi'ni. Ne yazık ki ertesi gün Beşiktaş güzergahından geçerek çok zor bulmuştum bu adresi. Galeri gerçekten nefisti. Girişte Ara Güler'in çektiği büyük boyutlu fotoğraflar ve açıklamalar karşılıyordu sanatseverleri. Baskı resimler ve "İspanyol Defteri"ndeki desenleri salonun sağındaki bölümde idi. Bizim salona girdiğimiz sırada, Orhan Peker'in Akademi'den dönem arkadaşı ünlü ressam Adnan Çoker de sergiyi geziyordu. Tabii, bizim iki yaşındaki delikanlı bebek arabasından kurtulur kurtulmaz başladı salonda koşturmaya. Hem koşturuyor hem de dili döndüğünce mırıldanıyor, zaman zaman da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Geniş salonda diğer bölümlerden birinin arkasından Adnan Çoker'in sesi duyuldu: "Sessiz olalım lütfen." Bu uyarıyı bizim ufaklık "duymamış" olacak, bağırmaya devam ediyordu. Bu arada gelen galeri görevlisinden ikinci uyarıyı almıştık ki, eşim hışımla soluğu Adnan Çoker'in yanında aldı; birazdan bir fırtına kopabilirdi. Açıkçası benim kaybedecek bir tek dakikam bile yoktu; sergiyi izlemeye devam ettim. Neden sonra sıra Adnan Çoker'in de bulunduğu bölümdeki Orhan Peker resimlerini izlemeye gelmişti ki, bir de ne göreyim; başta 7 yaşındaki kızım Görkem ile eşim koyu bir sohbete dalmışlar. Adnan Çoker büyük bir sabırla Görkem'in ellerinden tutmuş resimlerle ilgili kızıma sorular soruyor, adeta onun görsel zekasını ölçmeye çabalıyordu. Görkem bu "soru-cevap" yarışmasından büyük bir keyif almış olacak ki, benim kulağıma eğilerek "Baba Amca'ya söyle de daha başka resimler hakkında da soru sorsun" diye hayıflanıyordu. Sağolsun Adnan Çoker de Görkem'in bu ricasını kırmıyor, Batı'daki müzelerde bu tür eğitimin okul öncesi yaşlarda başlatıldığını anlatıyordu. Bu arada Erdal İnönü ve eşi de salona girmiş, tek tek Orhan Peker'in öksüz kalan resimlerini izliyorlardı. Bense Peker'in fırçasının dolaştığı gibi dolaşıyordum o tuvallerin üzerinde. "Vermillon" kırmızısı kullanılarak bir atın hüznü gözlerine nasıl yansır. Yine aynı ateş kırmızısı vazodaki çiçekler bir o kadar suskun, bir o kadar boynunu bükmüş. "Başka" (kedisinin adı) beyaz "pati"lerini başının altına sıkıştırmış, bulabilene aşk olsun. Sanki aynı beyaz gövdeyi paylaşan iki siyah koç başı; biri profilden, diğeri cepheden bakmakta. Yeşil ve kahverengi sadece iki rengin hakim olduğu, ancak kendi içinde bir o kadar renkli, bir o kadar hareketli, gölgelik altında başını çevirmiş size bakan ürkek gözlerle bir oğlak. Yeşilin tonlarına yaklaşan bir grilikte, sırtındaki heybesi yere değdi değecek "arkadaşım eşşek." Kırmızı şezlongta "Başka", Gramofon dinlerken "Başka", anlayacağınız Başka, Bambaşka resimlerdi onlar. Hep bir "sessizlik", hep bir "sensizlik" anlatır resimleri. Atları boynunu bükmüş, yorulmuş, biraz hüzünlü; güvercinleri üşümüş, birbirine sokulmuş, bir at ve yere çökmüş bir manda, içten içe karşılıklı dertleşir gibi. O çocuk horozunu bağrına basmış, köpeği ile arasında kadim bir dostluk kurmuş, sanki biraz üzgün... Matadorun resimle dansını gördüm bu resimlerde. En ufak bir çalım, en ufak bir göz boyama olmaksızın. Ve yüreğini gördüm Peker'in; çocuksu, sevgi dolu. Ve bitip tükenmez azmini gördüm. Daha da ötesi yavuklusu - resme sevdasını gördüm. Ama bu sevdaya ihanet ettiğini hiç mi hiç görmedim. Sezen Aksu'nun, yazımın girişindeki, "Bir Çocuk Sevdim" parçasının Orhan Peker'e yakıştığını düşünüyorum. Büyük usta Orhan Peker'e saygılarımla... Kaynakça*: -1993 yılında Yapı Kredi Yayınları* (YKY) tarafından bastırılan Orhan Peker - "Cornelius'a Mektuplar" kitabı. Alaattin Bender www.alaattinbender.com    Alaattin BENDER                                                                            Ustaların İzinde...

Devamını Oku
Fikret Otyam ve Nazlı Eray - İki Gezgin
20 Şubat 2026

Fikret Otyam ve Nazlı Eray - İki Gezgin

"İKİ GEZGİN" Fikret OTYAM ve Nazlı ERAY ‘Düş Hekimi’ Yalçın Ergir’den sonra VEKAM’ın* nefis söyleşilerinden birini daha dinlemek için Kumrular sokaktaki Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi’nin merdivenlerini bir bir çıkıyorum. İçerisi ‘hınca hınç’ dolu. Pek çok akşam, eve dönüş yolunda otomobilimizin radyosundan TRT kanalından seslenmişti bize. O keyifli, o sevecen ve içten sesiyle. En son yılbaşı yaklaşırken dinlemiştik onu. Daha önce hiç karşılaşmamıştık kendisiyle. Konu resim olunca özrümü unutmakla birlikte, okuma özürlüsü biri olarak itiraf etmeliyim, kitaplarını da henüz okumamıştım. Ve birazdan okurların yorumlarını dinleyince kendimden utanacaktım. Öyle ki, bir okuru kitabındaki Mamak çöplüğüyle ilgili satırları okuyunca o kadar etkilenmiş olacak ki, gecenin bir saatinde otomobiline atladığı gibi soluğu çöplükte alıvermiş. Okurlarını ve dinleyenleri bu denli etkileyen, yazarken de, konuşurken de hiç nazlanmayan bu yazarımız Nazlı Eray’dan başkası değildir. “En iyi romanlarım, kontrolü kaybettiğim romanlar“ diye sesleniyor ve ‘İmparator Çay Bahçesi’ni örnek gösteriyordu Eray. “Duygularınıza set vurmadığınız, içten gelen yazılar en değerli yazılardır“ diyordu. Sanata gönül vermiş, sanatın gücünü her daim yüreğinde hissetmiş bir ressam olarak içimden bir avazda doğrulamıştım bu sözü. Ne kadar da özdeşleşiyordu söyledikleri kendimle. Bir ressam olarak bazen uğraşır, didinir tuvali belli bir kıvama getirirsin, hatta daha da ötesi resim duvara asılabilecek bir hale bile bürünebilir. Ama, bilirsin ve hissedersin ki hala bir şeyler eksiktir. Bu kez bir ‘kör döğüşü’ başlar. Elin fırçaya gitse palete gitmez,  palete gitse tuvale gitmez. Gitse bile ‘kışın denize girmekten ürkercesine’ bir çekingenliktir alır gider. Resmi bozmaktan, tekrar başa dönmekten korkarsın. Ama ‘korkunun ecele faydası yoktur’ bir kere. Bunu bildiğin ve yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot’un cesaretini topladığın zaman, yani tuvali gözden çıkardığın, Nazlı’nın deyimiyle ‘kontrolü kaybettiğin’ zaman fırçalar gezinmeye, boyalar bir bir dökülmeye başlar tuval yüzeyinde. Eğer biraz da şanslıysanız, o hiç bitmeyen resim bir kaç hamlede gerçekten ‘resim’ olur çıkar. Kıssadan hisse, sanat tutsaklığı kaldırmaz. Yüreğinizin götürdüğü yere gitmelisiniz aslında. Tabi, bu yöntem her zaman da olumlu sonuç vermeyebilir. Dizginleri gevşetmeli, ama elden bırakmamalısınız. Yoksa atlar kanatlanır uçar. Siz de peşinden ‘baka’, hatta ‘şaşa’ kalırsınız. Rahmetli Orhan Peker’in dediği gibi: "Sanat herşeyden önce, kalple kafa arasında gerçekleşiyor. Ancak, bundan bir denge, bir armoni çıkarmak öyle kolay değil.”  Hayat defteri nasıl yazdığınıza bağlı; ‘mutlu’ ya da ‘mutsuz’ Ruhunda taşıdığı ‘astimat’ın onun romancı kişiliğini oluşturduğunu, o ilk sancıyı hissederek ilk cümleye başladığını, ardından da satırların ‘dur durak’ demeden döküldüğünü anlatıyordu. Nazlı hanım bütün yazılarını nazlanmadan kendi el yazısı ile kaleme alıyordu. Hemen her ortamda yazabildiğinden bahsetmekle birlikte, Ankara’da ‘Papaz’ın Bağı’ndaki ‘Şırıltı Köşesi’ni her fırsatta kullandığını, ‘Aşkı Giyinen Adam’ adlı romanını ise yine çok sevdiği Bodrum’da limanda yazdığını söylüyordu. İstanbul’da, daha ortaokul yıllarında kaleme aldığı ve gerçekte yakından tanıdığı kapıcıları ile aynı adı taşıyan ‘Mösyö Hristo’ adlı hikaye denemesinden bahsederken Nazlı Eray’ın gözleri parlıyordu. Birden burulan sesiyle bize bir itirafta bulunuyordu: “Biliyor musunuz, Sait Faik’i çok sevdiğim ve hemen her hikayeciye verildiği halde ‘Sait Faik Hikaye Ödülü’nü almayan tek hikayeci benim. Bu saatten sonra isteseler de veremezler, Çünkü artık, hikaye yazmıyorum.” Belli ki çok incinmişti Nazlı Eray. Buna rağmen ‘hayat’a ilişkin o usturuklu sözlerden birisi ile noktalıyordu söyleşisini: “Hayat defteri nasıl yazdığınıza bağlı; ‘mutlu’ ya da ‘mutsuz’.” Evde yoklar Zamanın tanığı üç Orhan da artık evde yoktu: Orhan Veli, Orhan Kemal ve Orhan Peker. "Almıştım o kara haberi, o kara haber ki telgraftan tez gider, tez dağılır. Orhan karaciğer kanseri idi, Orhan siroz idi. Sarılık idi, ki bunların hiçbirisi de iflah ettirmezdi adamı..." 1978 yılı baharında dostları ve resimleri ile vedalaşan, arkadaşı ünlü ressam Orhan Peker için onun yazdığı bu satırlar bana daha bir dokunmuş, damlalar gözlerimin arasından kayıp gitmişti. Sadece üçü mü? Kaybettiği dostlarının sayısı 70’i geçmişti. Ve 1944-2003 yılları arasında gerek sanatçı dostlarından gerekse okurlarından gelen mektupları derlediği kitabına ‘Dosttan Gelen Selamsın’ ismini vermişti. Selamladığı dostları arasında kimler yoktu ki? Sait Faik Abasıyanık, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Melih Cevdet Anday bunlardan sadece birkaçı. Sahi kimdi bu sanatçı? Gazeteci-yazar mı demeli, yoksa fotoğrafçı mı; durun durun, aslında o Bedri Rahmi’nin ilk öğrencilerinden, ‘On’lardan* biri olan bir ressam aslında. Evet, Fikret Otyam’dır bu sevgi dolu, dost canlısı, samimi insan; gerçekte de bir yaşam ustası. Ve artık hayatta olmayan dostlarının mektuplarını ‘Evde yoklar’ diye bitiriyordu sevgili Otyam. Aslında bu cümle, Sivas’ta yitirdiği çok sevdiği dostu Metin Altıok’un bir şiirinin başlığını taşıyordu: Evde yoklar … “Bekliyorum bir kapının önünde, Cebimde yazılmamış bir mektupla. Bana karşı ben vardım Çaldığım kapıların ardında, Ben açtım, ben girdim Selamlaştık ilk defa.” Orda bir köy var uzakta Birkaç gün önce televizyonda dinlemiştim o keyifli, o sıcak, sımsıcak sohbetini. Aslında geçirdiği ciddi rahatsızlığı bahane etmeseydi kimbilir belki de Vişnelik’te kendisinden neler neler dinleyecektik? Dile kolay, 82 yıllık bir ömrün birikimi. Artık, ‘evde olmayan’ eski dostları mı anardık, Doğu’ya – Güneydoğu Anadolu’ya doğru uzun bir yolculuğa mı çıkardık, dönüşte Gazipaşa’ya, Geyik Bayırı’na mı uğrardık, keçilerini, köpeklerini, tavus kuşlarını mı severdik? Bilemiyorum… Belki bunları dinleyemedim, ama Nazlı Eray söyleşisinin ardından Otyam’ların sergisini gezerken bunları izleme fırsatı buldum. Kar tanesi gibi bembeyaz keçisini heykeltraş Metin Yurdanur’un hediye ettiği keçi heykelinin kaidesinin üzerinde resmetmişti Otyam. Birden aklıma Orhan Peker’in gölgelik altında başını çevirmiş ürkek gözlerle size bakan oğlak resmi geldi. Horozlar olsun, kediler olsun, badem gözlü sıpalar ile oğlaklar olsun bu iki kadim dostun da boyadığı konulardı. ‘Orda bir köy var uzakta …’ diye seslenen mühür gözlü doğulu kadınların kâh kıraç topraklar üzerinde, kâh toprak damlar önünde resmedildiği resimler. Öte yandan toprak adamlarının çetin kış şartlarında diz boyu kar altında doğaya karşı verdikleri çetin mücadeleyi de izlersiniz Otyam’ın resimlerinde. Aşar gelir bir gözleri sürmeli Doğuştan gözleri sürmeli olan fincan gibi iri gözlere sahip Doğu'lu kadınlar Otyam’ı her daim çok etkilemiş ve bu gözler artık onun resimlerinin bir imzası olmuştur sanki. Aşağıdaki anekdot onun ne derece nüktedan, ne kadar hazırcevap olduğunun kanıtı olsa gerek: "Evlere şenlik, bir gün bir kişi geldi, 'bu çizdiğiniz kadınlar niye gözlük takıyor' dedi. Kara gözlüler ya, onu soruyor... 'Doğu'da çok soğuk, kar ya, ondandır' dedim. Geldi sonra, 'bunlar da takıyor' dedi. Urfa resimleri, 'orada da 30-35 derece güneşin alnında ekin biçiyor, ondandır'... Gitti, yarım saat sonra geldi, 'sen benimle alay mı ediyorsun' dedi."    Filiz - Fikret Otyam çiftinin Ankara sergileri neredeyse geleneksel bir hal almıştır. Fikret Usta’nın resimlerini bu kez Filiz Otyam’ın Tire’li keçe ustası Arif Cön’ün atölyesinde ürettiği keçeler üzerine işlediği desenler süslemektedir. En çok da keçi figürleri. Sırasında, ‘çulfalık’ denilen el tezgahından çıkma renk renk, desen desen dokumalar da şenlendirmiştir bu sergileri. Anlattığın gibi yazsana Fikret Otyam’ı dinlerken ister istemez pür dikkat kesilirsiniz. Sesi, şivesi, üslubu sizi koyvermez, oracıkta sarmalar. Hiç susmamasını, hep konuşmasını istersiniz. Yazı dili de kendine özgüdür, naiftir, sanki konuşur gibidir. Meğer, bu yanı - “anlattığın gibi yazsana” öğüdü Sait Faik'in vasiyetiymiş. Fikret Otyam, Akademi’de Bedri Rahmi'nin öğrencisi olduğu gençlik yıllarında Beyoğlu'ndaki Yorgo'nun meyhanesinde yanındaki arkadaşına yazdığı bir öyküyü okumaktadır. Sonrasını Otyam’dan dinleyelim: "Sarı saçlı, kirli pardösölü biri arka masadan bizi dinliyor. Polis sandım. Bedri Rahmi'yi falan takip ediyorlar zaten. Öyküyü bitirdim. O adam, 'Anlattığın gibi yazsana' dedi. Sait Faik'miş. Ölünceye kadar dost oldum. Hep, anlatım dilinde yazmaya çalıştım. Onun vasiyetiydi."  Söz dönüp dolaşıp Orhan Peker’e geldiğinde sevgili Otyam sergiye gelen eski bir dostunun ilettiği el yazısı sayfaları gösteriyor. Kendi el yazısıyla Orhan Peker şöyle bir not düşmüş: “Mor soğan yedik, rakı içtik Otyam’ın evinde.” Fikret Otyam bir başka anısını anlatıyor: “Orhan Peker yurt dışından dönüyordu. Karşılamak üzere havaalanına gittim. Beni boşver, asıl yanımdakine - ‘Henry Cartier Bresson’a (dünyaca ünlü fotoğraf sanatçısı) bak diyordu.” Can Pazarı İlk iki yılı saymazsak, gazeteciliğe, dolayısıyla röportaj yazılarına asıl 1952’de, Falih Rıfkı Atay’ın kurduğu ‘Dünya’ gazetesinde başlar. Akademi’den mezun olur olmaz da kendisini, Sirkeci'de bir kamyonun üzerinde bulur. Ankara, Adana derken bir salın üzerinde, Bilecik'te Fırat Nehri'ni geçiyordur. Dostu Ara Güler Fikret Otyam için "maceracıdır, kâşiftir" der ve ekler: "Tortum'un oradan keleğe* binip de hangi deli Fırat'ı geçeceğim diye yola çıkar?" Diyarbakır'a, oradan da Van'a kadar uzanır. Röportajları büyük ses getirir. O sıralarda Yaşar Kemal de Cumhuriyet'in röportajcısıdır. Otyam’ın röportajları Dünya'da tam sayfa yayınlanırken Yaşar Kemal’inkiler de Cumhuriyet'te atbaşı yayınlanır. O diyar, bu diyar, ‘ha bu diyar’ derken Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yazılarla, fotoğraflarla, ardından da resimlerle ayna tutulur. Seli de görmüş, depremi de; salgın hastalıklara da tanık olmuş, töre cinayetlerine de. Suya hasret toprakları da adımlamaktan geri durmamıştır bu gezgin. “Her yıl ilkbaharda ve yaz ortasında, her türlü sosyal güvenlikten yoksun on binlerce insan, aile pamuk tarlalarında çalışmak için Çukurova’ya iner. Bir insan pazarı kurulur. Bu: ‘Can Pazarı’dır.” Kapağında yukarıdaki satırların yer aldığı, Fikret Otyam tarafından yazılan ‘Can Pazarı’ adlı kitabın fotoğrafları Ara Güler tarafından çekilirken resimlerini rahmetli Orhan Peker yapmış. Fikret Baba çok emek vermiş bu röportaj kitabı için. 15 gün tıraş olmamış, saç, sakal, tırnak kesmemiş, sırtına eski bir urba giymiş ve ırgatların arasına karışmış. Ara Güler dahi kalabalığın arasında onu tanıyamamış. Otyam, üç silahşörlerin (Fikret, Ara, Orhan) emek verdiği ‘Can Pazarı’nın yeni baskısını çok sevdiği dostu ‘büyük Türk ressamı’ Orhan Peker’in anısına ithaf etmiş. Okyat Bey Falih Rıfkı’nın ‘Okyat Bey’ diye çağırdığı Otyam, hocası Bedri Rahmi gibi türkü aşığıdır. Özellikle de bir uzun hava türü olan Barak havalarına. Böreklerden su böreğine, boyalardan ise yağlı boyaya ‘hasta’dır. Ancak, eşinde alerji yaptığı için artık akrilik çalışmaktadır. Orta Anadolu’nun bağrından çıkmış, sırtından çantası ve fotoğraf makinesi, ayağından çizmeleri eksik olmaksızın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu arşınlamış 1926 doğumlu bu gezgin belli ki biraz yorulmuş. Allah ile sık sık konuşan, o gün televizyonda söyleştiği spikere de bunu öğütleyen Otyam’ın son dileği de kabul olmuş. Artık bir süredir, 2. dünya savaşından kalma askeri cipi ile ancak çıkabildiği, sırtını Beydağları’na yaslamış, havanın ve suyun bedava olduğu ‘Geyikbayırı’ beldesinde yaşıyor. Yazıp da henüz yazamadığı kitaplarını yazmak, yapıp da henüz yapamadığı resimlerini yapmak için. Anlayacağınız, orada sanatın ve hayatın birarada yaşandığı bir çiftliği var Fikret Baba’nın. Dilerim, günün birinde, çok geç olmadan Otyamların çiftliğine uğrar, Fikret Baba’ya yarenlik eder, kimbilir belki de bir tuval de ben boyarım. Alaattin Bender www.alaattinbender.com   VEKAM*:   Vehbi Koç ve Ankara Araştırmaları Merkezi. Kelek*  :   Traktör iç lastiği ile yapılmış bir tür ilkel sal. ‘On’lar*:   Bedri Rahmi'nin ilk öğrencilerinden On kişinin oluşturduğu resim grubu. (bkz. Bülten no: 127)  Alaattin Bender                                                                               Ustaların İzinde…

Devamını Oku
Otoportre - Yüz Yüze Göz Göze
20 Şubat 2026

Otoportre - Yüz Yüze Göz Göze

'YÜZ YÜZE - GÖZ GÖZE' OTOPORTRE Empresyonizm (İzlenimcilik) ve Ekspresyonizm (Dışavurumculuk). Sanat tarihinine damgasını vurmuş iki büyük akım. Doğayı izlemekten, taklit etmekten sıkılan ressam, insan benliğinin sahip olduğu sırları keşfe çıkmıştır. Duyguların ve iç dünyanın ön plana çıkarıldığı Ekspresyonizm'in temel öğesi figürden hareketle 'portre'dir. Mantığın ve duygunun izleri sadece ve sadece insan yüzüne yansır. Kimi zaman, bu izler doğal bir şekilde yansırken, kimi zaman da insan adeta tiyatronun sembolü olan maskelerden takınarak gerçek yüzünü saklamaya çalışır. Ancak, unutulmamalıdır ki "gözler kalbin aynasıdır." Başlangıçta krallar, hükmedenler, zamanın ünlü ressamlarına portrelerini sipariş etmiş, böylelikle saray ressamları türemiştir. Teba toplumundan birey toplumuna geçişle birlikte bu kez de ünlü, zengin ve popüler şahsiyetler yaşamın faniliğinden hareketle ve bir "iz" bırakabilmek, suretlerini olsun yaşatabilmek kaygısıyla tuvalin karşısında yerlerini almışlardır. Yine bu dönemden başlayarak sanatçı etkilendiği, ilgi duyduğu yüzleri resmetmeye, sanatının ve duygularının izlerini bu portrelere yansıtmaya başlamıştır. "Da Vinci'nin Şifresi"ne de konu olan Leonardo'nun 'Mona Lisa'sı ('La Joconde') saflık, zerafet, belli belirsiz bir gülümseme ile etkileyici, düşündürücü ve yanıltıcı şekilde şifreli ("enigmatic") bir bakışı da beraberinde barındıran dünyaca ünlü gizemli bir portredir.  Portre örneklerini resim sanatının yanısıra fotoğrafta da görmek mümkündür. Ara Güler '100 Yüz' adlı kitabında Türk Edebiyatının Yüzleri'ni ölümsüz kılmıştır. Tam da bu noktada resim ile fotoğrafın farkı enikonu ortaya çıkmaktadır. Bir "t" anında çekilen fotoğrafta 'görünenin görünmeyen yüzü'nü yansıtmak hiç de kolay değildir. Çok özel çaba ve vizyon gerektiren bu durumu ancak Ara Güler gibiler başarabilir. Bu konuda daha şanslı olan resimde bu hem kolay, hem zordur. Sanatçı çizgi, renk, leke ve benek gibi resmin enstrümanlarından faydalanmak suretiyle yaratıcılığının sınırlarını zorlar. 'Vesikalık' benzetimden çok poz verenin kişiliğini, karakterini, iç dünyasını ortaya koyan bir benzerlik arayışı içine girer. Karşılaştığı insanların yüzlerini resmeden sanatçı, kimi zaman da başka başka yüzlerde kendi ifadesini, kendi yansımasını bulur; tıpkı berrak bir suda kendini izler gibi. Orhan Peker, figür resimlerinde, çocuk yüzlerine kendi gözlerinden yansıyan hüznü iliştirmiştir. Portrenin hakkını verebilmek için fiziki benzerlikten çok daha önemlisi o kişiyi, o yüzü yakından tanımaktır. Aksi takdirde resim, yavan, cansız bir portreden öte gitmez. Bir Aşık Veysel portresi, Narmanlı Han'dan yansıyan bir Aliye Berger portresi Onlar'ı Onlar'ın anlatamayacağı kadar iyi anlatır. Çünkü Onlar Peker'in yakından tanıdığı dostlarıdır. Sırasında 'berberlerin berber koltuğuna oturması' gibi ressamın modeli yine bir ressam da olabilir. Bu noktada, sanatçı Andre Derrain'in resimlediği Henri Matisse portresi ile Cemal Tollu'nun resmettiği Eşref Üren portrelerini iyi birer örnek olarak sıralayabiliriz. Zamanla nasıl değişiyor insan Modelinden ayrılan, odasına kapanan, kendisi ile baş başa kalan ressam, yalnızlığını unutmak istercesine aynanın karşısına geçer ve kendisine, ruhunun derinliklerine seslenir; kendisi ile 'gözgöze' gelir. Bunun adı 'yüzleşme'dir. Kendi yüzünü sorgular, adeta kendisiyle hesaplaşmak-yüzleşmek adına 'otoportre'sini* resmetmeye başlar. Van Gogh'un kendi portreleriyle yüzleşmeye başlaması modele ödeyecek para bulamadığı dönemlere rastlar. Bunun sonucu olarak, satın aldığı aynadan faydalanarak otoportrelerini resmetmeye başlar; iki yıllık Paris döneminde 20 kadar resmini yapar. Bu resim dizilerinden portrelerindeki renk ve stil farklılıklarını okumak mümkün olur. Başlangıçta kullandığı ağırbaşlı renkler sarı, kırmızı, yeşil ve mavilere dönüşürken fırça vuruşları da Empresyonistlerin kesikli çizgilerine bürünür. Kız kardeşine yazdığı mektupta, amacının aynı kişinin birbirinden çok farklı pek çok portresinin yapılabileceğini göstermek olduğunu anlatır. Tam da bu noktada Cahit Sıtkı Tarancı'nın "Otuz Beş Yaş" şiirinin Van Gogh ve 'otoportre'leri ile özdeşleşeceğini düşünüyorum:  "Şakaklarıma kar mı yağdı ne? Benim mi Allahım bu çizgili yüz? Ya gözler altındaki mor halkalar? Neden böyle düşman görünüyorsunuz; Yıllar yılı dost bildiğim aynalar? Zamanla nasıl değişiyor insan! Hangi resmime baksam ben değilim: Nerde o günler, o şevk, o heyecan? Bu güler yüzlü adam ben değilim Yalandır kaygısız olduğum yalan." "Tutkulu, coşkulu, duygularına çabuk kapılan bir insanım ben" diyen Van Gogh birbirinden özgün pek çok otoportresini resimlerken 'değişende değişmeyeni', kendi özünü aramıştır. Gaugin ile kavga ettikten sonra kestiği kulağını bandajlar bandajlamaz, bunun gerçek nedenini ararcasına yine kendisi ile yüzleşmek için tuvalin başına geçmiştir. Bir tedirginlik, bir gerilim sinmiştir yüzüne. Çok arayan, çok deneyen, cebinden kalemini, elinden fırçasını düşürmeyen, parmakları her daim boyalı ressamımız Bedri Rahmi Eyüboğlu yaşamının her döneminde sanki günlük tutarcasına kendi yüz motifini kağıtlara, yazmalara resmetmeyi ihmal etmemiştir. Bir tür iç hesaplaşmaya girişerek resmettiği otoportrelerine 'Bedros' adını vermiştir. Haşmetli Karadenizli burnu çenesine değdi değecek, simsiyah, kıvır kıvır saçları önüne düştü düşecek, sanatçı duyarlılığını yansıtan zeytin tanesi gözlerini dikti dikecek bu portrelerdeki özgün yorumu usta işidir. Doludizgin didinen, delifişek, çakmak çakmak parlayan uçarı mizaçlı sıcakkanlı bu adamın ruh halini otoportrelerine bakarak da keşfetmek mümkündür. Nuri İyem ise önce yüzlerle, çehrelerle sarmalamakta insanı. Sonra gözler. O gözler ki asla ve asla yalan söylemezler. Kayan gözler, mahzun bakışlar. Türk resminde özellikle Anadolu kadın portreleri ile öne çıkan özgün isim Nuri İyem'i de anmadan geçemeyeceğim.  Asla hayallerimi resimlemedim. Aliye Berger'in aşkını gravür plakalarına kazıdığı gibi Frida Kahlo da sanki acılarını kazımaya gelmiştir bu dünyaya. Kendisini sürrealist olarak değerlendirenlere "Ben sürrealist bir ressam değilim. Asla hayallerimi resimlemedim. Yalnızca kendi gerçeğimi resimledim" diyen Kahlo'nun resimlerindeki imgelerin, duygu yoğunluğunun, fiziksel ve psikolojik acının en yalın açıklaması, onun yaşam öyküsünde ifadesini bulur. Acı ve umut onun resimlerinde iç içe geçmiştir. Altı yaşındayken geçirdiği çocuk felci sonrasında bir bacağı özürlü kalmış ve kendisine 'Tahta Bacak Frida' denmiştir. Bu yetmezmiş gibi 18 yaşında geçirdiği trafik kazası sonrasında ölen yolcuların arasından bacağı ve omurgası kırılmış, omzu çıkmış şekilde yaralı kurtulurken demir bir çubuk vücudunu delip geçmiştir. Artık, kolu-kanadı kırılmış bir güvercin gibidir. Babası sara hastasıdır, annesinden pek hazetmemektedir. Hani hepimizin bildiği bir halk türküsü vardır: "Amman avcı vurma beni Ben yaralı aybalam yaralıyam Yaralıyam ben yaralı Avcı vurmuş aybalam yaralıyam" İşte, Kahlo da bir resminde kendini oklarla vurulmuş bir ceylan olarak resimlemiştir. Onun için bu dünya tehlikelerle, acılarla doludur, hep saklanmak, hep sakınmak zorundadır kendisini. Ama buna rağmen de umudunu yitirmemeye, başını hep dik tutmaya gayret etmiştir. Başıma gelen en iyi şey acı çekmeye alışmaya başlamam Frida geçirdiği trafik kazası sonrasında acılarını bir nebze olsun dindirebilmek amacıyla zaman zaman kendisini izlediği aynasından da faydalanarak resim yapmaya başlamıştır. Çektiği acılar hiç dinmemekle birlikte "Başıma gelen en iyi şey acı çekmeye alışmaya başlamam" diyerek acılarını, ağrılarını kanıksar. Resimlerini göstermek için gittiği Meksikalı ünlü ressam Diego Rivera ile tanışır ve 1929'da evlenir. Kahlo'nun "Ben Diego, Evren Diego" diyerek yaşadığı tutkulu aşk zaman zaman sekteye uğramış, gebelikleri düşükle sonuçlanmış; boşanmış, tekrar Diego ile evlenmiştir. Rahatsızlıkları ve ağrılarının giderek artması sonucu 1954 yılında akciğerlerindeki damarların tıkanması sonucu yaşama şu sözlerle veda eder: "Umarım gidişim eğlenceli olur ve umarım bir daha geri dönmem. (I hope the exit is joyful - and I hope never to come back.) " Yaşamla ölüm arasında salınan bir çizgide yaşama tutunmak, tarifsiz kederler ve acılar içinde yaşama katlanmak, uzunca bir süre sedyeye çakılı kalmak Frida Kahlo'yu tamamıyla içe döndürmüş, cinsellik dahil yaşamındaki tüm perdeleri kaldırarak tüm çıplaklığıyla kendi yaşamını resimleri aracılığıyla dış dünyaya sergilemiştir. Bu aynı zamanda Kahlo'nun direncini ve cesaretini gösterir. Sanırım bu anlamda Kahlo, otoportre sanatının en iyi örneklerini vermiştir. Ünlü şarkıcı Madonna'nın Kahlo hayranı olması ve 50 kadar resmine sahip olması da bir rastlantı olmasa gerek! Frida Kahlo, Paul Cezanne ve Van Gogh gibi ressamların yanında en fazla kendi portresini resmeden sanatçının Rembrandt olduğu da bilinen bir gerçektir. Ancak, modernizm ile birlikte sanatçı kimliğin, bir birey olarak kendini sorgulaması; 'değişende değişmeyeni', 'görünende görünmeyeni' görmesi, kendisi ile 'göz göze' gelerek 'yüzleşme'si cesaretini gösteren iki sanatçı bana göre Vincent Van Gogh ve Frida Kahlo. Ortak yönleri ise aynalarına yansıyan yalnızlıkları ve ıstırapları. Alaattin Bender www.alaattinbender.com 'otoportre'*: Sanatçının kendi yüzünü (portresini) resimlemesi.

Devamını Oku
Orhan Peker - Başka, Bambaşka
20 Şubat 2026

Orhan Peker - Başka, Bambaşka

     BAŞKA, BAMBAŞKA                                          Orhan PEKER Ressam Orhan PEKER ile ilgili aşağıdaki yazım "BAŞKA, BAMBAŞKA" 20 Haziran 2004 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi - Kültür sayfasında (syf.14) yayınlanmıştır! Yazıyı sesli okumak için yandaki linki tıklayıp bekleyiniz!  Sesli dinlemek için tıklayınız Sevgili sanat dostları. Başka, bambaşka gözlerin ardında saklı resimlerdi onlar. Liseyi bitirdiğim yıllardı. Sanırım, bir yılbaşıydı. Rahmetli babamın getirdiği Meteksan takvimindeki resimler çok dikkatimi çekmişti. Alnında püskül beyaz bir at başı, topraktan fışkırırcasına bir Aşık Veysel portresi, kocaman gagalarıyla kara kargalar, duvar kenarında terkedilmiş tek kürek, başlangıçta ne olduğunu o zamanlar çok kestiremediğim koşuşturan tulumbacılar (itfaiyeciler) çok net hatırladığım resimlerden bir kaçı. Öyle ki, bu resimlerin pekçoğunu asetatla kaplayıp evimizin duvarlarına astığımı dün gibi hatırlıyorum. Hatta, tulumbacılar başlığının yanında yer alan "litografi" kelimesi öylesine belleğime kazınmıştı ki, neden sonra anladım bunun bir baskı tekniği olan "taşbaskı resim" anlamına geldiğini. "Avni Arbaş, ne kadar kükremiş, şaha kalkmış, Kuvayi Milliye atlarının ressamıysa Orhan Peker de o denli yorgun, bitkin araba atlarının, beygirlerin ressamıydı" der Ferit Edgü. Öte yandan, Orhan Peker'in "Hüzünlü At" adlı resmine ilişkin olarak da "Boynunda yem torbası, başı hafif öne eğik, boyu ve ayakları olağanüstü uzun, toynakları resmin dışında kalmış bu at, duvarda yerini aldığından bu yana, içinde bulunduğu mekana bir yalnızlık yaymaya başladı." diye sürdürür. Şair-ressam İlhan Berk ise "Orhan'ın bütün resimlerinde, insan, hayvan, ölüdoğa resimlerinde olsun içten içe hep bir yalnızlık, acı göze çarpar. Bu en aydınlık resimlerinde de vurur. Hüznü, acıyı kazımaya gelmiştir sanki. Bu ilk anda vurmaz, yavaş yavaş işler insana. En sonra vurur. ...Orhan'ın yaşamı gözlerine vurmuştur. Öte yandan, bu gözlerden vuran ise yalnız ve yalnız hüzündür. Bu yüzden onlara göz olarak bakmadan önce hüzün diye bakmalı. Bunca yalnızlığı, hüznü bu gözler nereden toplamıştır diye düşündüğümde, öyle kolay kolay bir yere oturtamadım." demektedir. Kendi eliyle yazdığı kısa yaşam öyküsünde de belirttiği gibi 1927 doğumlu Orhan Peker, daha çocukluk yıllarında ak kağıda damlayan siyah mürekkep lekelerinde çekici, ekspresif biçimler görmeyi başarabilmiştir. 1942 yılında Sankt Georg Avusturya lisesinde yatılı okumaya başlar. Ancak, 2. Dünya Savaşının sona ermesiyle okul kapanır ve 1945 yılında Turan Erol ve Fikret Otyam ile birlikte Akademide Bedri Rahmi Atölyesine kaydolur. 1947 yılında arkadaşlarıyla birlikte 10'lar grubunu kurar. Akademiyi bitirdiğinde öğretmen olmayı hiç düşünmez. Resim yapabilmek ve hayatını kazanmak için çeviri, tiyatroda dekoratörlük, tercümanlık, kitap resimleme gibi yan işlerle de uğraşır. İlk kişisel sergisini 1953 yılında İstanbulda Cep Tiyatrosu'nda açar. 1956 yılında Salzburg'da "Oskar Kokoschka Yaz Akademisi"nde ustanın bir resmini kopyalar ve Kokoschka, kendi resmine çok benzeyen bu resme hem kendi imzasını atar, hem de "Aslı ile karıştırıyorum" yazar. 1959'da Ankara'ya yerleşir. 1960 yılında Samanpazarı yangınına tanık olur. Bu yangın, Orhan'ı çok etkilemiştir. Enkaz içinde dolaşır. İtfaiye Müzesini gezer. Ve sonuçta "tulumbacılar" konulu seri resimleri ortaya çıkar. Ellerinde hortumlar sağa sola koşuşturan tulumbacılar. İtfaiyecileri atlar izledi. Sokağa her çıkışında rastladığı hep de arabalara koşulmuş, üzgün, sesiz yük beygirleri; kimi zaman yem torbalarına gömülmüş beygirler. Tek başına ya da kümeler halinde. Sanki yığın insanları anlatır gibi. Hep de hüzünlü. Sonuçta, 1965 yılındaki Devlet Resim Yarışmasında "Beyaz Atlar" resmiyle gelen birincilik ödülü. 1967 yılında Özden Erdem (kendisi hayatta olup, tanışma fırsatı elde ettim) ile evlenir. Artık Özden ve siyah-beyaz kedisi "Başka" (kedisinin adı) da yerini alır resimlerinde. Ak ile kara değil miydi Orhan'ın temel renkleri? Şezlongda Başka, Gramofon dinlerken Başka, anlayacağınız Başka, Bambaşka resimlerdi onlar. Derken ayrılık. Güvercinler de onun ana temalarından biriydi, değil miydi ki hep etraftaydılar. Tekli, ikili, sinmiş, bir köşeye çekilmiş üşüyen güvercinler. Ve diz çökmüş ikili üçlü kara mandalar. Bunca melankoliye karşın Peker, en canlı olanın da en canlı rengin de hakkını asla yemedi. Öfkeli ibiğiyle dünyaya horozlanan horozlarında, kırmızı gramafonlarında, kırmızılı şezlonglarında, kırmızı sandalyesi, mavi çaydanlığında, kırmızılı ev ve karpuz dilimleri resimlerinde de bir o kadar çarpıcıydı. Peker'in bir başka ilginç yanı da gazete kağıdından keçeye, polistiren köpüğe kadar çok ilginç malzemeler üzerine de resim yapmış olması idi. Dışavurumculuk, Peker'in resimlerinde hep ağır basmış; konu sıkıntısı hiç çekmemiş, yanıbaşındaki bir tuzluk ve yumurtayı dahi cesaretle resmedebilmişti. Orhan Peker'in Aşık Veysel portresinin (TRT yarışmasında başarı ödülü kazanmıştır) yanına Aliye Berger ve Ragıp Buluç portrelerini de dışavurumcu örnekler olarak katabiliriz. Ancak, Aliye Berger portresi İlhan Berk'in dediği gibi "bir çığlık bir yangındır sanki. Asıl da bir renk cümbüşü." "Resim sanatında her şeyden önce içtenliğe inanırım. Sanatçı topluma bu yoldan varabilir. Sanatçı her şeyden önce içinden geldiği gibi çalışmalıdır. Sürekli ve içtenlikli bir çalışma sanatçının dilini yapar. Gerçi üslup bir tutsaklıktır gerçekte. Üstelik günümüzde fabrikasyon yapan patent ressamları da alabildiğine çoğalmıştır. Bunların ünlerinden ileriye fazla birşey kalacağını sanmıyorum. Ben değişmeyi (ana görüşlerden sapmadan) doğal buluyorum" diye yazmıştı Orhan Peker. Öylesine içerdi ki Orhan Peker. Arkadaşları onun ertesi gün kalkamayacağından endişelenir iken onları demir gibi ayakta karşılardı. Ancak, sonunda vücudu da isyan etmiş ve benden bu kadar dercesine sarılığa yakalanmıştı. Orhan Peker'in son haberini alan eski dostu Fikret Otyam şöyle yazar: "Almıştım o kara haberi, o kara haber ki telgraftan tez gider, tez dağılır. Orhan karaciğer kanseri idi, Orhan siroz idi. Sarılık idi ki bunların hiçbirisi de iflah ettirmezdi adamı..." 1978 yılının 29 Mayıs akşamında Orhan Peker eserleri ve dostlarıyla vedalaştı... Sanat, paylaşılmak için. Kaynakça: -1994 tarihinde Milli Reassürans Sanat Galerisi tarafından bastırılan Orhan Peker kataloğu. -Şubat 2002 tarihinde Milli Reassürans Sanat Galerisi tarafından bastırılan Orhan Peker kataloğu. Alaattin Bender www.alaattinbender.com      Alaattin BENDER                                                                            Ustaların İzinde...

Devamını Oku
Nuri İyem - Bu Kalp Seni Unutur Mu
20 Şubat 2026

Nuri İyem - Bu Kalp Seni Unutur Mu

    BU KALP SENİ UNUTUR MU                                         Nuri İYEM'in Ardından... Nuri İyem yüzlerle, çehrelerle sarmalıyor insanı önce. Sonra gözler. O gözler ki asla ve asla yalan söylemezler. Annesi küçük kızıma emin olamadığı zaman "konuşurken gözlerime bakarak söyle" derdi. Kızım da yalan söylemişse "pis gözler" diye karşılık vererek söylediği masum yalanı açığa vururdu. Dilerseniz, İyem'in portrelerindeki "göz"lerin hikayesini kendisinden dinleyelim: "...Annem yaşlı bir kadındı. Son çocuğuyum ben. Ablam bana baktı. O kadar ki, ben annemi pek sevmezdim açıkcası. Ama ablama bayılırdım. Beni dayaktan, her türlü fırtınadan korurdu... Korkunç şekilde seviyordum onu, her zaman onun peşindeydim... Anne diye bağırmazdım, abla diye bağırırdım... Uyandığım zaman bir bakardım, gözleri üstümde... Ondokuz yaşında evlendi, ilk çocuğunu doğururken de öldü. Ve bir suçluluk duygusu var bende şimdi. Sanki ben ablamı kurtarabilirdim. Buna benzer tuhaf şeyler yaşadım ben. Resimle uğraşmaya başladığımda hep bir kadın vardı. İlk zamanlar çok kötü şeyler yapıyordum. Giderek bu kadın portresi gelişti bende. Sonunda... "göz" benim tablolarıma giriş için bir anahtar olmaya başladı." Bakışlar, kayan gözler, mahzun bakışlar. Ne diyor bir resminde Nuri İyem: "Aşar gider/Bir gözleri sürmeli/Gecekondu güzeli." Ve yavuklular; sevgi dolu, saygı dolu, yürek dolu. Gözleri ışıl ışıl parlayan. Bakışlarda hep bir incelik, bir zerafet. Ya "Mavro Memet ile Menekşe"nin aşkına ne demeli. Resmin arka planında laz takaları geçmekte, Memet ise ağlarını tamir etmekte, lakin aklı fikri Menekşe'de; yavuklusu ise belli ki onu düşünmekte. Yine sevdalı bir kız sevdiğinden mektup almış, mektubunu bağrına basmış, belli ki onun sıcaklığını yüreğinde hissetmekte. Sevdiği ona seslenmekte: "Selvi Boylum, Al Yazmalım" diye. Güvercin uçuran kızların coşkusu, umudu, düşleri dile geliyor İyem'in resimlerinde. İyem'in kadınlarının ağzını bıçak açmıyor. Hepsi suskun, gerçekte sadece gözleriyle ve bakışlarıyla konuşuyorlar. Sadece ve sadece haykırmak, acılarını, ağıtlarını dışa vurmak için ağızlarını açıyorlar. Ve göçerler; umudun peşinde koşan. Sırtlarında heybeleri, heybelerinde bebeleri, kağnılarında yükleri, yürümekteler köyden kente. Sırtlarında hayatın yükü, yorgun ve biraz ürkek. Biraz ötelerinde bir otobüs sanki onlara nazire edercesine. Ve inmişler kente… Herbiri yeditepeli şehrin bir köşesinde, başlarını sokacak iki göz evlerini inşa etmekte. Akşam olup karanlık basınca siyaha yaklaşan karalara boyanmış tepelere, kayalara serpiştirilmiş gecekondularına dönmekteler. Yollar uzaklara uzayan, uzadıkça da kollara ayrılan, ayrıldıkça da yitip giden uçsuz bucaksız yollar. Yollarda yitip giden insanlar, siluetler; tezgahını, tablasını yokuş yukarı süren, evine ulaşmaya çalışan seyyar satıcılar. Bunları okuyorum İyem'in resimlerinde. Sanatçının hemen her resminde karşımıza çıkan, yılan gibi kıvrılan uçsuz, bucaksız yollar. Gerçekte yolların başladığı yer de, bittiği yer de koca yürekli bu adamın kalbine çıkmakta. İşçiler, emekçiler, grev gözcüleri. Sanki bir toplumun belleğini gözler önüne serer gibi. Belli ki yaşamış, belli ki unutmamış, hatırlamış ve hatırlatmakta. Toplumsal gerçekçiliği benimsemiş bir ressama da bu yakışmakta. Peyzajlara gelince. Acı turuncuların, yeşillerin, acı kahve tadındaki renklerin, kirli morların hakim olduğu, yalnızlığı ve gizemi çağrıştıran rüya alemindeki tasvirler. Gecenin ıssız karanlığında, ağaçların kuytusunda, bulutların gölgelediği ayışığı altında tekbaşına tek katlı bir ev. Pencerede bir ışık, bacada inceden inceye bir duman tütmekte. Çoğu zaman ıssız, nadiren bir iki figür lekesi; sanki karanlıkta yitip gitmekteler gibi. Ahmet Haşim'in karanlığa sevdasını hatırlatan türden hep bir karanlık, ama hep de ayışığı. Ak ile karanın dengesini arar gibi; saklambaç oynar gibi. Ve göller, ırmaklar, denizlerde yansıyan siluetler. Hepsi birer rüya tasviri gibi. Otoportresi neredeyse yok denecek kadar az olan Nuri İyem'in sanatçı portrelerinden ikisi özellikle dikkat çeker. İlki heykeltraş Şadi Çalık'ın portresi. Uzun, ince yüzlü, kabarık saçlı, top sakallı üçgen formundaki, filozof edalı, kaşlardan biri kalkmış hayli düşünceli bir adam. İkincisi Bedri Rahmi Eyüboğlu. Geniş yüzü neredeyse tuval yüzeyini kaplamış, saçların bir kısmı dışarda kalmış, sanki kedi edasıyla biraz karikatürize edilmiş ifade yüklü birbaşka portre. 1915 doğumlu Nuri İyem 7 yaşında ablasını, 19 'unda babasını 38 yaşında ise annesini kaybeder. Okul yıllarında aklı fikri resimdedir. 1937'de Güzel Sanatlar Akademisi'nde Nazmi Ziya, Hikmet Onat, İbrahim Çallı ve Leopold Levy atölyelerinde çalışarak birincilikle mezun olan İyem, "D" grubuna tepki olarak başta Avni Arbaş ve arkadaşları ile birlikte Türk resim tarihinde ilk kez toplumsal gerçekçi resmi savunan Yeniler Grubu'nu kurar. Grubun ilk sergisi liman şehri İstanbul'u anlatan "Liman Sergisi"dir. Mezuniyetten sonra Beyoğlu-Asmalımescit sokaktaki çatı katındaki atölyesini birkaç arkadaşıyla paylaşır. Bu arada aralarında ünlü ressam Ömer Uluç'un da bulunduğu "Tavanarası Ressamları" adıyla anılan gruba resim dersleri verir. Sanatçı 1944 yılında Akademi'nin yüksek bölümündeki diploma konkurunu "Nalbant" isimli resmiyle kazanmasına rağmen yurtdışına eğitime gönderilmemiştir. Oktay Akbal 1980 tarihli yazısında "Kimse inanmaz; bir Nuri'dir gelmiş geçmiş Türk ressamları arasında Avrupa görmeyen…Bugün adı ünlüye çıkmış Türk ressamlarımız, heykelcilerimiz Paris kaldırımlarında birkaç yıl dolaşmışlardır. Müzeleri, kahveleri tatmışlardır. Bir Nuri İyem'le eşidir Paris'i bilmeyen, görmeyen, bilmek için de aşırı tutkusu olmayan… Tanpınar'ın o dediği yapıtları, müzeleri yakından görmedi. Demek ille de görmek, gezmek değil sanatçıyı büyük ve önemli kılan; kendi iç zenginliği, aydınlığı içindeki o mücevher." diyerek İyem'in sanat gücünü övmektedir. Ahmet Hamdi Tanpınar Hoca ise Nuri İyem'i bir "yaratılış mucizesi" olarak tanımlamaktadır. Kısa bir dönem soyut resim de yapan İyem, resimde içeriğin önemini şu şözlerle vurgulamıştı: "Bir şeyi çizerken bir yandan yargılarım. Her resimde biçim sorununu öne alıyorum. Hiç bir zaman biçimsel ilişkilerden yola çıkarak bir resmi bitirmedim. Mutlaka içeriği vardır." İyem, resimlerinde yüreğinin sesini dinlemeyi ihmal etmemiştir. Adeta ruhunu, boyadığı resimleriyle özdeşleştirmiştir. Sanatçı resimde seyirciyi çok önemsemiş, evlerdeki ve işyerlerindeki duvarlara resim ve diğer sanat eseri koymanın ne denli zarif bir mutluluk kaynağı olduğunu halka anlatmayı kendi adına başarabilmiştir. Nuri İyem'in sanat yaşamında vazgeçmediği iki ilkeden birincisi hertürlü zorluğa göğüs gererek ekmeğini resim yaparak sanatıyla kazanmak, diğeri Türk resminin kendi öz kaynaklarından beslenmesi zorunluluğunu kitlelere anlatmak. Bunu yaparken hiçbir zaman kolayı seçerek resmini folklorik öğelerle bezememiştir. Aydın olmanın sorumluluğunu herdaim hatırlayarak toplumsal gerçekçi resimler yaparken dahi insan gerçeğini, duyguları, sevdaları hiç ihmal etmemiştir. Nuri İyem, 70 yıIlık sanat yaşamında 4 bine yakın tabloya imza atmıştır. 1956'da Venedik, 1957'de Sao Paulo Bienali'ne katılan İyem sağlığında belki de bugüne kadarki en büyük retrospektif sergisine tanık olmuştur. 2001 yılında eski TÜYAP Tepebaşı Sergi Sarayı'nda açılan "Dünden Yarına Nuri İyem" sergisinde sanatçının tam 1523 tablosu yer almış, sergideki tüm eserler kayıt altına alınarak sertifikalandırılmıştı. Gelinine ait "Evin Sanat Galerisi" tarafından hazırlanan Sanatçıya ilişkin yazı ve resimlerin yer aldığı kapsamlı bir kitap ve CD Sanatçıyı onurlandırmıştı. İyem'in kadınlarının ağzını bıçak açmıyor. Hepsi suskun, hepsi ağlamaklı. Resimleri "Babalar Günü"nde "Baba"sız kaldı. "Bu kalp seni unutur mu" Nuri Hoca. Nuri İyem'e saygılarımla. Alaattin Bender www.alaattinbender.com      Alaattin BENDER                                                                            Ustaların İzinde...

Devamını Oku
Korkunç Bir Kavgadır Resim
20 Şubat 2026

Korkunç Bir Kavgadır Resim

 'KORKUNÇ BİR KAVGADIR RESİM' "Resim, ışığa kavuşan herşeyi büyük bir aşk ile incelemek ve bu aşkı renkler ve çizgiler aracılığı ile insanlara aşılamak sanatıdır" der Bedri Rahmi. Gerçekten de resim sevgisi aşk gibi bir şey. Sanat eseri bir resim karşısında her zaman ilk günkü gibi bir heyecan duyar; resim sanatı uğruna maddi ve manevi zorluklara göğüs germek, bu uğurda hertürlü fedakarlığı yapmak gerektiğine inanırım. Bu aşkı ressam Burhan Uygur şöyle tanımlar: "Sanat aşk ister. Ama baştan savma sıradan bir aşk değil. Yakalaması yürek isteyen bir aşk." Öte yandan sanatta içtenlik çok önemli! Öyle ki, sanatçı çalışacağı konuyu, biçimi özümsemeli, duygulanmalı, yüreğinde hissetmeli. Resim yaparken hem fiziken hem de ruhen tablonun içinde gezinmeli; kısacası yüreğinin götürdüğü yere gitmeli. Ben bunu bizzat denedim. Zaman zaman resim tarihine malolmuş ünlü bir ressamın en beğendiğim resminden yola çıkarak resim yapmaya başladığımda, bana ait olmayan birşeyleri boyadığımda, aklımın, benliğimin bunu reddettiğini gördüm. Ortaya beğenilecek, albenili bir resim bile çıksa ya onu tamamıyla sildim, ya da aynı konuyu benim resmim olarak yeniden ele aldım. Bence doğrusu bu! Gelin, tam da bu noktada Avni Arbaş'ın sözlerine kulak verelim: "İnsan yaptığı şeyi tanımalı. Eğer söyleyecek sözünüz yoksa o zaman birşey yapamazsınız. İnsanlar hayal etmesini unutmuşlar. Sessizlik yok, her tarafta gürültü var. Düşünmek çok önemli. İnsanlar yavaş yavaş düşünmemeye doğru yönlendiriliyor." "Benim için mutluluk: Resim yapmak" İçtenlik ve resim sevgisi konularında ressam Orhan Peker'in düşüncelerini kendimle özdeşleştirim. Orhan Peker "Resim benim için bir varolma meselesidir. Yani ben resim yaparken kendimi mevcut hissederim. ... Benim için mutluluk: Resim yapmak" der ve bunun "alın yazısı" olduğunu düşünür. Öte yandan "Resim sanatında her şeyden önce içtenliğe inanırım. Sanatçı topluma bu yoldan varabilir. Sanatçı her şeyden önce içinden geldiği gibi çalışmalıdır. Sürekli ve içtenlikli bir çalışma sanatçının dilini yapar." diyerek çalışmanın önemini vurgular. Kısa ömrüne karşın aynı kaygıyı taşıyan Van Gogh "Uzun vadede olgunlaşan ve insanın yaptıklarını daha iyi ve doğru yapmasına yolaçan tek şey, biriken deneyimler ve gündelik kusurlu çalışmalar. Böylece tek yol, uzun ve ağır çalışma; ille de iyi şeyler yapma karar ve çabası ise yanlış." der. Gerçekten de bu, Aşık Veysel'in "Uzun ince bir yoldayım" sözleriyle dillendirdiği gibi uzun soluklu bir koşu, bir maraton adeta. "Yoğun acımasız, tanıksız, sanatçıyla kendi arasında bir kavga." Biçim sorunu, renk, armoni, ritim, kompozisyon kaygıları 'sanat'ın 'olmazsa olmaz!' kaygılarından. Aslında yüreğiniz ile mantığınız arasında hassas bir denge sanat. Birinden biri ağır bastığında sanatın tüm tılsımının kaçacağını, yapılan işin sanattan uzaklaşacağını söylemek sanırım hata olmaz. Orhan Peker'in dediği gibi "Sanat herşeyden önce, kalple kafa arasında gerçekleşiyor. Bundan bir denge, bir armoni çıkarmak kolay değil." "Sanat belki bir çeşit tatmindir, rahatlamadır. Ama sanatçı için mi, seyirci için mi? Gelmiş geçmiş bütün iyi sanatçılar acı çekmediler mi" diyerek yüreğinde duyduğu sızıyı açığa vurur. Ressamın taşıdığı bu mutsuzluğu asıl kaygısı şiir olan, ancak son dönemlerde yaptığı resimleri de günyüzüne çıkaran 'şiirin uç beyi' İlhan Berk de yazarken taşır: "Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz. Bu yeryüzünü olduğu gibi görmeme engel olan ve bana bu yeryüzünü cehennem eden bu yazmak eyleminden kurtulduğum, mutlu olduğum bir tek şey var: resim yapmak." Mimar-ressam Le Corbusier ise "Korkunç bir kavgadır resim. Yoğun acımasız, tanıksız, sanatçıyla kendi arasında bir kavga." diyerek son noktayı koyar. "Biten bir şeyler oluyor. Ama resim değil de çoğu zaman boya bitiyor..." Bedri Rahmi, yazımın başındaki resim tanımını yaptıktan sonra "... Ben renk peşindeyim. Benim anladığım resim hiçbir zaman bitmiyor. Biten bir şeyler oluyor. Ama resim değil de çoğu zaman boya bitiyor, terebentin bitiyor, çalışma sevinci bitiyor, en kötüsü ömür bitiyor." diyerek sanatçının ölüme karşı çaresizliğini, serzenişini anlatırken Andre Malraux da "ölüme karşı tek yanıt sanattır" diyerek sanatın gücünü vurgulamaktadır. Bu arada Akademi'nin grafik bölümünden mezun, dünyanın sayılı karikatüristlerinden 1928 doğumlu Semih Balcıoğlu'nu da rahmetle anmadan geçemeyeceğim. Dilerseniz, 2-24 Kasım 2006 tarihleri arasında 43. kişisel sergisini Nurol Sanat Galerisi'nde açacak olan, daha önce 'Maviydi Bisikletim, Hem de Alman Malıydı' başlıklı yazımla tanıtmaya çalıştığım ressam Söbütay Özer'in sözlerine kulak vererek yazımızı noktalayalım: "Resim gece gidilen bir yol gibidir. Arabamızın farları yolu ne kadar aydınlatıyorsa o kadarını görürüz. Ondan sonra karşımıza ne çıkacağını sadece düşleriz. O anda göremeyiz ama ilerledikçe her şey ortaya çıkar..." Kasım ayı hem Başkent'te, hem de İstanbul'da sanat fuarlarının açılışını müjdeleyerek yaşamımızı renklendirecek, sanatseverleri ve sanatçıları buluşturacaktır. ArtForum Ankara 2. Plastik Sanatlar Fuarı Atatürk Kültür Merkezi'nde 18-26 Kasım 2006 tarihleri arasında izlenebilir. 28 Ekim - 5 Kasım 2006 tarihleri arasında ARTİST 2006 isimli 16. İstanbul Sanat Fuarı 25. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı ile eş zamanlı olarak izlenirken Artİstanbul 2006 - Uluslararası Çağdaş Sanat Günleri ise 21-26 Kasım 2006 tarihleri arasında Salıpazarı'ndaki Antrepolar'da gerçekleştirilecektir. 'Işığın ve hüznün ressamı': Modigliani Hayatı sahneye taşıyan Ankara Devlet Tiyatrosu bu kez 'Işığın ve hüznün ressamı' olarak anılan figür resmiyle ünlü, İtalyan ressam Amadeu Modigliani'nin açlık, yoksulluk ve hastalıkla örülü yaşamı, sanatı, aşkı ve dramından üç günlük bir kesiti sahneye taşımakta. Modigliani'nin (1884-1920) genç yaşta ölümünden bir gün sonra ise başka bir trajedi gerçekleşir. Hayatı, Andy Garcia'nın oynadığı bir filme de konu olan, Dennis McIntyre'nin yazdığı 'Modigliani' oyunun yönetmeni Barış Eren, babası ressam Cemil Eren'den ötürü zaten çocukluğundan bu yana resimle yoğrulmuş, resim çalışmış bir kişi. Dolayısıyla bu yönü oyuna renk üstüne renk katacak diye düşünüyor ve resimle ilgilenen tüm sanat dostları başta olmak üzere herkese bu oyunu tavsiye ediyor, izlemek için sabırsızlanıyorum. Sanat paylaşılmak, hayat yaşanmak, yaşam hüzünlenmek ve sevinmek için... Alaattin Bender www.alaattinbender.com

Devamını Oku
Kayıhan Keskinok - Eros'un Keskin Ok'u
20 Şubat 2026

Kayıhan Keskinok - Eros'un Keskin Ok'u

"EROS'UN 'KESKİN OK'U Kayıhan KESKİNOK Sanırım bir oniki yıl kadar önceydi. Henüz Pirinç Han o kadar tanınan bir yer değildi. Bilenler biliyordu sadece. O tarihlerde 40 odalı Han’ın orta katında İbrahim Demirel’in kardeşi Elif Hanım’ın el sanatlarını ve özgün dokumaları sergilediği küçük bir dükkanı vardı. Pencerenin hemen yanıbaşına yerleştirdiği çalışma masasının arkasındaki duvarı insan boyundan büyük bir nü (“nude”) tablo kaplıyordu. Sarı spot ışığın hüzmeleri kırmızılar içerisindeki kadın figürünün bedenini adeta bir alev gibi yalıyordu. ‘Çölde bir vaha’ misali etrafa ışık saçan, desenin ve estetiğin hakkını tamamlayan bir resimdi bu. Sanırım ilk orada görmüştüm O’nun resimlerinden birini, belki de en irisini. Atölyemden orta kata her inişimde o gün bugün gözlerim o resmin sıcaklığını arar. Aradan yıllar geçmiş, 20. yüzyıl yerini bir yenisine bırakmıştı. İşte, karşımda 84 yaşına merdiven dayamış bir çınar duruyor; Cumhuriyet ile yaşıt! Hala dimdik ayakta; kahkaha atıyor, içkisini yudumluyor, yorumluyor, anlatıyor. Anlatırken sanki parmaklarıyla resim çiziyor. Gözleri çakmak çakmak parlıyor. Altına bir at çekseniz belli ki Köroğlu gibi kısrağını doludizgin koşturacak, destanlar yazdıracak. Varıp, arenaya bıraksanız, efsanevi matador ‘Manuel Rodriguez Sanchez’ (“Manolete") gibi kırmızı pelerini ile azgın boğaları havalandıracak. Ya da Karadeniz’in azgın dalgalarını mor takası ile bir bir yaracak. “Keskin bir ok” misali yüz metre öteden elmayı yarıya bölecek. Yaşlandıkça gençleşen bu adam “hayat iksiri içmiş olmalı” diye düşünmeden edemiyorum. Turan Erol’un deyişiyle “sporu oldum olası seven, yüzen, yürüyen, vaktiyle havacılık, denizcilik gibi hevesleri yaşamış, delikanlı ruhlu (ve hep delikanlı kalmış) bir ressamdır O. O “delikanlı” hepimizin yakından tanıdığı ressam Kayıhan Keskinok’tan başkası değildir. En son Mart başında görkemli Turan  Erol resim sergisini izlemek için gittiğim Mimar Kemalettin’in eseri olan, şimdilerde Gazi Üniversitesi olarak anılan bu görkemli yapı içerisindeki Resim-Heykel Müzesi 23 Kasım 2007 akşamı yine Gazi’li (sadece mezun olmakla kalmamış, bu okulda ders de vermiş) bir sanatçıya - ressam Kayıhan Keskinok’a ev sahipliği yapıyordu. Neredeyse “retrospektif” nitelikte sayılabilecek bu sergide başta eski dostları olmak üzere, arada 7 yaşındaki birkaç küçüğü saymazsak, 17’sinden 77’sine tüm sanatseverler ve sanatçılar Kayıhan hocayı yalnız bırakmamıştı. Kimler yoktu ki? Bir ara Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Balbay ellerini kenetlemiş pür dikkat Keskinok’u dinliyordu. Ben de iki akşam öncesinde Mustafa Ayaz’ın büyük fedakarlıklarla gerçekleştirdiği efsanevi ‘Mustafa Ayaz Müzesi ve Kültür Merkezi’nin açılışında karşılaştığım Keskinok’un henüz görmediğim resimlerini görmek, sanat serüvenini izlemek, belki de bu satırları yazarak, aslında yazmakta geç kaldığım bir büyük ustayı siz sanat dostlarına tanıtmak için gecenin karanlığında ışıl ışıl parlayan Müze’nin yolunu tutmuştum. Keskinok’un bir yağlıboya otoportresi duruyor karşımda. Sadece kahverengi yeleği renkli. Portre grilere bulanmış, neredeyse fondaki uçuk mora yaklaşmış. Ağzında Avni Arbaş’ınkine benzer bir pipo. Gözüm resmin tarihine ilişiyor: 1986. Aynı anda gözüm dostlarıyla hatıra fotoğrafı çektiren Keskinok’a takılıyor. Resmi işaret ediyor gözlerim. Hocam diyorum, “bakalım yıllar - dile kolay 21 yıl - sizi ne kadar değiştirmemiş(!)”; bir görelim diyorum. Gülümsüyor. Ve deklanşöre basıyorum. Bakışlar, yine aynı bakış, ifade aynı. Yıllar Hocayı pek değiştirememiş.  Takalar geçiyor allı yeşilli Sanatçıların hayatı eninde sonunda yapıtlarına bir şekilde yansır. Ressam Erşans Gönüller 1950’li yılların ortasında Trabzon'da lise öğrenimi sırasında, resimleri sonradan İstanbul Modern’i de süslemiş olan ünlü ressam Burhan Uygur'la aynı sıraları paylaşırken resim öğretmenleri gelin görün ki Kayıhan Keskinok’tan başkası değilmiş. Keskinok 5 yıl kadar kaldığı bu yöreden çok etkilenmiş, takalar üzerinde gerçekleşen Karadeniz düğünlerinin coşkusuna, folkloruna - tamzarasına, horonuna  tanıklık etmiş. Bu resimleri izlerken Bülent Ecevit’in dillendirdiği gibi takalar geçiyor gözlerimizin önünden:  “takalar geçiyor allı yeşilli takalar geçiyor dümenleri lazlı takalar geçiyor en nazlı yelkenlilerden de güzel güvenli sularda işsiz dönenen gezi yelkenlilerinden çok duyarak denizi takalar geçiyor enginlere yamalı göğsünü gere gere takalar geçiyor yükle yürekle takalar geçiyor emekle dolu günlük güneşlik kıyılardan kopmuş denizlerde Anadolu kıyılar kadın olmuş açılır gider erkeği takalar takalar toprağın denizde çarpan yüreği.” 1970’e tarihlenen kahverengi desen kalemi ile kağıt üzerine çalışılmış “Karadeniz düğünleri” isimli 6 küçük eskizin yer aldığı çalışma belki de bu devasa yağlı boya tabloların belkemiğini oluşturuyor. Sıra sıra, dizi dizi tekneler, takalar birbiri ardına dizilmiş, hepsi de bayraklarla donanmış. 2002 tarihli büyük boy başka bir desen çalışmasında üç, bilemediniz dört tekne omuz omuza yaslanmış, gölgeleri denize dalmış, öndeki teknede beyaz bir gelinlik içerisinde bir gelin ve siyah giymiş damat. Teknelerde davullar çalınıyor, halaylar çekiliyor, mendiller, bayraklar sallanıyor. Coşku coştukça coşuyor, Karadeniz gibi kabına sığmıyor. 98 tarihli tamzara (folklor) deseni “lavi” tekniğinde boyanmış. Kolların ve bacakların hareketi, figür bedenlerinin kıvraklığı enikonu resme yansımış. Ak kağıda düşen siyah mürekkep lekeleri öylesine dizginlenmiş ki, siyah siyah olmaktan, beyaz da beyaz olmaktan çıkmış, renk olmuş, ışık olmuş, griler oluşmuş. En sonunda da bıçağın kemiğe dayandığı gibi çizgi gelmiş ve lekeyi dizginlemiş. Az ve öz çizgi; karınca kararınca. Herşey resim tadında. Eline, kalemine, bileğine sağlık Usta. Destanlardan, koşmalardan da etkilenmiş Keskinok. Köroğlu’ndan, Karacaoğlan’dan. “Düşman geldi tabur tabur dizildi, Alnımıza kara yazı yazıldı Tüfenk icat oldu mertlik bozuldu Eğri kılınç kında paslanmalıdır” dörtlüğünün ilk iki dizesinin tuvale kazındığı Keskinok resmi, sarıdan kırmızıya koşan geniş bir yelpazede sıcak renklerle kavga ve cenk havasının estirildiği, yiğit Köroğlu’nun zincire vurulduğu epik bir resme dönüşmüş. Bir başka resimde ise saz çalan ozan tarafından;  ”Yiğit kendini övende  Oklar menzili döğende  Kılıç kalkana değende  Kalkan gümbür gümbürlenir”   dörtlüğü dillendirilirken at üzerindeki Köroğlu’nun bir güzeli atının terkisine atmak için yaptığı hamle izlenmekte. Her iki resim de epik ve lirik anlatımlar içeren şiir tadındaki Keskinok resimlerine birer örnektir. “Nazım’la Randevu”  Diğer salondaki resimler “Nazım’la Randevu”yu anlatıyordu. Bir Cumhuriyet çocuğu olarak, Kuvâyi Milliye ruhunu yakından tanıyan Keskinok’u Nazım Hikmet’in “Kuvâyi Milliye Destanı” derinden etkilemiş ve Galeri ‘Sanat Yapım’da açtığı, benim de izleme fırsatı bulduğum sergisine “Nazım’la Randevu” ismini yakıştırmıştı. Bu asla bitip tükenmeyecek destandan dökülen epik dizeler bir bir tuvallerde yerini buluyordu:  “...dümende ve başaltlarında insanları vardı ki bunlar uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...”  “...ateşi ve ihaneti gördük ve yanan gözlerimizle durduk bu dünyanın üzerinde...” “...altına bir at çekip eline bir mavzer verdiler....”  Keskinok, çocuk denecek yaşta - genç Cumhuriyet’in daha onuncu yılında - okulda çok sesli müzik eğitimini almıştı bile. Çok seslilik, çok renklilik resimlerine de yansımıştır. Sanki geçmişte söylenenlerin - efsanelerin peşine düşmüş gibidir. M.Ö. 2500-3000 yıllarına - Sümerler dönemine dayanan ve bilinen ilk yazılı destan olan “Gılgamış“ı da resme çekmiştir. Büyük boyutlu resimde “Gılgamış“ın “Enkidu” ile birlikte tanrıça “İştar” tarafından üzerlerine salınan azgın boğayı nasıl dize getirdikleri anlatılmaktadır. Sadece “Gılgamış“ mı; Keskinok tutkulu bir aşk hikayesi olan “Carmen” i de resimlerinde anlatmaktan geri durmamıştır. Öyle ki, eleştirmen Önder Şenyapılı yıllar önce Milliyet’te yayınlanan bir yazısında gerçeküstü öykülerin anlatımında Keskinok’u Fellini’ye rakip göstermektedir.  Yerinde duramayan, kabına sığmayan bu delikanlının resimlerinde hep bir devinim vardır. Atlar koşanda, demirciler demir dövende, davullar zurnalar çalanda, horonlar tepilende, cambazlar havada uçuşanda, üç güzeller bel bükende, suya girende hep bir hareket, bir heyecan söz konusudur. Figür, Rıfat Ilgaz’ı tanıdıktan sonra mı girmiştir resmine, bilinmez. Ama, bilinen odur ki, figürler değişik açılarda iç içe geçen, sanki zaman eksenine paralel sudaki kırılmaları anımsatan değişik zaman dilimlerinden süzülüp gelerek aynı resmin çatısı içinde senfonik bir şiir tadında hayat bulurlar. Hem de yerçekiminin etkisini hiçe sayarak. Bu anlamda matematiğin - geometrinin olanaklarını hep kullanmıştır Keskinok. Sadece geometri mi? Alfanümerik karakterler de kimi zaman bir sirk gösterisinde, kimi zaman da yarışan bir atın eyerinde ortaya çıkarlar. Ve keskin, fakat noktasal bir ışık adeta değişik açılardan fener tutmuşcasına aydınlatır Keskinok resmini. Bir yumuşaklık, bir romantizm siner sanki resimlerine.   Eros’un fırlattığı ok mudur Keskinok’un yüreğine saplanan Her zaman söylediğim gibi sanatçının hayatı, yaşanmışlıkları yüzüne yansımasa da eninde sonunda resmine yansır. Keskinok, ilk gençlik, hatta çocukluk yıllarının anılarından başlayarak bir anlamda hayatını temize çekmiştir resimlerinde. Eros’un fırlattığı ok mudur Keskinok’un yüreğine saplanan? Nedir resimlerinde dolanan bunca anadan üryan kadınların sırrı? 18 yaşına kadar kaldığı Adana’da ilk aşklarını yaşamış olan İzmir doğumlu bu efe, rivayete göre, mitolojideki “Üç güzeller”i andıran kızkardeşlerini korumak için sırasında bir muşta bile edinmiş, ateşli, kavgacı bir Adana delikanlısı olup çıkıvermiştir. Ve Seyhan nehrinin kenarında sıralanan barlardaki saçları oksijen sarısı kadınlar gençliğinin idolleri olmuşken şimdi aynı kadınlar Keskinok resimlerinin de idolleri olarak çoktan elmayı kapmaya ve arz-ı endam etmeye başlamışlardır bile. Hayat devam ettiğine ve tarih tekerrür ettiğine göre o resimlerdeki kadınlardan biri Hera, diğeri Atena, bir başkası da neden elmayı kapan güzellik ve sevgi tanrıçası Afrodit olmasın? Onca yaşına rağmen, sanatçının sevgiye ve aşka verdiği değer midir, onu Mehmet Akif Kız Öğrenci Yurdu’nun önünde bekleşen 3 genç kız ile bir köşede koklaşan çifti eskiz defterine resimlemesine neden? Keskinok da Turan Erol gibi gözlemlerini, etüdlerini çizmek için desen defterini yanıbaşından eksik etmeyen, her defasında farklı farklı okumalara girişen bir sanatçımız. Edebiyatçıların “Karalama Defteri” olur da ressamların olmaz mı? Ama, ressamların “Karalama Defteri” daha bir kalender olur. Eskiz sayfaları sırasında bir matematik defterinin kareli yaprağı olurken, bazen de “kağıdım yoktu, okuduğum romanın son sayfasını kullandım” dediği Fransızca bir romanın sayfaları olabilir. Tatilde de rahat durmamıştır bu muzip adam. Bodrum’da, Antalya’da güneşlenen, ‘pin pong’ oynayan güzelleri gözüne kestirmiş ve bir solukta eskiz defterine çekivermiştir. Keskinok’un desenleri şairlerin şiir kitaplarını da süslemiştir. Bunun yanısıra “Picasso ile Yaşamak” kitabını dilimize çeviren yine O’dur.  “Diri mor” Renkleri rengarenk Keskinok’un: “Sıcak sarı, titrek yeşil, utangaç pembe, küskün külrengi, diri mor ve kurşun kara”. Ama birini diğerlerinden ayırıyor: “İlle de mor” diyor. Tahsin Saraç’ın deyişiyle: “Diri mor.” Tahsin Saraç yıllar önce Kayıhan Keskinok’a atfettiği “Altı Ararenk Üstüne” şiirinde Keskinok’un resimlerini şiir defterine çekmiştir. Sergide en çok dikkatimi çeken resimlerden biri de 1970’li yıllara tarihlenen mor ahşap çerçeveli yağlıboya resmi. Denizin orta yerinde yükselen “diri mor” bir kayalığın üzerine çıkmış bir çift birlikte uzaklara bakmakta. Etrafta, yüzenler, denize girenler... Bir grup ise kıyıda kah dinlenmekte, kah kurulanmakta. Yakın planda mayolu bir çift birbirlerine ilan-ı aşk etmekte. Tadında bir “kurşun kara”, kırmızı karınca kararınca, mayolara sinmiş bir tutam “titrek yeşil” gözü okşamakta. Bir tutam mavi, dalgaların üstünde ağır ağır kıyıya yaklaşmakta. “Sıcak sarı” gökyüzü ise ışıl ışıl parlamakta. Sevdim, hem de çok sevdim hayat kokan bu resmi. Boğalarla güreşen ‘Matador’un asıl, resimle dansını gördüm bu resimlerde. Avuçlarının gücü yettiği kadar, yıldızlar sönene kadar fırçasını elinden bırakmayacak bir sanatçının azmini gördüm. Cumhuriyet’i el üstünde tutan, sözünün arkasında, resminin önünde, dostları ile birlikte dimdik ayakta duran, bildiğini öğrencileriyle paylaşmaktan geri durmayan, yaşadığını ve daha nice bir ömür yaşayacağını inkar etmeyen bir ressamın yavuklusu - resme ve dahi hayata sevdasını gördüm bu resimlerde. Kimbilir, belki de tıpkı seramik profesörümüz Jale Yılmabaşar ile olduğu gibi, bu yazım yayınlandıktan sonra, bizzat tanışır, uzun uzun sohbet ederiz kendisiyle. Usta ressam, onurlu efe, koca çınar Kayıhan Keskinok’a saygılarımla...   Alaattin Bender www.alaattinbender.com  Aralık 2007 Fotoğraflar: Alaattin Bender arşivi. Sergi: “Seçki”; 23 Kasım 2007 – 20 Ocak 2008 Not: 2007 yılı Sanat Kurumu Plastik Sanatlar - "Resim" ödülünü Kayıhan Keskinok 14 .01.2008 tarihindeki ödül töreninde Mustafa Ayaz ile paylaşarak almıştır.  Alaattin Bender                                                                               Ustaların İzinde…

Devamını Oku
Duran Karaca - Anlat Biraz...
20 Şubat 2026

Duran Karaca - Anlat Biraz...

ANLAT BİRAZ... Duran KARACA’nın Ardından... “Benim doğduğum köylerde şimal rüzgarları eserdi” diye başlayan ve … “Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin. Benim doğduğum köyler de güzeldi. Sen de anlat doğduğun yerleri Anlat biraz” diye sona eren Cahit Külebi’nin ‘Hikaye’ şiirine kulak vermiş; Hasan Hüseyin’in (Korkmazgil): “Dağlara, dağlara, dağlara doğru Çalı çırpı sıla gurbet dağlara doğru Sarı sıcak ak cibinlik dağlara doğru Ordu, ordu çekip gider ayçiçekleri Bakma turaç* bakma bana el gibi … Ben çalmadım bu davulu karaca duran çaldı Pir Sultan'ı benden aldı kekliği Silifke'den Boyasını yaman kardı dadal'dan Telini de yaman gerdi Karacaoğlan'dan Vurdu mavi, vurdu yıldız, vurdu dağbaşı” dizelerindeki gibi sahip çıkmıştır doğduğu sarı sıcak topraklara. Uğur Mumcu da “Duran Karaca’nın resimlerinde Çukurova’nın cehennem sıcağı var, akşam serinliği var, halk türküleri gibi sıcacık duygular, deyişler, seslenişler var” diye yazmıştır köşesinde. Ankara Resim ve Heykel Müzesi kolleksiyonundaki 123x138 cm ebadındaki gece resmi Van Gogh’un ‘yıldızlı gece’ resmini anımsatır bana. Kadınlar dışarıda çadırların etrafında öbek öbek kümelenmiş, yumak biçimindeki yeşil ağacın dallarına beşikler kurulmuş. Bir sessizlik, bin renklilik. Yıldızların mı, ayın mı şavkı vurmakta geceye bilinmez. Bilinen odur ki, en sıcaktan en soğuğa paletin renkleri esirgenmemiş. Karaca’nın resimlerinde engin bir gökyüzünün sihri her daim sarmalar içine çeker sizi. Orhan Peker’in duyarlı yüreğini Karaca’da da gördüm desem yeridir. Hep de bir içtenlik. Doğrudan Karaca ile konuşmadımsa da sanatçının Peker ile pek çok ortak kaygıyı taşıdığını, hatta bazı konulara her ikisinin de ortak olduğunu görüyoruz. Karaca’nın yavru bir oğlağı kucaklayıp bağrına basan figür resmine bakarken Peker’in ‘Gülibik’ resmindeki horozunu bağrına basan çocuğu hatırlarım. Bu iki koca yürekli adamın duyumsadıkları sevgiyi resmedişleri yine aynı. Bu arada ne güzel tesadüf ki yıllar sonar, Orhan Peker’in resimlediği, Çetin Öner’in yazdığı ‘Gülibik’ kitabının Can-çocuk yayınlarından çıkan yeni baskısına Mezunlar Derneği’ndeki kitabevinde rastladım ve kapaktaki Peker resminden hemen oracıkta tanıyıverdim ‘Gülibik’i. Zira, Beşiktaş Çağdaş’taki retrospektif sergide de vardı ‘Gülibik’. Bu yıl ikincisi düzenlenen ArtForum Plastik Sanatlar Fuarı’nda ‘Sanatçı Onur Ödülü’ ressam Duran Karaca'ya verildi. Fuar girişi Karaca’nın 4 büyük resmi ile taçlandırılmıştı. İlk resimde, beyaz bulutları sınırlayan mavilerin aksi ırmağa yansımış, ırmağın karşı kıyısındaki boz alanlara karşıt olarak ırmak kenarında kümelenmiş, karalara bürünmüş keçi sürüsü ile siyah leke etkisi yaratılarak siyah-beyaz dengesi kurgulanmıştı. En alttaki toprak parçasında sarıdan turuncuya, hatta ve hatta kırmızıya yaklaşan tonlarla sarı sıcak toprak etkisi verilmişti. Başka bir resimde gündüz çekilmiş, ay yükselmiş, parlak bir yaz gecesi çitlerin arkasında sıralanan atlar bir taraftan dinlenirken bir taraftan da eminim aralarında fısıldaşmakta. Karaca’nın yüreği de onları dinlemekte. Chagall’ın lirik resimlerine benzer bir şiirsel duyarlılık var bu resimlerde. Keçiler, koyunlar, sürüler hiç eksik değil. Ama hep de gizem dolu kara keçiler. Öyle ki, kimi zaman sürüden ayrılan o kara keçiler sanki kürsüye çıkmış, sarı sıcak gökyüzüne diklenmekte. Keklik ve turaç da koşup gelmiş Duran’ın çağrısına. Sonra da hiç eksik olmamış resminden. Biricik oğluna ‘Turaç’ adını verecek kadar etkilemiş Karaca'yı. Duran Karaca Orhan Peker’in aksine kalın boya dokusu yerine lekeci bir tavır benimsemiş; lekeler içerisinde izleyiciye fırçanın nasıl salındığını gözleme fırsatı vererek sanki sanatının izlerini deşifre etmek istemiştir. Renk aşığı, renk tutkunu Karaca. Başta natürmortları olmak üzere resimlerinde Gauguin'in fov (‘fauve’) renklerine benzer iddialı, keskin kontrast renkleri de belli bir ölçü dahilinde tuvalinden eksik etmez. Güneş altında ayçiçekleri güneşe yüzlerini dönmüş yıldız yıldız parlamakta. Ya elinde karpuz dilimini tutan çocuğa ne demeli. Karpuz diliminin yay formu devam ederek adeta figürün üzerindeki giysinin yaka çizgisini tamamlamakta. Ve o yüzdeki safyürek ifade. 1934 Ceyhan doğumlu Duran Karaca henüz lise yıllarındayken sonraki hayatını etkileyecek bir olayla karşılaşır. Çizdiği karakalem resimleri o zamanın prestijli dergisi Varlık’a gönderir. Birkaç ay geçmeden resimler Yaşar Nabi’nin Varlık Dergisi’nde, hem de kapak sayfasında yayınlanır. Her ne kadar lise sonrası Ankara Hukuk Fakültesi’nde bir yıl okuduysa da ‘Varlık’ serüveni ile başlar dönüşü olmayan resim serüveni. Akademi’de (İDGSA) Halil Dikmen ve Cemal Tollu atölyelerinde çalışan sanatçı Yaşar Kemal'in ‘Yusufçuk Yusuf’ adlı romanını,  Mahmut Makal'ın ‘Kalkınma Masalı-2’ adlı kitaplarını resimler. 1962 yılında Ankara’da Doğuş sanat galerisinde ilk kişsel sergisini gerçekleştirir. 1971 yılında TRT Resim yarışması başarı ödülünü kazanırken, 1981’de Kültür Bakanlığı’nın düzenlediği ‘Atatürk ve Kurtuluş Savaşı’ konulu Resim yarışmasında mansiyon ödülü alır. 1984 yılında Sanat Kurumu tarafından verilen "Yılın Sanatçısı" ödülünü Fethi Arda ile paylaşır. Duran Karaca hayatını sadece resim yaparak kazanan ender sanatçılardan birisidir. Bir söyleşisinde “Biz yaşadığımız topluma, yaşadığımız çevreye ve insana bağlı ressamlarız. … Bir büyük ressamın söylediği gibi, ‘sanat hiçbir zaman doğadan vazgeçmeyecektir.’” diyerek toplumsal gerçekçi çizgide figüratif resimden kopmadan, ama her daim yüreğini koyarak boyar tuvalini. Bir de hiç unutmaz atölyesini ziyarete gelen hemşehrisi ‘Kekeç Memet’in sorusunu: “Sen bunu yapıyon, yapıyon ya Emmoğlu, bi menfaatin va mı?” Unutamaz, çünkü ‘Kekeç Memet’ “sanatın tanımını şıpın işi, os’saat, orada yapıvermiştir”. Ardından buruk bir şekilde rahmetli Orhan Peker’in sorusunu hatırlar: “Duran, sanki bizden isteyen mi var ki resim yapıyoruz?” Evet, Karaca yüreğini gördüm Duran’ın; çocuksu, sevgi dolu. Ve bitip tükenmez azmini gördüm. Daha da ötesi resme sevdasını gördüm. Ama bu sevdaya ihanet ettiğini hiç mi hiç görmedim. Sanırım Duran Karaca'nın hayatında hayatından daha değerli iki şey vardı: Resim ve ‘Turaç’.  Bugün (28.11.2006)  öğleden sonra 15:45’de, bu ayki yazımı hazırlarken sanki içime doğmuş gibi Nurol Sanat Galerisi yöneticisi Yüksel Hanım’dan gelen mesajla irkildim, yutkundum; kelimelerim düğümlendi. Biraz öncesine kadar hasta olmasına rağmen hayatta olan Duran Karaca, artık aramızda yoktu. Muhtemel bu gece yıldızların arasından bize ışık saçacak. Morları, mavileri, sarıları yakacak!. Seni de çok özleyeceğiz Karaca. ‘Karadır bahtım kara’. Büyük usta Duran Karaca'ya saygılarımla... Alaattin Bender www.alaattinbender.com  Turaç*:Soyu tükenmekte olan, Toroslar bölgesinde de rastlanan  Sülüngiller familyasından bir kuş türü.Kaynakça:-Nurol Sanat Galerisi tarafından yayınlanan 2002 tarihli Duran Karaca sergi kataloğu. -Sanat Yapım tarafından yayınlanan, Önder Şenyapılı tarafından yazılan 1989 tarihli “Benim Sanatçılarım” kitabı.  Alaattin Bender                                                               Ustaların İzinde…

Devamını Oku
İstanbul'u Dinliyorum, Gözlerim Kapalı
20 Şubat 2026

İstanbul'u Dinliyorum, Gözlerim Kapalı

 'İSTANBUL'U DİNLİYORUM, GÖZLERİM KAPALI' Urumeli hisarına oturmuş;  “İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı Önce hafiften bir rüzgar esiyor; Yavaş yavaş sallanıyor Yapraklar ağaçlarda; Uzaklarda, çok uzaklarda, Sucuların hiç durmayan çıngırakları İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Kuşlar geçiyor, derken; Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık. Ağlar çekiliyor dalyanlarda; Bir kadının suya değiyor ayakları; İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Serin serin Kapalıçarşı Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa Güvercin dolu avlular Çekiç sesleri geliyor doklardan Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları; İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Başımda eski alemlerin sarhoşluğu Loş kayıkhaneleriyle bir yalı; Dinmiş lodosların uğultusu içinde İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Bir yosma geçiyor kaldırımdan; Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar. Bir şey düşüyor elinden yere; Bir gül olmalı; İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Bir kuş çırpınıyor eteklerinde; Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum; Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum; Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından Kalbinin vuruşundan anlıyorum; İstanbul'u dinliyorum.” diyerek anlatmıştı bu büyülü şehri Orhan Veli Kanık.  Ben de ilk kez 70’li yılların ortalarında, çocukluk çağında tanışmıştım bu İstanbul şehriyle. Bir iki günlük bir iş gezisiydi bizimkisi. Rahmetli babam ‘Ömer Usta’nın yanına katılmış, o zamanın yegane otoları olan “Renault 12”ler için tamirhaneye yedek parça temin etmeye gitmiştik. Kimbilir, bizim gibi daha kaç kişi kalkıp gelmişti Anadolu’nun dört bir yanından. O yıllarda 50’li, 60’lı yılların Amerikan arabalarından bozma, uzun burunlu, çam yarması dolmuşlar müşteri kovalıyordu İstanbul sokaklarında. Dantel, dantel dizilmiş, insana ‘seke sek’ oynattıran arnavut kaldırımlarıyla örülü İstanbul sokaklarına denizin nemli kokusu ve sabahın sisi çöküyordu. Yıllar sonra, yurt dışına çıkmak için Mart ortasında İstanbul’a gittiğimde, beyaz tenli bir vapurla karşı kıyıya geçerken güvertede nem ile rüzgarın nasıl da biraraya gelerek iliklerimi dondurduğunu unutmam ne mümkün. Sonrasında da, daha bir sık gider oldum İstanbul’a. Havalimanından şehre inmek için sahil yolundan geçerken ‘Ahırkapı’ açıklarında sabırsızlıkla bekleşen renk renk, dizi dizi, boy boy gemileri izler, onlara hep gıpta ederim. Dört günlük masalsı bir İstanbul seyahatimizde Boğaz’ı bir baştan bir sona araba ile geçmiş, kıyı boyunca nazlı nazlı salınan bu gemilerle adeta yarışa tutuşmuştuk; bazen birbirimizi kaybediyor, sonra tekrar kavuşuyor, daha bir yaklaşıyor, adeta iki sevgili gibi birbirimizden ayrılamıyorduk. Derken, Avrupa yakasındaki, Marmara’nın Karadeniz ile buluştuğu nokta olan Fener köyüne dek sürdü bu kovalamaca. Ardından, gün kararmış, ayrılık vakti gelmişti. Biz de, hemen oracıktaki balıkçı lokantasında kadehimizi bu nazlı şilebe kaldırarak, bir anlamda vedalaşıyorduk.  Bir başka gün, yandan çarklı ada vapuruna atlamak ne büyük bir keyif. Geride bıraktığımız dalgalarla, yunus misali peşimizi bırakmayan, susamlı simitlerimizi gagalayan martılarla yarışa tutuşmuş gibi ada vapuru. Sonrasında, en büyük keyfim faytonlar. Bir yandan çın çın çıngıraklarıyla bezenmiş, mavi boncuklarla, rengarenk püsküllerle süslenmiş, yeleleri rüzgarla havalanan bu fayton atlarının koşarken çıkardığı sessizliği delen ritmik sesleri dinlerken, öte yandan göz kamaştıran manzarayı belleklerimize kazımak ne muhteşemdi. Şairin dediği gibi: “Hava bedava, bulut bedava…” Haydarpaşa garına yanaşmakta olan trenin düdüğü oradan geçmekte olan vapur çığlığına karışıyor. Yolcular iniyor, yolcular biniyor. İnsanlar bekliyor, insanlar koşuyor, kimisi de oturmuş hayal kuruyor. Kimi Galata köprüsüne yaslanmış, oltasının ucunda şansını arıyor. Kimbilir, belki de birazdan üşüşüverir balıklar. Tarih kokuyor yedi tepeli bu şehir. Zamana meydan okuyor. Uzun mu uzun sütunlar, oylum oylum işlenmiş taşlar size yukarıdan bakıyor. Gökyüzüne çengel atmış camiler, hanlar, hamamlar hepsi sizi selamlıyor. Çamlıca’dan, seyirlik tepelerden, direkler arasına gerilmiş Boğaz köprüsünün üzerinden İstanbul’u izlemek, Hezarfen Çelebi gibi İstanbul’u kanatlarınızın altında hissetmek çocuksu bir keyif. Karnınız mı acıktı? Sultanahmet köftecisi, Şampiyon kokoreçcisi ne güne duruyor. Akşam bir iki kadeh içmek, biraz demlenmek mi istediniz. Buyurun Nevizade sokağına. Sergi mi gezmek istediniz? YKB Kazım Taşkent başta olmak üzere bütün Beyoğlu galerileri emrinizde. “Camekanlar bedava” değil mi? Dilerseniz içeri girmeden de sergiye göz atmanız mümkün. İstanbul Modern, Pera, Sabancı Müzesi ve daha niceleri. Picasso sergisi, Orhan Peker sergisi... Sanat kokuyor bu şehir, sanat. Ressamlarımız oracıkta, yazarlarımız, şairlerimiz, ‘star’larımız, müzisyenlerimiz... Zengini orada, fakiri orada. “İsporcusu, ihtiyarı, genci”; “simitçi, kahveci, gazozcu” orada. "İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı" diyen Şair'in tersine yumuk gözlerini ve yüreğini açmış sanki "İstanbul'u izliyorum" diye seslenmektedir Naile Akıncı. Naile Akıncı'nın Eyüp resimlerini izlediğimde TRT'de uzun yıllar önce yayınlanan "Safranbolu'da Zaman" isimli belgeseli hatırlarım. Belgesel diziye sinen zamanın sesi-sessizliği ve dinginliği Akıncı'nın İstanbul resimlerinde de gösterir kendini. Hep dışarıdadır gözü Sanatçı'nın. Kah Eyüp'te, kah Anadolu Kavağı'nda dalgalanır resimleri. Yollara vurmuştur kendisini. Bakırköy, Haliç, Ortaköy, Küçüksu, Tarabya, Bebek, İstinye, Emirgan ve Büyükada'da kimbilir kaç kez geçmiştir tuvalinin karşısına. Naile Akıncı, rahmetli Atilla İlhan’ın bir TV programında Fransız Kaptan ‘Cousteau’nun Türkiye'ye yerleşen kameramanının "İstanbul dışında dünyanın hiç bir şehri yok ki kadrajda ayrıca bir düzenleme gerektirmesin" sözünü haklı çıkarırcasına bu güzel şehrin heryerinin ayrı güzellikte bir kareye sahip olduğunu göstermiştir. Yine bir İstanbul seyahatinde önce Balat semtindeki eski İstanbul evlerini ziyaret ettim, ardından Eyüp yokuşunu tırmandım. Naile Akıncı'nın izini sürerek Eyüp semtindeki Pierre Loti'nin de zamanında sık sık ziyaret ettiği çay bahçesinde çayımı yudumlarken muhteşem Eyüp manzarasını izleme fırsatını buldum. Öyle ki, Akıncı pekçok kez bu kahvenin sağ köşesinde yerini almış ve kadrajını hemen her defasında Eyüp Camii merkezli yerleştirmiş ve zaman zaman da ‘Altın Boynuz’u ve Haliç Köprüsü’nü resmetmiştir. Öte yandan, Boğaz'ın uç noktalarından biri olan Anadolu Kavağı'na da gittim. İskele'nin sağından itibaren birbirlerine yaslanırcasına sıralanmış evleri, balıkçı motorlarını, ağlarını tamir eden balıkçıları da gördüm ve birkez daha Naile Akıncı'nın gözlem gücüne ve şehr-i İstanbul'a hayran kaldım. Turner’dan etkilenen çağdaşı Avni Arbaş da özellikle Boğaz’ın büyülü sis perdesini aralayan vapurları, şilepleri yüzdürmüştür resimlerinde. Muhsin Kut’un resimleri ise kah Haliç'te, kah Bakırköy'de, kah Samatya ve Kuzguncuk'ta dalgalanır. Boğaz'a çinekop akını olduğunda da Topkapı sarayı açıklarındaki balıkçıları resimlemiştir. ‘Bit Pazarı’ ve ‘Kapalıçarşı’ da onun resimlerinden almıştır nasiplerini. Kuzguncuk'taki evlerin kapılarını da aşındırmıştır. Ercan Gülen’in baskı resimlerinde ise Boğaz’ın iki yakasında mekik dokuyan ak tenli vapurlar kimi zaman Kızkulesi'nin önünden geçerek Salacak İskelesine, kimi zaman da Karaköy rıhtımından kalkıp Haydarpaşa İskelesine ulaşır. Ara Güler ise fotoğraflarında İstanbul’da hayatın izini sürer; Sirkeci'de, Eminönü'nde, Eyüp'te, Haliç'te, Zeyrek'te; "trende, vapurda, otobüste" ‘şehirlerin Şehri'ni’ - İstanbul'u anlatır bize. Hikmet Onat, Namık İsmail, Vecih Bereketoğlu, Hulusi Mercan başta olmak üzere ismini sayamadığım pek çok eski kuşak ressam da tuvallerinde yer vermiştir İstanbul’a. Hatıralarla yoğrulmuş, imparatorluklar yıkmış, imparatorluklar kurmuş, her daim göz önünde ve gündemde kalmayı başarmış, geçmiş ile gelecek arasında, Asya ileAvrupa arasında köprü olmuş bir şehir İstanbul. Belki, artık “taşı toprağı altın” olmasa da hala sanatın, ticaretin merkezi İstanbul. Başka türlü bir şehir bu şehir. Uzun bir yazın ardından yepyeni sergilerle, büyülü renklerle, bambaşka dünyalarla tanışmak için sabırsızlanıyorum. Resimleri bütünleyen yazılarda ve birbirinden güzel sergilerde tekrar buluşmak dileğiyle...   Alaattin Bender www.alaattinbender.com

Devamını Oku
Her Resim Birileriyle Konuşmak İster
20 Şubat 2026

Her Resim Birileriyle Konuşmak İster

 HER RESİM BİRİLERİYLE KONUŞMAK İSTER Yazın son demlerini yaşıyorduk. Marmaris'in ötesini Selimiye ve Bozburun'u hep merak etmiştim. Ağustos sonunda Selimiye'ye gitmeye karar verdik. Kıvrıla kıvrıla uzayan yollar ve virajlardan sonra soluğu Selimiye'de aldık. Takdiri ilahi mi demeli, bilemiyorum; biraz yorucu bir araştırmadan sonra denize sıfır konumda bir 'apart' kiraladık. Açıkçası denize hiç bu kadar yakın konaklamamıştık; öyle ki önümüzden geçen sadece bir yol denizle aramıza set çekiyordu. Sanırım biraz şaşırdınız ve anlatılanlarla sanat kavramı arasında bir bağ kuramadınız. Yanıldınız! Aramızda güçlü bir bağ vardı. Ve bu 3. sınıf apartta her ne hikmetse her odanın duvarlarını özgün baskı resimler süslüyordu. Hem de devlet sanatçısı Devrim Erbil'in renkli özgün baskıları. Salondaki baskının adı "Ay Işığında Marmaris" idi. Dolunayda ayın şavkı vurmuştu sazın, pardon! suyun üstüne. Leylim ley! Marmaris'in tepeleri de bu ışıltıdan payına düşeni almış, teknelerin yelkenleri çit misali limanı çevrelemişti. Diğer baskıları da inceleyince anlaşıldı ki, sanatçı Tavşanbükü de dahil olmak üzere, sanırım 1993 yılında Marmaris'in 'bük'lerini keşfe çıkmış ve bir dizi özgün baskı resim yaratmıştı. Bu mütevazi apart da iç dekorasyonu yenilenen büyük bir otelden (sanırım Tavşanbükü'ndeki) sözüm ona 'ıskarta'ya çıkarılan resimlerin birkısmını alarak koridorlarına varıncaya dek duvarlarını süslemiş ve onlara seslenecek birilerini beklemeye koyulmuştu. Tıpkı Le Corbusier'in dediği gibi: "Her resim birileriyle konuşmak ister, ama yalnızca ona seslenirseniz konuşur." Aslında özgün baskı ile ilk tanışıklığım lise yıllarında rahmetli babamın getirdiği Meteksan takvimindeki, Orhan Peker'in başlangıçta ne olduğunu o zamanlar kestiremediğim tulumbacılar (itfaiyeciler) isimli "litografi" (taşbaskı) resimlerini görmemle oldu. Zira, 'Cornelius'a Mektuplar' kitabında, Orhan Peker "Bilirsin, eskiden beri bu baskı işlerini severim. Belki de bir ressam olarak bu yanım daha ağır basar" diyerek baskı resme olan sevdasını dillendirmişti. Daha sonra, 1990-1994 yılları arasında devam ettiğimiz Güvercinlik'teki Toprak Mahsulleri Ofisi yerleşkesindeki hangardan bozma sanat atölyesindeki özgün baskı odasını gördüm. Arkadaşım Fevzi Kaygı resmin yanısıra özgün baskı kurslarına da devam ediyordu. Onları izlediğimde ellerinde bir kısım kesici aletlerle, çizdikleri resimleri linolyum kalıplara kazıdıklarını, daha sonra bu kalıpları matbaa mürekkebi ile boyadıklarını ve en son safhada da baskı makinesinin tezgah yüzeyine yerleştirdikleri kalıbın üzerine kağıt tabakayı serdiklerini ve döküm merdanenin altından, bir düzenekle bu tezgahı kaydırmak suretiyle kalıp üzerindeki boyanın kağıda geçmesini sağladıklarını görmüştüm. Yapılacak baskı sayısına göre de bu işlemi tekrarlıyorlardı. Son aşamada baskıdan çıkan boyalı kağıtlar mandallar vasıtasıyla odada gerili ipler üzerine asılarak kurumaya bırakılıyordu. Ben sadece resimle ilgilenirken Fevzi, TMO atölyesi kapandıktan bir süre sonra kendisine bir pres yaptırmış ve bir yakınına ait garajı baskı atölyesine dönüştürmüştü. Daha sonraları üç arkadaş biraraya gelip kiraladığımız çatı katındaki resim atölyemizin bir odasını yine baskı atölyesi olarak düzenlemiştik. Hatırlıyorum da o presi 4. kata iki hamal zor çıkarmıştı. "Evet, çizdim Berger'in portresini. Bir kez değil, bin kez. Ama çok sonra. Onu yitirdikten sonra. Gözlerim kapalı öyle kazıdım gravür plakalarına yüzünü aşkımın" sözleri sanatçı Aliye Berger'in özgün baskılarına yansıyan tutkulu ve hazin bir aşkın öyküsünü anlatıyordu. Öte yandan "Ne yaptımsa, ne gerçekleştirdimse, ne çizdimse içimden geldiği gibi yaptım, gerçekleştirdim; çizdim, kazıdım, oydum, bastım." sözleri bu tekniği özetle tanımlamak için yeterlidir sanırım. Yine de, tanımlamak gerekirse, sanatçının salt kendi çabasıyla oluşturduğu kalıptan, yine kendisi veya gözetiminde sınırlı sayıda üretttiği, altında imza ve baskı sayısıyla (#n1/#n2; basılma sırası/toplam baskı sayısı) doğruluğunu belgelediği, basılmışlara özgün baskı denir. Genel olarak baskı sayısı 10-100 arasında değiştiğinden özgün baskı resmin fiyatı yağlıboya resmin fiyatına göre çok daha düşüktür. Çağdaş anlamda baskı tekniğinin 9.'cu yüzyılda Çin'de, 15. yüzyılda Avrupa'da kullanılmaya başlandığı söylenebilir. Bu dönemde tahtaya kalıp oyulması suretiyle yazı ve resimlerin kağıda basılarak çoğaltıldığı gözlenir. 1440 yıllarında harfleri dizerek sayfa kalıplarını oluşturan tekniğin Gutenberg tarafından bulunması ile birlikte artık tahta kalıplar yalnız resim baskıları için kullanılır. Kutsal resimleri çizen ve boyayan resim ustaları asıl resmi veren deseni öncelikle kalıptan basarak, daha sonra boyayarak üretme tekniğine yönelmişler; böylelikle özgün baskı resim tekniğinin doğuşuna ön ayak olmuşlardır. Zaman içerisinde değişik tekniklerin keşfi ile bugün gelinen noktada, özgün baskı tekniklerini 1. Yüksek Baskı (Ağaç baskı-Linolyum Baskı) 2. Çukur Baskı (Gravür) 3. Yüzey-Düz Baskı (Litografi-Çinkografi) 4. Şablon Baskı (Serigrafi/Elek Baskı) olarak sınıflandırmak mümkündür. Ülkemizde ilk kez 1732 yılında İbrahim Müteferrika tarafından basılan "Tarih-i Hind-i garbi" (Amerika'nin keşfi) adlı kitaptaki resimlerin basılması için özgün baskı tekniğinden yararlanılmıştır. Bu arada Otto Dix adlı ünlü sanatçının 1. Dünya Savaşı sırasında yaşanan kıyımı ve savaş sonrası yaralı ve aynı zamanda yaşam hırsıyla dolu toplumu, özellikle de fahişeler, dilenciler ve gazileri tasvir ettiği dramatik resimlerin sergilendiği özgün baskı sergisi geçtiğimiz yıl ülkemize gelen önemli sergilerden biri olmuştur. Orhan Peker gibi pekçok sanatçı bilinen resim tekniklerinin yanısıra özgün baskı tekniklerini de kullanmışken, Aliye Berger, Mürşide İçmeli, Mustafa Aslıer, Süleyman Saim Tekcan gibi bazı sanatçılar da sadece özgün baskı resimler üretmişlerdir. Atları, hatları ve mezar taşları ile Anadolu kültür ve tarihinin simgeleşmiş imgelerini, tuğralar ve Osmanlı kaligrafisi ile yorumladığı özgün baskı resimleriyle tanınan Süleyman Saim Tekcan, geçen otuz yılın sonunda, 2004 yılında İstanbul Çamlıca'daki atölyesini İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi'ne (IMOGA) dönüştürmeyi başarabilmiştir. IMOGA, Batı'daki baskı merkezlerinde görülen bir anlayış ile sanatçıların bir araya geldiği, sanat hakkında konuşulup, tartışılan ve aynı zamanda da özgün baskı üretimi yapılan bir mekan olur ve bu üretimin sonucunda müzenin kolleksiyonu sürekli genişler. Bu araştırmaları yaparken "sanal müze"nin (http://www.sanalmuze.org/paneller/) tartışma dosyasında Ferit Edgü'nün Sanat Çevresi dergisinde bir özgün baskı sergisi ile ilgili hazırladığı sunuş yazısında "Serigrafi ofset baskı tekniğinin ilkelidir" diyerek başlayan ve pek çok özgün baskı sanatçısının katılımıyla interaktif hale bürünen tartışma dosyasına rastladığımı belirtmek isterim. Fotoğraf sanatçısı İbrahim Demirel ise kolleksiyonuna dahil olan güvercin ve torbalı at gravürlerinin hatırasını anlattığı kitapçıkta Orhan Peker'in hastalığının son dönemlerinde Mustafa Pilevneli'nin Tatbiki'deki (Akademi'deki) atölyesini ziyareti sırasında hazırladığı, fakat bozulan sağlığı nedeniyle basamadığı 2 baskı kalıbından, Peker'in ölümünden sonra sınırlı sayıda baskı yapılarak sanatçı dostlar arasında pay edilirken kendi payına da düştüğünden bahsediyor ve bu kalıpların daha sonra imha edildiğini anlatarak hüzünlü bir anıya ortak ediyordu bizleri. Özgün baskı sürprizlerle dolu bir tekniktir. Sanatçının kalıbı oyarken tasarladığı resim ile renklendirilmiş kalıbın kağıt üzerindeki baskısı arasında mutlak farklılıklar doğacak, bu da heyecanlı bir bekleyişe neden olacaktır. Ekim ayına girdiğimiz şu günlerde posta kutumu ardarda gelen sergi davetiyeleri doldurmakta. Bakalım yeni sanat sezonu bizleri hangi renkli sürprizlerle karşılayacak ve hangi düşlere sürükleyecek; bunu zaman gösterecek. Sergilerde buluşmak, karşılaşmak dileğiyle... Unutmayın, "Her resim birileriyle konuşmak ister, ama yalnızca ona seslenirseniz konuşur." Alaattin Bender www.alaattinbender.com Kaynak resimler: IMOGA   Alaattin BENDER                                                                            Ustaların İzinde...

Devamını Oku
Neşet Günal - Toprak Adamları
20 Şubat 2026

Neşet Günal - Toprak Adamları

"TOPRAK ADAMLARI" Neşet GÜNAL Neşet Günal’ın resimlerine bakmak yürek ister, cesaret ister. O gözlerle, o ellerle, o yüzlerle bir an için bile gözgöze gelmek ürkütür insanı. Siz, biz “yürek dayanmaz” diyerek bakışlarımızı kaçırırken Neşet Günal’ın o resimleri yaparken, geçmişte yaşadığı anıları tekrar depreşirkenki  hali nicedir, bilir misiniz? Hemen hepsi tanıdık yüzler değil midir onun için: ‘Mehmet’in Oğlu', ‘Kolsuz Durmuş’un Kadını, ‘Kör Hasan’ın Oğlu' ve daha niceleri... Zira, ‘‘Benim kişiliğimi oluşturan resimlerimde anlatılan, içinde yaşadığım toplumsal ve doğal ortamın insanları, bana en yakın olan toprak adamları, yaşamlarını her yönüyle tanıdığım insanlar’’ sözü aynı havayı soluduğunun, aynı toprağı sürüdüğünün, aynı dikene bastığının, aynı güneşin yaktığının ve aynı korkuları/korkulukları paylaştığının resmi değil midir? Zaten, yine “Resim benim için bir oyun değil, azaplı bir süreçtir’’ deyimiyle tuvale acıları kazıdığını belirtmez mi? Hepsi olmamakla birlikte toplumsal gerçekçi sanatçılar “Ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın” seçimini çemberin, hayatın, gerçeklerin içinde yer almaktan yana kullanırken Neşet Günal bir adım daha öne çıkarak, sırasında anlattığı, resmettiği figürlerin yerine koyar kendisini. Bir andız fidanı gibi Dilerseniz, gelin şimdi, o yoksul, o kıraç Anadolu köylerinde, toprak damların önünde yürek sızlatan yalınayak Neşet Günal çocuklarına bir göz atalım. 1983 tarihli 138X83 cm boyutundaki ‘Mehmet’in Oğlu' adlı resim yürek parçalayan dramatik bir resimdir. Sol gözü kör olan bu bebenin başı sola doğru yaslanırken koşut olarak omuzu sağa düşmektedir. Belli belirsiz kamburu boynunu öne düşürmüştür. Ayakları ve elleri ‘hazırol’da bekler gibi vücuduna bitişiktir. Saçı dahi asimetrik biçimde sanki tek hamle ile kırpılmış gibidir; önde tepede uzun, yanlarda kısa, ama sarkıktır. Giydiği beyaz urbanın üzerine tek düğme ile iliklenmiş ceketteki ve yalınayak yere bastığı gölge topraktaki koyu lekeler saç hizasında resmi yatay olarak bölen koyu renkteki toprak damlı evlerle dengelenmiştir. Kaşlardaki kırıklık, alındaki kırışıklık, dudaklardaki suskunluk çaresizliği, yoksulluğu, kabullenişi ortaya koymakta, bakanın yüreğini dağlamaktadır. Neşet Günal’ın resimlerindeki çocuklar bir andız fidanı gibi orta yerde toprağın üstünde ‘anadan üryan’ büyüyen çocuklardır. Sanatçının ‘Duvardibi’, ‘Kapı önü’, ‘Sorun – Sorum’ gibi dizi resimlerinden biri de ‘Korkuluk’lardır. Bu korkuluklar “bostan korkuluk”larından öte bir anlamı barındırırlar resimde. ‘Antropomorfik’* görüntünün ötesine geçerek sanki gerçekten yaşayan hayaletlerin ruhunu, hatta ve hatta suretini barındıran, bir gerilim ve korku yayan, terkedilmiş, ıssız bir mekan hissi uyandıran korkuluklardır bunlar. Bu yaratıda birbirine dik çatılmış iki değnekten hareketle sanatçının kostüm tasarımında ulaştığı çizgi had safhadadır. Çocuklar hep de korkulukların önünde kümelenmişler, kimi zaman da korkuluklara tutunmuşlardır. Sanki yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşlardır. Bir çelişki gibi görünse de ne kadar yalnız, ne kadar yardıma muhtaç olduklarını sergilemek açısından oldukça vurucu bir metottur bu. Daha da ötesi insan boyundaki sıradan gibi görülen bir korkuluğu tek başına resimlemek cesaret işidir. Çitler üzerine asılmış hayvan kurukafaları, ‘duvardibi’ resimlerinde duvar yapımında sıralanmış taşların oylumlarının büründüğü yaratıkları çağrıştıran gerçeküstü görüntüler, 1964 tarihli “Sorun” resminde salıncağa yatırılmış bebeğin üzerinde gölgelik yaratmak  kaygısıyla çomaklardan ve örtülerden oluşan cibinliğin çağrıştırdığı çiroz bir öküz görünümlü  tüm bu fantazist öğeler konunun anlatımına, izleyiciye ulaştırılacak mesajın yoğunluğuna katkı sunmak için titizlikle seçilmişlerdir.  “Eller, eller, eller...” “Eller, eller, eller...” Sıkılmış yumruk olmuş, bilekte düğümlenmiş, öfke dolmuş koca koca eller. Mengene haline dönüşmüş elleri bütün çıplaklığıyla görebiliyorsunuz. İkinci baştakinin sağ kolu yok. Beşi de suskun, beşi de küskün, sırtını dönmüş size ‘Duvardibi’nde (‘Duvardibi-IV resmi; 210x139 cm, 1975). Yalınayak toprağa basan koca koca ayaklar üzerinde yükselen bu ‘beşi bir yerde’ toprak adamı sanki bir labirentin içerisine hapsedilmiş maküs talihlerine inat birer anıt gibi dikilmiş karşıdaki beş viran kapısız ve dahi penceresiz dama, gerçekte daha uzaklara bakmakta. Resimlerimin bir ucundan bir ucuna bir hikâye, bir dram söz konusudur 1950’lerin ortasından itibaren Neşet Günal’ın resimleri monokrom denilebilecek derecede renkten yoksun olmasına karşın ‘bunca güçlü anlatım, bunca çığlık nasıl mümkün olabiliyor’ diye soruyorum kendime. Ekspresyonist ressamlardan Munch’ın “çığlık”ını gözümün önünde canlandırıyorum. Şiddet, gerilim çağrıştıran bu renklerin hiçbirisi yok Günal’da. Sanırım cevabı verecek anahtar kelime “tiyatro” ve teatral kurgu olsa gerek. Nedir tiyatronun gücü? “Keşanlı Ali Destanı”nı izlediğim o çocukluk günlerime dönüyorum: O ne performanstı, o ne biçim bir oyunculuktu, o nasıl bir sahne dekoruydu, nasıl bir kıyafet şöleniydi o? Gerçekte öyle bir destan yaşanmış mıydı, yazılmış mıydı; bilmiyorum! Ama bildiğim şu ki, o gün izlediğim ‘oyun’ gerçeğin ta kendisiydi. Toplumsal gerçekçilik akımına bağlı gibi görünse de Neşet Usta anlatacağı konuyu tıpkı sahneye konulan bir oyun gibi tasarlıyor. Önce doğru figürlere yer veriyor. Tuvaldeki sahne ve kompozisyon tasarımını doğru yapıyor. Figürler seslenemese de tıpki bir ‘pantomim’ sanatçısı gibi vücut hareketleriyle ya da bakışlarla en yalın biçimde anlatıyorlar ressamın zihninden, belleğinden geçenleri. Tam da bu noktada sözü Neşet Günal’a bırakıyorum: “Benim gerçekçiliğim, bana özgüdür. Dayanakları Anadolu insan gerçeği ve Anadolu yaşam gerçeği. ... Benim gerçekçiliğim doğrudan doğruya resmimin içeriği ile ilgili bir gerçekçiliktir. Bu gerçeklikten hareket ederek resmimin biçimsel sorunlarını oluşturuyorum. ... Bende dışavurumcu öğeler de var. Gerçeküstü, hatta bazen fantazist öğeler de var. Tümü benim gerçekçi tavrımı belli bir yoğunlukta seyirciye aktarmak için kullandığım öğelerdir. ... Benim büyük kompozisyonlarım gerçeğin yansıtılması değil; gerçeğin akılcı bir yolla yeniden düzenlenmesi ve seyirciye sunulması. Bu bakımdan teatral bir kurgulama söz konusu olabilir. Figürleri dizerken içerik bakımından sorunlarımı çözdüğüm gibi, o içeriğe paralel bir davranışla biçim sorunlarımı da çözmüş oluyorum. Biçim sorunlarını çözmezsem eğer, resimlerim plastik yönden, resimsel yönden geçerli olmaz. ... Muhakkak, duyarlı olduğum konuyu özgün bir dille aktarabilmem lazım. Bunu başından beri bulmaya çalıştım. Burada da ağırlık desende. Desen ağırlıklı figürler bunlar. Benim resimlerim diziler halindedir. Bu resimlerdeki figürlerin her birinin kendine özgü hikâyesi olduğu gibi, birbiriyle de ilişkileri vardır. Bunların hepsi, belli bir yaşamın tamamlayıcılarıdır. ... Figür temeldir. Anlatımımın temel öğesidir. Figür, insan anlamındadır. Yaptığım resimlerimin bir ucundan bir ucuna bir hikâye, bir dram söz konusudur. Bu düzenlerde insanın yeri başka, insanın konumunu destekleyen doğal yahut yapay çerçeve başkadır. Başka deyişle, benim resimlerim tümüyle bir toplumsal eleştiridir. Bu eleştirinin içinde haliyle politik tavır da vardır.” Ağız dil vermeyen köylüler Cahit Külebi Neşet Günal’ı tanımış mıydı? Eminim ki tanımıştı. Peki, “Sivas Yollarında” şiirini Neşet Günal’ın bir resmi için mi yazmıştı? Sanmıyorum. Çünkü Neşet Günal Orta Anadolu’dan, çoğunlukla da doğduğu Nevşehir yöresinden kesitler sunar. Ancak,  “Sivas” kelimesini değiştirdiğinizde sanki bu şiir Neşet Günal’ın 1970 tarihine endekslenen “Bir Başka Yaşantı” isimli 250 x 120 cm boyutundaki karalara bürünmüş, sanki bir matemi çağrıştıran resmi için yazılmıştır. Daha da ötesi, sanki bu resim için “biçilmiş bir kaftan”dır. “Sivas yollarında geceleri Katar katar kağnılar gider Tekerleri meşeden. Ağız dil vermeyen köylüler Odun mu, tuz mu, hasta mı götürürler? Ağır ağır kağnılar gider Sivas yollarında geceleri. Ne, yıldızlar kaynaşır gökyüzünde, Ne, sevdayla dolar taşar gönüller, Bir rüzgâr eser ki bıçak gibi El ayak şişer. Sivas yollarında geceleri Ağır ağır kağnılar gider. …“  Yakın geçmişimizde, çok uzaklarda değil, yakınımızda - Orta Anadolu’da - sıklıkla karşılaşabileceğimiz “ağız dil vermeyen köylüler” sanki tuz basmışlardır yaralarına. “Toprak adamları” Figür, Neşet Günal’ın resimlerinin ‘olmazsa olmaz’ıdır. Mimar Sinan Üniversitesi’nde öğretim üyeliği de yapmış ressam Prof. Dr.  Neşet Günal’ın başta Neşe Erdok, Mehmet Güleryüz ve Aydın Ayan olmak üzere yetiştirdiği sanatçıların neredeyse tamamı figürden kopamamıştır. Neşet Günal’ın tuval resimlerinin handiyse tamamı da “bire bir” gerçek boyutlardaki anıtsal yapıtlardır. Dolayısıyla, sanatçı tuval resminde figür/leri, objeleri yerleştirirken, kompozisyonu belirlerken desenlerden, etüd ve ön çalışmalardan yola çıkar. Akademi’de Lévy’nin, Paris dönemlerinde ise önce Lhote’un, sonra da Léger’nin öğretilerinden faydalanan sanatçının özellikle Léger’nin figüratif işlerinden etkilendiği, anlatım yöntemlerini kendisine yakın bulduğu için benimsediği bir gerçektir. Ancak, sanatçı, Léger’deki katıksız plastik oluşuma yaşam çabalarını, tasalarını, acılarını, yoksulluklarını paylaştığı “Toprak adamları”nın gerçeklerini katarak ‘kendisine özgü’ samimi bir resim diline ulaşmayı başarmış, onca batılı öğretiye rağmen kendi toprağının özgün resmini yapmayı ilke edinmiştir. Sahi, ‘Kara Toprağa’ sevdalı böyle değerli bir ustayı tanıtmak için neden bu kadar geç kalmıştım? Nedeni, “Ankara’da Helikon Derneği’ndeki ilk kişisel sergisinden (1955) sonra sadece 1996 yılında - Galeri Sevin’de - bir tek sergi açmış olması mıydı” diye soruyorum kendime. Ama ne tesadüf ki, 14 Mart 1996 tarihinde açılışı yapılan bu serginin davetiyesini özenle saklamışım. Neşet Günal’ın resimlerinde çiçek açmaz, diken batar. Dereymiş, çaymış ‘Hak getire’! Yeşile koşmaz resimleri. Güneş altında kavrulmuş topraklar bakır kusar sanki. Havada bir bozlak, bir feryat, bir ağıt duyulur... Tuval yüzeyi anlatıya denk düşen bir metotla Paris´te aldığı "Fresk ve Duvar Resmi" öğretisinin de katkısıyla sanki toprak dokusu hissi veren pütürlü ve dramatik bir yapıya dönüşür. Turgay Gönenç "Yüzün Senin” isimli şiirinde: “...Çoğalan yüzlerle çıkıyor karşımıza Ve adamlar sanki ellerine dönüşmüş yüzleri Bir duvar dibinde sıralanmış yan yana Büyüyor durmaksızın görmediğimiz gözler...” diye seslenir Neşet Günal resimlerine. ‘Duvardibi-III’ resminde sanki perdelerin kapanma vakti gelmiştir artık. Neşet Günal’ın tüm figürleri  -  çoluk çocuk, kız kızan, ana ebe, ırgat dede - demeden dikenlerin sarmaladığı duvardibinde sıralanmış, “Sorun”un “Sorum”un çözümünü bekler bakışlarla sizi esir almakta, çoğalan yüzlerle seslerini duyurmaya çalışarak gözleriyle selamlamakta, belki bir anlamda da hislerine tercüman olan Neşet Günal Usta’yı artık uğurlamaktadırlar. 1923 doğumlu, 1969’da 30. DRHS resim dalı 1.’lik Ödülü ile 1989’da Simavi Vakfı Görsel Sanatlar Ödülünün sahibi değerli sanatçımız, usta ressam, değerli hoca Prof. Dr.  Neşet Günal 26 Kasım 2002 sabahı derin izler bırakarak resimleriyle, dostları ve toprak adamları ile vedalaşmıştır. Toprağın bol olsun Neşet Usta... Alaattin Bender www.alaattinbender.com   * ‘Antropomorfik’: İnsan şekline benzeyen her obejeye tanım açısından verilen genel isimdir. Antropomorfik objelerin temel özellikleri (insan öykünmesinden kaynaklandığı için) göz,ağız, dudak, kulak gibi son derece insansı uzuvları dekoratif amaçla üstünde barındırmasıdır.  Alaattin Bender                                                                               Ustaların İzinde…

Devamını Oku
Eşref Üren - Asırlık Çınar
20 Şubat 2026

Eşref Üren - Asırlık Çınar

 ASIRLIK ÇINAR :  Eşref ÜREN Bazı sanatçılar vardır, yaşadığı kente mal olmuş. Ankara ressamları arasında benim aklıma ilk gelen isim İhsan Cemal Karapurçak'ı bir tarafa ayırırsak O'dur. Ben O'nu, öğrencilik yıllarımda Kızılay'a inişlerimde beni içine çeken Zafer Çarşısı'ndaki mistik Güzel Sanatlar Galerisi'nin girişindeki masada güleryüzlü ev sahipliği ile hatırlarım hep. Bedri Rahmi'nin dediği gibi O, "Ankara kalesine tutunan tecrübeli bir kartal, bir kır çiçeği, Anadolu'da kaybolmuş bir köy, bir dere, bir karamuk, bir ardıç fidanı"; Turan Erol'a göre de "Bozkırın ortasında yaz kış çiçek açan mucizevi bir ağaçtı." "Dede" lakaplı bu asırlık sanatçı "Ben de Cenap Şahabettin gibi 'ölümden değil elemden korkarım'; bir iz bırakamamaktan korkarım" derken hayata dair ise "Hayat hakkındaki görüşüm basit; Yunus Emre'ninki, Tagore'unki gibi: 'Her şey içimizdedir' " diyen "Başkent ressamı" Eşref Üren'den başkası değildi. Eşref Üren'in resimlerine baktığımda çizgi ve benek olmazsa olmazlardandır. Fırçasının izleri Van Gogh ile başlayan puantistlerle ("pointillist") kısalarak noktaya dönüşen fırça tuşeleri arasında gezinir. Bir titreklik, ölçülü bir ilüzyon sergiler resimleri. Paleti "renk olmasaydı ressam olmazdım" diyebilecek kadar renklidir: Sıcaklar, soğuklar, kontrastlar... Bu nedenledir ki en durağan konulu peyzajlarında bile aslından öte bir canlılık, içten içe bir devinim sözkonusudur. Resme de 22 yaşında "bir gecede verilen karar"la İbrahim Çallı'yı "Yeşil Türbe"yi resmederken gördüğünde, o zümrüt yeşilinin doğadakinden daha canlı, tuvale yansıyan resmin kadrajdan daha bir güzel olduğunu gördüğünde başlamamış mıdır. Belki de o gün, oracıkta bilinçaltına kazınmış olacak ki yeşil paletinden hiç eksik olmamış, gökyüzünü dahi yeşile boyama cesaretini gösterebilmiştir. Yine bu nedenle olsa gerek, doğadan hiç kopmamış, kendisine bir "çelebi" edasıyla "açık hava ressamı" diyebilecek kadar peyzaj resminden büyük haz almıştır. Resimlerinin konusunu natürmortlar, peyzajlar ve portreler şeklinde üç grupta toplayabiliriz. Natürmort'larını açıklamak için atölyesine göz atmak gerekir. Resim sehpasının yanıbaşındaki masada vazolara yerleştirilmiş deste deste çiçekler; kimi taze, kimi kurumuş, kimi ise kurumakta olan renk renk, biçim biçim çiçekler tuvalinde hayat bulur. Konu, hatta obje değişmediği halde her defasında ruhundan süzülen renklerle aydınlanır çiçekler ve hiçbiri birbirinin aynı değildir. Natürmortlarına çoğu zaman bu vazoların altındaki çiçek desenli örtü zemin hazırlamış, ancak Matisse resimlerinde de sıkça gördüğümüz bu kaligrafik desenleri resme hareket getirmek için bilinçli olarak kullanmıştır. Öyle ki 100x125 cm ebadındaki Müze'de bulunan "Karadenizli Analar" resminde de bulutlarda başlayıp denizdeki dalgalarda devam eden devinimi kadınların dikildiği sarı zemin üzerinde de kullanarak resminin şifresini açığa vurmuştur. Peyzajlar, en çok da Kurtuluş Parkı Peyzajları dikkat çeker. Değil midir ki, evine bir yürüme mesafesindedir. Portatif şövalesini kaptığı gibi orada alacaktır soluğu. Yaz kış demeyecek, kışın dahi kaşkolunu paltosuna dolayıp sigarasını tüttürerek şövalesini kuracak, başında fötr şapkası yağan kara hiç aldırmayacaktır. Bazı günler dostlarının yardımıyla karlı Elmadağ'ı, Hüseyin Gazi tepesini, Oran sırtlarını, Beynam ormanlarını, Çubuk'taki gelincik tarlalarını keşfe çıkmış, bu beldelerin doğasına kattığı şiirsellik içinde herhangi bir donmuşluğa sapmadan, fırçasının ucuna geldiği gibi boyamıştır resmini. Bedri Rahmi'nin dediği gibi "Resimlerinde en ufak bir çalım, bir fiyaka, bir fırça oyununa kulak asmaması, dünyayı haraca kesen akımları çok yakından izlediği halde doksan derecelik dönüşlerle kervana katılanlara kıs kıs gülebilmesi...", O'nun resimlerinin "üslubu beyan aynıyla Eşref Üren" olduğunun kanıtıdır. Kimi zaman da portrelerinde kendisini resimlemiş; renk renk oto-portrelerinde hiçbir zaman tekrara düşmemiş, o anki ruh halini yansıtmasını bilmiştir hep. Orhan Peker'i nasıl ki, kedisi "Başka" ile anıyorsak, Eşref Üren'i de kaşkolu ve gözlüklerinin yanısıra kedileriyle anmak doğru olur sanırım. Zaten Cemal Tollu, Müze'ye malolmuş meşhur "Eşref Üren" resmini yaparken dizinin üstünde kedisini de resmetmemiş midir. Rivayete göre kedisine kendisinden daha çok önem verdiği söylenir. Bu nedenledir ki son kedisinin adı "kızım"dır. 1934 yılında Sivas'a tayin olduğunda taşındığı evin "demirbaş"ı olan kediden ötürü olacak kedi sevgisi yaşamı boyunca sürecektir. 1897 yılında İstanbul'da Fehim Paşa Konağı'nda varlıklı bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Eşref Üren'in hayatı acı ve sıkıntılar içinde geçer. 1908 yılında Meşrutiyet ilan edildiğinde saraya yakın olan babası öldürülür. Bursa Ziraat Mektebi'ni bitirdikten sonra ilerleyen yaşı nedeniyle Sanayii Nefise Mektebi'nde misafir öğrenci olarak okur ve "Dede" olarak anılır. Burada İbrahim Çallı ve Hikmet Onat Atölyelerinde çalışır. Başlangıçta "olmuyor Eşref olmuyor!" diye eleştiren İbrahim Çallı, daha sonra yine onun bir resmi için "Mozart kadar duygulu, bu resmi ben yapabilmiş olmayı isterdim" diyecektir. Bir süre Paris'te Andre Lhote atölyesine devam eder. Yurda dönüşünde Erzurum ve Sivas illerinde resim öğretmenliği yapar. Başlangıçta "öğretmenliği resim sanatına ihanet" olarak düşünen Üren birgün, klasik ve modern resmin karşılaştırmasını soran ve Picasso'nun ismini haykıran bir öğrencisini işitince bu düşüncesini değiştirir. Bu arada öğrencisi Melahat hanımla evlenir. "D Grubu" na katılır. Resimleri bu grubun sergilerinde ve Galatasaray sergilerinde yer alır. Katıldığı Devlet Resim ve Heykel Sergilerinde ödüller alır. 1939 yılında tayin olduğu Atatürk Lisesi'nde devam ettiği öğretmenlik hayatını 1955 yılında emeklilikle birlikte bu kez Ankara Maarif Koleji'nde 71 yaşına kadar sürdürür. Eşref Hoca pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Yine ünlü ressamlarımızdan Cemal Bingöl ile Ömer Uluç onun öğrencileridir. Hıncal Uluç keza öyle; Ankara'da kapısını çaldığınız pek çok doktor ve mimar da yine onun öğrencileridir. Öğrencileri tarafından hatırlanan en ünlü sözü; ders sonu zili çaldığında ve çocuklar kendisine 'resim bitti' dediklerinde söylediği "resim bitmez" dir. 1971 yılında taşındığı Ataç sokak'ta artık yalnızdır; yitirdiği eşine rağmen resim yapmayı sürdürür. Küçük dubleks evin alt kattaki salonu hem yaşam odası hem de atölyesidir. Salonu Matisse ve Bonnard röprödüksiyonları ile kendi resimleri süsler. Sabahları erken uyanan Eşref Üren 11:00 sularında evden çıkar, gazetelerini alır ve Mithatpaşa caddesindeki Yüksek Ticaretliler Lokali'nde öğle yemeğini yer. Öğleden sonra Zafer Çarşısı'ndaki Güzel Sanatlar Galerisi'ne geçer, burada dostlarıyla ve izleyicilerle sanat sohbetleri yapar. Akşama doğru da hani geçen yazımızda andığımız Tuna caddesindeki Sanatsevenler Derneği'ndeki köşesinde yerini alır, saat 20:00 sıralarında evine döner; sözün özü düzenli bir hayat sürermiş. 1979 yılında başlayan ressam İmren Erşen ile olan baba-evlat ilişkileri ve dostlukları atölyeden hastaneye kadar iyi günde-kötü günde ölümüne değin sürer. Helikon'daki Eşref Üren sergisi açılışında bu tanıdık sima ile ilk kez konuştuk. Eşref Üren hani hep "bir iz bırakamamaktan" korkmuştu ya, İmren Hanım 1989 yılında güzel bir rastlantı sonucu, atölyemi de ziyaret etmek nezaketini gösteren Meteksan Yönetim Kurulu Başkanı rahmetli Yılmaz Rıza Gürsoy ile tanışır ve Yılmaz Bey eşinin galerisinde bir Eşref Üren sergisi düzenler. Ama bu sergi ile birlikte İmren Erşen'in fedakar çalışmaları ve Yılmaz Bey'in desteği sonucunda Eşref Üren'in hayatını ortaya koyan 225 sayfalık değerli bir kitap yayınlanır. Öyle ki, sergi salonuna girişte Eşref Üren'in bire bir ölçekte tam boy fotoğrafı izleyicileri karşılar. Bu sayede Hoca bizim gibi genç kuşakların belleğine kazanır. Bunlar, başta İmren Erşen olmak üzere ödenen bir vefa borcunun ve Yılmaz Bey'in sanata yaptığı katkının birer göstergesidir. "Resim bizim en büyük aşkımız, zevkimiz ve herşeyimiz oldu. Şimdi 76 yaşındayım. Sanatın ve sanatçının değerini bildiği, eserlerimizi mahvolmaktan kurtaracağı için tablolarımı İş Bankası'na veriyorum" diyerek 1973 yılında 35 resmini bağışlar. Eşref Üren sadece resim yapmakla kalmaz; 1931 yılından başlayarak 1984 yılında son nefesini verinceye değin resim sanatı ve sergiler üzerine gazete ve dergilerde yazılar yazar. Biz de Turan Erol'un dileğine katılıyor: "Işıklar, renkler içinde uyusun" diyerek sayfalara sığdıramadığımız saygı timsali bu asırlık çınarı ebediyete uğurluyoruz. Rahmetli Eşref Üren'e saygılarımla ... Bu arada, Akatlar'daki Beşiktaş Belediyesi'ne ait MKM Kültür Merkezinde yeni açılan "Beşiktaş Çağdaş" isimli Galeride 1978 yılında yitirdiğimiz Türk Resminin kilometre taşlarından ünlü ressam ORHAN PEKER'in retrospektif nitelikli resim sergisini (7 Mart-17Nisan 2006), İŞ BANKASI Kuleleri'ndeki Kibele Sanat Galerisinde Akademi'den 1951 yılında mezun olan aralarında ADNAN ÇOKER, TURAN EROL ve ORHAN PEKER'in de bulunduğu 5 sanatçının resim sergisini ve herkesin diline pelesenk ettiği PICASSO sergilerini mutlaka, ama mutlaka izlemeyi ihmal etmeyin. Ben Ankara'dan kalktım geldim ve bu üç sergiyi çocuklarımızla birlikte 17-18 Mart 2006 tarihleri arasında keyifle izledim ve ne yalan söyleyim en çok da kendi adıma ORHAN PEKER sergisinden keyif aldım. Bu sergiyi izlemeden önce ORHAN PEKER ile ilgili yazımı "Başka, Bambaşka" (Cumhuriyet'te de yayınlanmıştı!) okumanızı tavsiye ederim. Sanat doludizgin koşuyor; yetişebilene aşkolsun!... Alaattin Bender www.alaattinbender.com Kaynakça: -1997 tarihinde Milli Reassürans Sanat Galerisi tarafından bastırılan Eşref Üren kataloğu. -1989 tarihinde Meteksan A.Ş. tarafından bastırılan Eşref Üren kataloğu. Not: Kaynak kitapların temini için değerli katkılarından dolayı Helikon Sanat Galerisi'ne teşekkür ederim.      Alaattin BENDER                                                                            Ustaların İzinde...

Devamını Oku
Neşet Ertaş - Gönlüm Hep Seni Arıyor
20 Şubat 2026

Neşet Ertaş - Gönlüm Hep Seni Arıyor

“GÖNLÜM HEP SENİ ARIYOR NEREDESİN SEN” Neşet ERTAŞ  “Ay Dost” deyince feryadı ile yeri göğü inleten, ‘Avşar elleri’ gibi kalkıp kalkıp göç eden gönül delisi bir babanınoğludur. Hem çalmış, hem oynamış, hemi okumuş, hemi de söylemiş, sırasında keman çalmış, cümbüş çalmış, zil takıp meydanlarda oynamış, oynadıysa da, başkasının değil, babasının sazının önünde oynamış, en sonunda sazına kendince bir düzen vererek gönül telini titretmiş, ‘garip’ oğlu ‘garip’ bir usta: Neşet Usta. Yaşar Kemal’in  yakıştırmasıyla; ‘Bozkır’ın Tezenesi’: Neşet Ertaş. İlkokul yıllarımın yazlarını hatırlarım da. Babam, okul tatilinde, hasat zamanı bizleri amcalarımızın yanına katarak köyümüze gönderirdi. Uçsuz bucaksız bozkırın ortasında göz alabildiğine sarı, güneş altında yaldız yaldız parlayan, Van Gogh’un resmini andıran buğday tarlaları. Dereymiş, çaymış ‘Hak getire’! Sadece kurumaya yüz tutmuş bir su yatağı: ‘Acı Su’. Yeşili görmek, yeşile koşmak için üzüm bağlarına, kavun karpuz ‘bostan’larına koşardık. Bazıları ‘koruk’ olmakla birlikte, henüz olmaya yüz tutmuş, kütür kütür, iri üzüm tanelerini dişleyerek bir nebze olsun susuzluğumuzu giderirdik. Neşet Ertaş’ın “Bağa Gel Bostana Gel” türküsüne de konu olmuş bağları-bostanları gördüm. Üzüm asmaları şahidimdir. Ozanlar diyarı şirin Kırşehir Akşama doğru, evlerinin, yuvalarının özlemiyle yorgun argın, köyümüzün girişindeki ‘A yol’ ismi verilen upuzun rampayı ağır ağır çıkarken bir toz bulutunu havalandıran, önde ‘küçükbaş’lar, arkada ‘büyükbaş’lar, en arkada da ‘karabaş’ların geçit törenini izlemek biz çocuklar için doyulmaz bir zevk idi. Şimdilerde ise bir özlem, bir burukluk kaplar içimi. Nerede o eski sürüler, nerede o eski dam evler, nerede o gaz lambalarının gölgesinde yapılan eski köy odası sohbetleri? Nerede o sevgi, nerede o saygı? Atların çektiği döğenlerin buğday saplarını adeta döverek ezerken çıkardığı sesler. Hani nerede o gece yarılarına kadar devam eden biçer döğerlerin başakları koparıp yutan, sonrasında traktör vagonlarına buğday tanelerini yağmur gibi saçan hasat şöleni? Ve o çocukluğumun ‘üç gün üç gece’ süren köy düğünleri... Bu yazımda da mı ‘Affan Dede’yi çağırsam?  O uzayıp giden, yılan gibi kıvrılan yollar. Düşünün 1960 model ‘hard top’ iki kapılı, otomatik, altı kırmızı, üstü beyaz, 6 silindirli spor bir ‘Chevrolet-Impala’. Babam’ın arabası. Babam ‘Ömer Usta’; oto tamircisi. Kırşehir’i geçtikten, Mucur’a geldikten sonra ‘Petrol’ün karşısından rahmetli babamın ‘çöl’ diye adlandırdığı o zamanlar stabilize olan köy yollarına daldıktan, tozu dumanı arkamızda bıraktıktan bir süre sonra direksiyonu ben alırdım. O arabalarla da o yollardan geçmek, hani büyük bir keyifti. Belki 10, belki de 15 köy geçerdik, Kırşehir ile Nevşehir arasında paylaşılamayan köyümüz ‘Hızıruşağı’na varabilmek için. Ozanın dediği gibi: “Ana vatanımsın, baba yurdumsun,     Ozanlar diyarı şirin Kırşehir...” Türkü aşkın icabıdır Muharrem Ertaş ile başlayıp, Hacı Taşan ve Neşet Ertaş ile devam eden bu ‘Abdal’* ekolünün en büyük özelliği saz ile sözün kendinden geçilerek aşk ile çalınıp söylenmesi. Tıpkı ‘Vahdet-i vücut’ gibi. “Türkü söylerken ben bende olmuyorum. Söylediğim türkü neyi anlatıyorsa, ben de onunla beraber oluyorum. Neredeyim, onu da bilemem” diyor Neşet Usta. Ona göre “Türkü aşkın icabıdır, ifadesidir. Yüreğinde aşkı biten türkü söylemesin. Aşkı biten saz çalmasın.” Ünlü ressamımız Orhan Peker’in "Resim benim için bir varolma meselesidir. Yani ben resim yaparken kendimi mevcut hissederim." sözleriyle ne kadar da benzeşiyor, değil mi? Zira, Orhan Peker'in toprağa kök salmış meşhur Aşık Veysel portresini resimlemesi boşuna değildir. Aşktır, sevgidir; gurbettir, hasrettir; elemdir, kederdir çalıp söyledikleri. Baba Muharrem Ertaş’ın Dadaloğlu’ndan derlediği “Aman yine göç eylemiş avşar elleri...” diye başlayıp yeri göğü inleten, kavim kardaşı dinleten bozlakları, türküleri tarihimizi anlatırken, Neşet Ertaş’ın dizeleri daha çok gönül telimizi titretir. Tıpkı; “Şu garip halimden bilen işveli nazlım Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen Tatlı dillim, güler yüzlüm, ey ceylan gözlüm Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen” ya da “Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez Gönülden gönüle yol gizli gizli” dizelerindeki gibi... Neşet Ertaş, o köy senin, bu kasaba benim, babasıyla birlikte köy düğünlerini şenlendirerek geçirir çocukluk günlerini. Küçüklükten beri kendisi de yazmakta, dörtlükler karalamaktadır. Bir gün Baba Muharrem ''Kendi türkülerini söylüyorsun ama, sonunda bir şey demiyorsun'' diyerek uyarır Neşet’i. Değil midir ki, Dadaloğlu, Karacaoğlan son dörtlükte kendi isimlerini anarak bir şekilde halk şiirimize imzalarını atarlar.  Neşet’in “ne ekleyeyim” sorusuna babasının "Bizler garibiz oğlum, bize garipler derler, gönül de gariptir" cevabı üzerine artık, Neşet Ertaş'ın türkülerinin içinde "Garip" mahlası geçer. Giderek olgunlaşan bu dörtlükler bir anlamda onun hayatının, aşkının, gurbet yollarının seyir defteri gibidir. Öyle ki, Nida Tüfekçi’nin derlediği ‘Yozgat Sürmelisi’ne “Yozgat ellerinde garip garip gezerken” kendi yaşadığı aşkı anlatan sözleri yazmış, “bir de ‘Yozgat Sürmelisi’ni halkımız benden dinlesin, ben de böyle çalıp söyledim” diyerek kendi içtenliğini, kendi ezgisini katmayı bilecek kadar da cesur bir ozandır O. Yandı bağrım yandı aşkın elinden O’nun sazında, O’nun sözünde aşkın alevini, O’nun deyişiyle ‘göynünün yarasını’, bitip tükenmez bir özlemin dumanını gördüm. O nasıl bir içtenliktir, nasıl bir iç çekiştir ki, dinleyenin yüreğini dağlamasın; o nasıl bir kıvraklıktır ki yürekleri hoplatmasın, dinleyeni hop hop oynatmasın. Gönül bir kere yanmayagörsün, uslanmaz artık: “Yandı bağrım yandı aşkın elinden Bir de sen yakıp gönderme beni Ben mecnun olmuşum sevda çölünde Yeniden mecnuna dönderme beni.” Neşet Ertaş'ı dinliyorum. Önce usul usul dokunuyor sazının tellerine, tıpkı yerinde duramayan tayını birazdan ‘doludizgin’ koşturacak bir süvari gibi. Hazır olduğunu hissettiği anda vuruyor ha, vuruyor sazının teline, sesi de aynı anda çağlayıp taşıyor, avazı çıktığı kadar ovaya yayılıyor.  Derken birdenbire bir sessizlik, bir dinginlik, sanki fısıldıyor sevdiğine. Ve tekrar coşuyor sazıynan sözü. Ritim değişiyor, çeşitleniyor. Parmaklar karınca misali, ama bir yılan kıvraklığıyla dolaşıp duruyor perdeleri, titretiyor telleri, ama hiçbirini küstürmeden. “Off! aman, aman...” Son ‘Abdal’ Bozlaklarında "Bozkırın sınırsız feryadı"nı avaz avaz seslendiriyor, tellendiriyor Neşet usta. Ve ekliyor: "Ozan da bozkıra aittir. Dolayısıyla ozanın feryadı, bozkırın feryadı demektir. Ölçüsü yok." Zira, Van Gogh’un “Akademik desenler baştan aşağı kusursuz bile olsa eksik, yavan ve tekdüzedir. Yeni birşey söylemez” düşüncesine katılmamak, resim ile müzik arasında bir bağ kurmamak mümkün değil. Neşet Ertaş da herhangibir eğitim almadığı, okula dahi gitme imkanı bulamadığı halde kendine özgü apayrı bir tavır geliştirmiştir. Tabi, bu tavır, Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan, sazı kendisine emanet eden baba Muharrem Ertaş’tan kopup gelen damarlarla beslenen, ama, yenilenen, çeşitlenen, renklenen bir tavırdır. Bir büyük usta, bir koca yürektir O. Ne yazık ki henüz okuma fırsatı bulamadığım ‘Neşet Ertaş Kitabı’nın da yazarı Bayram Bilge Tokel, Neşet Ertaş’ı “...söylediği türküler, bu türküleri söyleyiş tavır ve üslubu, sesini kullanma teknikleri, gerek seste, gerek sazda bastığı perdeler, bağlama çalma tekniği ve hatta kullandığı bazı makamlar ile mevcut kuralların sınırlarını zorlayan bir sanatçı” olarak tanımlıyor. Bence Neşet Ertaş dağ yürekli, ova gönüllü bir adam; ‘Abdal’ geleneğinin belki de son temsilcisi. ‘Son Abdal’. Sonuç: Sazda Neşet Ertaş, söz’de Neşet Ertaş, seste Neşet Ertaş. Nerede bir köy türküsü duysam Halk müziğine gönül vermiş bir arkadaşım Hakan Kara ise ilginç bir değerlendirmede bulunuyor. Ona göre Neşet Ertaş’ı Neşet Ertaş yapan sesinden, sazından öte yarattığı türküler. O türküler ki hepsi de daha bir asrı bile doldurmadan sanki anonim bir türkü gibi benimsenmiş, şarap gibi yıllanmış, tatlanmış, ama her dem taze Neşet Ertaş türküleri. Köy türküleri. Bedri Rahmi, kimbilir  belki de Neşet Ertaş türküleri için söylemişti o sözleri: “Şâirim, Zifiri karanlıkta gelse, Şiirin hasını ayak sesinden tanırım, Ama, Nerede bir köy türküsü duysam, Şâirliğimden utanırım.” Doyulur mu doyulur mu Neşet Ertaş’ın türküleri pek çok sanatçı tarafından seslendirilmiş, dillendirilmiştir. Örnek mi? İşte Cem Karaca’nın söylediği “Kendim ettim kendim buldum” parçası. Arap Mustafa-Neşet Ertaş ortak türküsü olan “Zahidem” ise Zeki Müren tarafından apayrı bir yorumla yeniden müziğimize kazandırılmıştır. Öyle ki, bir gün, bir yerde Zeki Müren tarafından okunulan ‘Zahidem’in ikinci bir dörtlüğü, orada bulunan Neşet Ertaş tarafından yakalanarak birlikte düet bile yapmışlar ve Zeki Müren “Olmaz böyle şey” diyerek başını duvarlara vurarak hayranlığını ve şaşkınlığını ifade etmiştir. Ve daha nice Neşet Ertaş türküleri:Gel Yanıma Gel, Kaşların Karasına, Niye Çattın Kaşlarını, Suda Balık Oynuyor, Kesik Çayır, Yalan Dünya, Yandı Bağrım, Yazımı Kışa Çevirdin, Köprüden Geçti Gelin, Gönül Dağı,... Ertaş, sadece kendi türkülerini değil başka türküleri de büyük bir içtenlikle yorumlamıştır. Öyle ki, bu türküler dahi Neşet Ertaş türküleri olarak anılmaya başlamıştır. Örnek mi; Aşık Ali İzzet’in “Mühür Gözlüm” türküsü. "Ayaklarınızın turabı, gönüllerinizin hızmatçısıyım" diyebilecek kadar alçak gönüllü Neşet Ertaş’ı ‘Çim Amfi’de, bahar akşamının ayazında dinlemek bile çok keyifliydi. Sözlerimizi burada Neşet Ertaş’ın “Doyulur mu, doyulur mu” türküsünden bir dörtlükle bitirelim. “Hem bahara hemi yaza Yarın ettikleri naza Yar aşkına çalan saza Doyulur mu doyulur mu” Rahmetli Babam Neşet Ertaş’ı bir konserde dinlemiş miydi, sanmıyorum. Ama, yıllar önce belki bir köy düğününde olabilir. Bu yazımı 17 Temmuz 1997 yılında kaybettiğim ‘tatlı dilli, güler yüzlü, ey ceylan gözlü’ babam Ömer Bender’e ithaf ediyorum. Babamı hasretle anmama vesile olduğu ve bu güzel türküleri yaktığı için büyük usta Neşet Ertaş’ın önünde, bir kez daha saygıyla eğiliyorum. Var olasın usta, şen olasın usta. “Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen...” Alaattin Bender www.alaattinbender.com *‘Abdal’: Gezgin derviş anlamında da kullanılan 'Abdal’ kelimesi 'Horasan'dan Anadolu'ya göçen, sazıyla sözüyle anılan bir Türkmen aşiretinin de adıdır aynı zamanda. Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal gibi Orta Anadolu aşık geleneğinin temsilcileridir. Saz ile söz ile büyüyen 'Abdal’lar, günümüzde köy düğünlerini şenlendiren saz çalan, keman çalan, geçimlerini bu yolla sağlayan bir topluluk olup bu geleneğinin yakın geçmişteki en önemli temsilcileri  Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali ve Neşet Ertaş’tır. Not: Neşet Ertaş türkü sözleri ve ayrıntılı bilgi için bkz. http://www.nesetertas.com

Devamını Oku
Cumhuriyet Gazetesindeki Yazım (Orhan Peker)
20 Şubat 2026

Cumhuriyet Gazetesindeki Yazım (Orhan Peker)

Ressam Orhan PEKER ile ilgili yazım "BAŞKA, BAMBAŞKA" 20 Haziran 2004 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi - Kültür sayfasında (syf.14) yayınlanmıştır! Alaattin BENDER                                Ustaların İzinde...

Devamını Oku
August Rodin - Cehennemin Kapıları
20 Şubat 2026

August Rodin - Cehennemin Kapıları

 CEHENNEMİN KAPILARI                                                               August Rodin Mona Lisa'sının yaratıcısının Leonardo olduğunu hemen herkes bilir. 'Düşünen Adam' heykeli de hepimizin belleğinde yer etmiş olmakla birlikte bazılarımız heykeltraş Rodin ismini ilk defa duyuyor olabilir. 'Düşünen Adam' heykelinin hastalardan Kemal Künmat ve bir yüzbaşı tarafından yapılan bir kopyasının Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bahçesinde bulunduğunu söylersek sanırım çağrışım yapacaktır. Bu arada ne acı tesadüftür ki, heykeltraş-ressam Kemal Künmat daha önce tanıttığım ressam Muhsin Kut'a ilk resim derslerini veren Bakırköy'deki komşusundan başkası değildir. Picasso sergisi için sergi kapanmasına yakın ma-aile İstanbul'a gitmiş ve sergiyi izlemiştik. Picasso için o kadar çok yazılıp çizilmişti ki, o tarihten sonra Picasso'yu kaleme almak nafile idi. Sakıp Sabancı Müzesi'nde 3 Eylüle kadar açık kalacak Rodin sergisini de henüz izleyemedim; fırsat bulabilir miyim bilmiyorum. Yakın çevremden gelen Rodin'i konu alan yazı talebine önce pek sıcak bakmadım. Sergiyi izlemeden, hele de konu nisbeten uzak olduğum heykel konusu olunca başlangıçta yazmaya cesaret edemedim. Ancak, bu arada başta Zeynep Oral olmak üzere Rodin hakkında çıkan bazı yazıları okudum. Derken Rodin Müzesi'nin web sayfasına (http://www.musee-rodin.fr/ ) ulaştım ve uzun bir incelemenin sonucunda aşağıdaki satırları kaleme aldım. 1840'da Paris'te doğan August Rodin üç kez denemesine rağmen Paris Güzel Sanatlar Akademisi heykel sınavını kazanamaz. Ancak, yılmadan büyük bir azimle çalışarak sanatının yörüngesini kendisi çizer. 'Louvre'daki heykelleri inceler. Otuzbeşinde, 'Dante gibi ömrünün ortasında iken', "Michelangelo beni çağırıyor" diyerek soluğu Floransa'da alır. Michelangelo ustadan öylesine etkilenir ki, bir yandan "Louvre'de antik Yunan heykellerini inceleyerek öğrendiğim her şeyi Michelangelo allak bullak etti" açıklamasını yaparken öte yandan Michelangelo'yu kendisini akademizmden kurtaran sanatçı olarak tanımlar. Rodin'in ilk önemli yapıtı 'Tunç çağı' idi. Otuz yedisindeki Rodin, Rönesans dönemi ustalarını anımsatan bir sağlamlık ve incelikte, insan boyunda 'çıplak' bir figür yaparak yeteneğini herkese kanıtlamak istemişti. Heykelin şaşırtıcı canlılığına açıklama arayan bir eleştirmen, onun modelden kalıp alınarak dökülmüş olabileceğini ileri sürdü; bu iddia ile başlayan tartışmalar bir türlü dinmedi. Ancak, Rodin'e arka çıkan önemli sanatçıların etkisiyle devlet, üç yıl aradan sonra hem heykeli satın alacak, hem de Rodin'e, uzun bir dizinin başlangıcı olacak ilk büyük siparişini verecekti. Yeni açılacak Paris Dekoratif Sanatlar Müzesi için Rodin'e bir kapı ısmarladığında tarihler 1880 yılını gösteriyordu. 'Cehennemin kapıları' siparişi ile başlayan bir dizi çalışma Rodin'in kırılma noktası olacak ve onu modern heykel sanatının tahtına oturtacaktı. Rodin beş metre yüksekliğindeki devasa kapı için cebinden kitabını hiç eksik etmediği Dante'nin 'İlahi Komedya'sının üç cildinden biri olan 'Cehennem' bölümünden esinlenerek 'Cehennemin kapıları' ismini seçer. Araya giren siparişlerin de etkisiyle 10 yıl boyunca üzerinde çalıştığı eserini bitiremez. Bu arada tüm çıkıntılı parçalarını söktürerek onu büyük ölçüde yalınlaştırır. Bu tarihten sonra Kapı, Rodin'in ölümüne dek bu 'boşaltılmış' halinde kalır. Bu arada 1905 yılında Dekoratif Sanatlar Müzesi sipariş kapı olmaksızın açılmak zorunda kalır. 'Cehennemin kapıları' bugünkü biçimine ancak öldüğü yıl olan 1917'de, sökülen parçaların sanatçının isteği doğrultusunda yeniden yerlerine takılmasıyla ulaşır. 1929 yılında kapının ikinci örneği olarak bronzdan dökülen bu eser ancak 1937 yılında Rodin Müzesi'ne taşınarak nihayete kavuşur. Rodin'in aldığı ilk büyük sipariş olan ve gerçekte hiçbir zaman bitiremediği 'Cehennemin kapıları' onun tüm sanat yaşamının özeti ve bir yazarın ünlü tanımıyla "yaşamının heykelleştirilmiş günlüğü" gibidir. Kapı için çalışırken durmadan küçük heykeller yaratmış, onları Kapı'daki diğer figürlerin arasına yerleştirmiş, sonra da ya yerlerini değiştirmiş ya da parçalarını başka çalışmalarda kullanmak üzere kırmıştır. Böylece, bir tür doğaçlamayla gelişen bu yapıt, bir yandan da onun için tasarlanıp daha sonra bağımsızlığını kazanan 'Adem', 'Havva', 'Düşünen adam' ya da 'Öpüş' gibi birçok ünlü heykelin yaratılışına öncülük ederek adeta bereket tanrıçası 'Kibele' gibi doğurganlık timsali olacaktır. Gerçekten de 'Düşünen adam' heykeli 'Cehennemin kapıları' eserinin en tepesinde yer alırken 'Adem' ve 'Havva' kapının iki yanında yer almıştır. Rodin, sanatının doruğuna ulaştığında kendisine sipariş edilen Fransız yazar Honore de Balzac'ın heykelini yeni tamamlamıştır. Balzac'ın üzerinde yenleri geniş bir giysi vardır; elleri önünde kavuşmuş durumdadır. Rodin, yorgunluktan bitkin vaziyette karşısında duran başyapıtın hazzını öğrencileriyle paylaşmak ister. Hangi öğrencisini çağırdıysa herkes eller üzerine odaklanır ve 'olağanüstü eller' diye beğenisini dile getirir. Rodin çılgına döner ve hemen oracıktan kaptığı bir balta ile heykelin 'eller'ini parçalar. Sonra, şaşkınlıktan taş kesilmiş öğrencilerine dönerek öfkeyle haykırır: "Aptallar! Ben bu elleri, kendi başlarına yaşamaya kalktıkları için parçaladım. Bu halleriyle bütünün yapısına uygun düşmüyorlar. Şunu hiç aklınızdan çıkarmayın: Hiçbir parça bütünden daha önemli değildir!" diyerek sanat görüşünü açıklar. Şair Rilke'nin "Düşüncelerinde kaybolmuş, sessiz oturan adam… Tüm gücüyle, bir eylem insanının gücüyle, derin düşüncelere dalmış… Tüm bedeni baş olmuş, damarlarındaki tüm kan akıl olmuş…" diyerek tanımladığı, bugün Paris'te Panthéon'un önünde duran, ünlü 'Düşünen Adam' heykelinin esin kaynağını arıyorum. Birden Rönesans'ın ünlü heykeltraşı Michelangelo'nun 1510-11 tarihlerine endeksli, bir tür tebeşir (chalk) ile çizdiği 'Study of a Man' isimli desenini izlerken Michelangelo ve Rodin'in bu iki figürü arasında benzerlik seziyor ve kendi kendime "neden olmasın" diyorum. 1337-1453 yılları arasında cereyan eden 'Yüz Yıl Savaşları' sırasında yaşanan, 'Calais' kentinin anahtarını İngiliz Kralı III. Edward'a teslim etmek üzere kendilerini feda eden altı kentlinin öyküsünü anıtlaştırmak üzere kent belediyesi tarafından Rodin'e sipariş edilen 'Calais Burjuvaları' anıtı çarpıcı kompozisyonu, tunçtan figürlerinden taşan dramatik ifade ve sergilediği gerilimle Rodin'in en etkileyici işlerinden birisidir. 'Öpüş' heykelinin felsefesi gerçekte 13. yüzyılda geçen 'Paolo ve' 'Francesca'nın yasak romantik aşklarına dayanır. 19. yüzyılda Ingres'den Delacroix'ya kadar pek çok sanatçıyı etkileyen bu ölümsüz aşk Rodin'in elinden mermere dökülmüştür. Gazeteci-yazar Zeynep Oral "Rodin'in 'Öpüş' adlı ünlü heykelinin çevresinde dönüp duruyorum. Hem çok masum ve saf, hem istekle tutuşan iki beden… Kimi eleştirmenlerin 'başlarının tepesinden, ayaklarının ucuna onların hissettikleri titreşimi görmemek olanaksız' dediği titreşimi görüyorum. Bedenlerin her kıvrımında görüyorum." diyerek dillendirir bu heykele olan hayranlığını. Rodin'in ressamlığı gibi az bilinen yanlarından biri de koleksiyonculuk yönüdür. Maddi durumunun düzelmesiyle birlikte resimden heykele kadar altı bini aşkın parçadan oluşan geniş bir sanat koleksiyonuna sahip olmuştur. Koleksiyonundaki değerli resimler arasında Van Goh'un 'Le Père Tanguy' portresi ile Renoir'ın nü resimlerini sayabiliriz. Rodin'in Louvre müzesinde izlediği antik Yunan ve Roma heykelleri ile Michelangelo ve Dante'ye olan hayranlığı sanatçının antik döneme ait, çoğu zaman kırık dökük parçaları toplayarak Meudon'daki villasını adeta bir müzeye dönüştürmesine neden olur. 1890'lardan başlayarak 'parçalanmış figür' konusu her zaman kafasını kurcalamış; topladığı antik heykellerde de bunun karşılıklarını aramıştır. Kimbilir koleksiyonundaki başsız antik Herkül, belki de Rodin'in yine başı olmayan 'Yürüyen adam' isimli heykelinin doğmasına yol açmıştır. Gerçekte bu heykel ayaklarını pergel gibi açmış çıplak İtalyan köylü model karşısında çalışılmıştır. Çağdaşları, erken dönemlerden başlayarak Rodin'de, başka başka heykeller yaratmak amacıyla yapıtlarını bölüp çoğaltma ve başka kompozisyonlarda bir araya getirme eğilimini saptamışlardı. Gerçekten de "bakıyorum, parçalara ayırmaya, yeniden birleştirmeye çalışıyorum" der sanatçı adeta prova yapan bir terzi gibi. 1913 yılında Paris'te açtığı bir sergide ilk kez Roma döneminden üç mermeri, kendi on sekiz heykeli ve desenleriyle birarada sergileyerek, sanatçı adeta Antikçağ sanatına olan vefa borcunu ödemeye çalışmıştır. Rodin hemen hemen tüm heykellerini modellerden esinlenerek tasarlamıştır. Bu durumu "Model karşısında çalışırken portrede olduğu gibi hakikati yeniden üretme isteği duyuyorum; doğayı düzeltmiyorum, onun bünyesine katılıyorum; beni yönlendiriyor. Yalnızca modelle çalışabiliyorum. İnsan biçimlerinin görüntüsü beni besliyor ve rahatlatıyor. Çıplak karşısında sonsuz bir hayranlık duyuyorum. Ona tapıyorum adeta." sözleriyle açıklar. Sanatçı hiçbir zaman ideal ölçülere sahip profesyonel modeller kullanmaz. Heykelde aradığı mükemmel anatomi değil, modern sanatın da kaygılarından biri olan ifade, duygu ve hareket; kısacası ruhtur. Gerçekten de taşa, mermere bürünmüş bu soğuk bedenlerin ruhlarını hala taşıdıklarını ve size seslendiklerini düşünüyorum. Rodin için bedenler kadar yaşamdan izler taşıyan yüzler de önemlidir ve Ona göre: "bir insanın ruhunu okumak için yüzüne bakmak yeterlidir." Öte yandan "Büst ve portre kadar kavrayış gerektiren bir başka sanatsal çalışma daha yoktur" diyerek ifadenin önemini vurgulamış ve sevdiği kadınlar Rose Beuret ile heykeltraş Camille Claudel'i yaptığı büstlerle ölümsüzleştirmiştir. Öldüğü yıl olan 1917'de ancak evlendiği eşi ve baştan beri modeli olan Rose Beuret ile Rodin'in mezarının başında 'Düşünen adam' heykeli beklemektedir. Öte yandan Rodin'e heykel sanatında hem sevgili hem de meslektaş olarak ortaklık etmiş, hatta Rodin'e rakip olmuş heykeltraş Camille Claudel fırtınalarla dolu bu aşkın sonunda aklını yitirerek 1943 yılında dramatik bir biçimde yaşama veda etmiştir. Heykel sanatı bir bakıma beden işçiliği de gerektiren bir sanattır. Ancak, Rodin'in eline çekiç-murç alıp taş ya da mermeri yonttuğu neredeyse vaki değildir. O düşünce adamıdır. Heykelde figürün biçimini, duruşunu, ifadesini tasarlar. Bu arada çini mürekkebi ('sepia'), grafit kalem ve guaş boya kullanarak çok sayıda desen ve 'lavi' çalışmaları yapar. Sonuçta ulaştığı sentezi üç boyutlu kilden veya alçıdan yaratır. Taş ya da mermeri özel bir teknikle aslına uygun olarak yontmak, bronzu dökmek atölyede çalışanların işidir. Bu sayede her eserini farklı boyutlarda gerçekleştirme ve çoğaltma imkanı bulmuştur. Bu nedenle her eserin 12 dökümü 'orijinal' sayılmaktadır. Eleştirmen Ahu Antmen SSM'deki Rodin sergisi ile ilgili olarak "Biçimi ve malzemeyi yoğun bir enerjiyle donatarak acı ya da haz ekseninde her tür duygunun dile geldiği, sanki soluk alıp veren bir dış kabuğa dönüştüren Rodin'e, nasıl düşündüğünü, nasıl gördüğünü, nasıl hissettiğini kavramaya çalışarak bakmak, uzun uzun bakmak gerek." diyor. O halde ne duruyorsunuz? 'İskele alabanda, yelkenler fora!' Büyük usta Rodin'e saygılarımla... Alaattin Bender www.alaattinbender.com Kaynakça: SSM müzesi Rodin müzesi web sayfaları Duyuru: Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın düzenlediği 9. "Deniz" Konulu Yarışma'ya katılan 447 eser arasında sergilenmeye değer görülen 87 eserden biri de bana ait olup resimler 25 Eylül-7 Ekim tarihleri arasında Beşiktaş'taki Askeri Müze'de sergilenecektir.   Alaattin BENDER                                                                            Ustaların İzinde...

Devamını Oku
Cengiz Savaş - Sanat Bir Tür Hayal Kurmaktır
20 Şubat 2026

Cengiz Savaş - Sanat Bir Tür Hayal Kurmaktır

‘SANAT BİR TÜR HAYAL KURMAKTIR ASLINDA’ CENGİZ SAVAŞ 'Yüz - Yüze, Göz - Göze' derken Cengiz Savaş'ın figürleriyle göz göze geldim Soyut Sanat Galerisi'ndeki sergide.1) İnsan boyundaki figürler gözlerini çevirmiş sanki sizi izlemekte; 'kimbilir belki bizimle konuşur, dertleşir' diye… Belki biraz hüzünlüler, ama bir o kadar da 'rengarenk'ler. Doğrusu, Şubat akşamının çöken karanlığına eklenen kar perdesi ve sis, beni Ulus'tan başlayıp Dikmen Keklikpınarı sırtlarına sürüklemiş, oradan Konya yoluna atmış, derken Oran sırtlarından aşarak Yıldız mahallesine taşımıştı. Bir saat süren maceralı bir yolculuktan sonra gözlerime inen gri perde Savaş'ın renkleri ile aydınlanmıştı. Dost canlısı Cengiz Hoca ile oracıkta koyu bir sohbete dalmış, aşağıdaki keyifli röportajın ilk tohumlarını atmıştık: Resimlerinizi figüratif olarak nitelemek sanırım yanlış olmaz. Ancak, figür resimleriniz bir portre ressamından daha fazla bir anlam barındırıyor. 'Vesikalık' bir benzetimden çok kişiliğin, karakterin ve iç dünyasının yansıtıldığı türden bir 'benzerlik' arayışı var sanki resimlerinizde. C.Savaş: Her ressamın peşinden koştuğu ya da koşması gerektiğine inandığım bir kavram var: Gerçek! Yani sanatsal gerçek. Sanatsal gerçeğin bilimsel gerçekle örtüştüğü noktalar elbette var. Belki 'hayal etmek' bunun en belirgin örneği. Beni ilgilendiren bir portrenin yada figürün görünen ve herkes tarafından algılanabilen yönü değildir. Ben, kendi yaşam sürecimde, bende oluşan verilerden yola çıkarak portre ya da figür üstünden resimsel dilden ödün vermeksizin kendi gerçeğimi arıyorum. Gerçek; bir ağacın, bir cevizin ve en önemlisi 'portre'nin gerçeği acaba görünen yüzü müdür?... Sanırım beni görünmeyen yüzü daha çok ilgilendiriyor. Bu bağlamda portrelerimin ya da figürlerimin 'vesikalık' bir benzetme ereği yoktur. Gözler ve eller; sanırım resminizin iki önemli silahı. Resimleriniz bağlamında bu iki öğeyi nasıl değerlendiriyor, nasıl bir anlam yüklüyorsunuz? Gözlerde hep bir ürkeklik, sanki izleyenle göz göze gelmekten kaçınır gibi... C.Savaş: İçinde yaşadığımız coğrafya ve toplum, bizlere ister istemez kendi değerlerini yüklemekte ve kendine göre de biçimlendirmektedir. Dünyanın neresine gidersek gidelim ve neresinde olursak olalım, o veriler bir yerlerimizde saklıdır. Hiç yakamızı bırakmaz ve hep peşimiz sıra gelirler. Ozanın dediği gibi: "Her kuş kendi coğrafyasının renklerini kanatlarında taşır." Evet, resimlerimde bir hüzünden ve ürkeklikten söz edilebilir. Ancak, resimlerim hüzünlü olsunlar diye hiç ama hiç özel bir çabam olmadı. Yukarıda sözünü ettiğim nedenlerin bir sonucu olmalı diye düşünüyorum bu durumu. Gözler ve ellere gelince… Kuşkusuz, insanoğlunu en kolay ele veren organların başında geliyorlar. Ben kendi coğrafyamda bir çok insan gördüm, sadece gözleri ile gülüp gözleri ile ağlayan. Benim resimlerimde, gözler ve eller duyguların, duyarlılıkların ortaya çıkarılmasında önemli elemanlardır. "Karşılaştığı insanların yüzlerini resmeden sanatçı, kimi zaman da başka başka yüzlerde kendi ifadesini, kendi yansımasını bulur" diye düşünüyorum. Siz de resimlerinizin 'otobiyografik' bir yanı olduğunu söylüyorsunuz. Dolayısıyla resimlerinizde kendinizle bir hesaplaşma, adeta bir 'yüzleşme' içerisine giriyor musunuz? Eğer öyle ise, bunu neden bir ayna karşısında kendinizle 'göz göze' gelerek Van Gogh'un yaptığı gibi 'otoportre'ler şeklinde yapmıyorsunuz? C.Savaş: Evet, resimlerimin otobiyografik bir yanı vardır. Onların hepsi kendi yaşamımla doğrudan ilişkilidirler. Kendimle yüzleşebilme cesaretimi hep koruduğumu sanıyorum. Benim derdim salt bir yüz ya da baş resmetmek değil. Ereğim, içimde fırtınalar koparan duygularıma yöneliktir. O duyguları resimsel dil içerisinde kalarak aktarmaya çalışıyorum. Aklıma hep Yunus'un dizeleri gelir: "Beni bende sorma, ben bende değilem; bir ben vardır bende, benden içeri". Yani benim derdim içerideki 'ben'ledir. İşte o duygular kimi zaman 'ete kemiğe bürünerek' portrelerde, figürlerde kendilerine yer bulurlar. Resimlerinizde kalın boya dokusu yerine boya lekesini yeğlemiş görünüyorsunuz. Bunun ifade şekli açısından özel bir gerekçesi var mı? Varsa lekesel çalışmanın size sağladığı olanaklar neler? C.Savaş: Resimsel öğelerden sadece bir tanesi leke. Sanırım birbirimizi seviyoruz. Tıpkı benek gibi, çizgi gibi, renk gibi. Sanırım leke ve benek meramıma daha fazla katkı sağlıyor. Kanımca sevişmemiz ondandır. Genelde, resimlerinizde açık-koyu, siyah-beyaz veya contrast renk etkilerinden söz etmek sanırım yanlış olmaz. Bunun dışavurumu daha etkili kılmak için yardımcı bir tür yöntem olduğunu düşünüyor musunuz? C.Savaş: Bedri Rahmi Eyüboğlu "resminin koyuluk derecesinden sorumlu olmayan ressam, ressam değildir" der. Ben de bu sorumluluğu önemsiyor ve resimlerimde uygulamaya çalışıyorum. Evet sözünü ettiğiniz contrastlık benim resimsel dilimde önemli bir yer tutar. Sanki bu serginizde kadın-kız figürleri daha ağırlıkta. Bu hep böyle mi idi? Figür resimlerinizde ister istemez yakın çevrenizin bir yansımasının olduğunu düşünüyor musunuz? C.Savaş: Tüm yaptığım resimler aslında ayrıntılı bir gözleme dayanır. Hepsi tanıdığım, bildiğim ya da en azından bir zamanlar biryerlerde karşılaştığım insanlardır. Aşık Ali İzzet bir konserinde sahnenin önünde oturan genç üniversitelileri görünce dayanamaz ve şöyle der: "Bakmayın bu halimize, saçımızın sakalımızın aklığına. Bizim de bir zamanlar sizin gibi mühür gözlülerimiz vardı". 2) 'Askerin Günlüğünden'de olduğu gibi zaman zaman dizi resimler gerçekleştiriyor musunuz? Varsa bu dizilerin çıkış öykülerinden, dönemleri ve isimlerinden bahsedebilir misiniz? C.Savaş: 'Askerin Günlüğünden' adı altında yaptığım resimler, benim yaşamımda hem duygusal, hem de düşünsel anlamda bir süzülme ya da yalınlaşma olarak algılanabilir. Asker olduğum ve kışlaya ilk girdiğim andan itibaren farklı bir ortama girdiğimi anladım ve uzun uzun düşünebilme ve gözlem yapabilme olanağım oldu. İçsel duyguların, yüzlerde ve vücutta nasıl yer bulduğunu, dışarı çıkması gerekip de çıkamayan bir askerin çaresizliğini, 'aç-aç' programlarında, daha yaşamında annesinin memesinden başka meme görmemiş yüzlerde çıldırılmışlığın ve umarsızlığın dışavuruluşunu gördüm. Resimlerinizdeki figürlerin, gerçekte günlük yaşamda 'Karşılaştığımız İnsanlar' olduğunu söyleyebildiğimize göre, resminize de konu olan bir ayağından yoksun Kore'linin yaşam öyküsünü bizimle paylaşır mısınız? Kore'li sizi nasıl etkiledi? Bu resimde bileklerde acı bir kuvvetin etkisini, yüzde ise belli belirsiz bir öfke ile bir tür küskünlük seziyor gibiyim. Kore'li sizce başını neden yana çevirmişti? C.Savaş: Bizim ülkemizin genellikle her bir yöresinde, artık şimdilerde biraz yaşlanmışlar da olsa, mutlaka bir Kore'li vardır. Kore'li Celal Usta… Ayakkabı tamircisi. Küçücük bir dükkanı olan, sevecen, hatta şakacı biri. Bir bacağı yok. Kocaman, sanırım çınar ağacından yapılmış koltuk değneği hep yanıbaşında durur. Birara sohbet ederken dedim ki ona: "Usta! Bak, şair sizler için 'Kore dağlarında tabakam kaldı' diye söylüyor..." Hiç ummadığım bir bilgelikte ve sözlere dökülmesinin gerçekten zor olduğunu düşündüğüm bir bakış açısıyla, umarsız, aynı zamanda da bilgece bir gülümseme ile yavaşdan "ne diyorsun be hocam!, ben orada bacağımı bıraktım!" dedi. Ne diyeceğimi, ne söyleyeceğimi bilememenin sıkıntısı içinde kıvranırken karşıda asılı duran bir gazetenin verdiği haritayı göstererek devam etti: "Ege Bölges'inin orta yerine doğru bir yere parmağını koyarsan büyük bir olasılıkla doğduğumuz yeri bulursun. Burası vatanımız. Gerekirse bizden öncekiler gibi biz de kolumuzu bacağımızı güle oynaya veririz. Ama, ben ya da benim gibiler, dünya haritasında bile yerini bulmakta zorlandığımız yaban ellerde canımızı, kolumuzu, bacağımızı bıraktık... Boşver be hocam!. Ama, şair yine de iyi yazmış. Onun da kalemi tükenmesin." Resimlerinizde natürmort veya peyzaj konuları ile yollarınızı ayırdınız mı? Ne zamandan bu yana figür resmi üzerine yoğunlaştınız? C.Savaş: Böyle bir düşüncem hiç olmadı. 'Natürmort'lar ve 'peyzaj'lar da yaptım. Yine de yapacağım. Ama şu anda figürler ve portreler beni daha çok heyecanlandırıyor. Sanatçı kimliğinizin oluşum süreci içerisinde etkilendiğiniz ressam/lar diye sorsam? C.Savaş: Ressamları ismen sıralamak oldukça güç. Hem, bunları birbirinden ayırırsam, etkilendiğim, adını sayamadığım diğer ustalara da haksızlık etmiş olurum. Bizden önce bu dünyaya dikili bir taş bırakmış ustaların, dili, dini, ırkı ne olursa olsun, bıraktıkları bizler için 'anamızın ak sütü gibi helal' miraslardır. Benim ereğim de, benden sonrakilere anlamlı ve önemli miraslar bırakabilmektir. 'Cornelius'a Mektuplar' kitabında Orhan Peker paletinden hiç eksik olmayan renkleri Fildişi siyahı, Titan beyazı, "Van Dyck" kahverengisi, "Vermillon" kırmızısı. olarak sıralıyor. Ben de, paletinizden hiç eksik olmayan birkaç renk diye sorsam? C.Savaş: Doğrusu bir ressam olarak, ben bütün renklerle barışık olmak zorundayım. Bazı renkler kimi zaman daha çok ön plana çıkmış olsalar da, diğerlerini sevmediğim anlamı çıkmamalı. Çünkü her renk doğru ve yerinde kullanıldığı sürece güzeldir. En azından ben böyle düşünüyorum. Günümüz resim sanatında herhangibir akımdan - 'izm'den bahsetmek olası mı? Sizce resim, heykel, fotoğraf gibi sanat dalları birbirine karışmaya, aralarındaki sınır aşınmaya mı başladı? Bu gidişle sizce tuval resmi rafa kalkar mı? C.Savaş: Hızla değişen dünyamızda karmaşa gibi görünen bu oluşumları yadsımamak gerektiğini düşünüyorum. Tüm bu oluşumlar yeni arayışların, yeni hayallerin sonucudur. Sanat, aslında bir tür hayal kurmaktır. Tüm bu gelişmeler diyalektik bir durumdur ve hep olacaktır. Aslında olmalıdır da!. Ve mutlaka su çatlağını bulacaktır. Tuval resmine gelince… Bizde bir söz vardır: 'Malzemenin iyisi, kötüsü yoktur; iyi ya da kötü kullanılması vardır.' Bu bağlamda başka bir yaklaşım ise 'eski sazla yeni türkü söylenir mi?' der. Elbette söylenir. Ama tek koşul: 'söylemesini bilene...' Sanatçı bir ailesiniz: Eşiniz ressam, ağabeyiniz Remzi Savaş heykeltıraş. Bunun size katkıları oluyor mu? C.Savaş: Elbette oluyor. Bazen öylesi bir an geliyor ki, kendimce olumlu bir şeyler çıkardığımda ya da tersinde, gecenin ilerleyen bir saatinde karımı uykusundan uyandırıp pijamaları ile tartıştığımız ya da sohbetlerimiz oluyor. Kavga!? Eh, o da olmuyor değil hani!. Hayata-sanata dair son bir kaç söz?... C.Savaş: Anlamlı ve dolu dolu yaşamak. Bedri Rahmi gibi bunun kanıtı olarak belki bir erik ağacını şahit gösterebilmek.3) Sanata gelince, çok sevdiğim bir Romen heykeltıraşın sözünü anımsıyorum: "Köle gibi çalışmak, krallar gibi hükmetmek ve tanrı gibi yaratmak." Yukarıda dediğim gibi: "Sanat, bir tür hayal kurmaktır aslında..." Alaattin Bender www.alaattinbender.com 1) Ressam Cengiz Savaş'ın resimleri 2-21 Şubat 2007 tarihleri arasında sergilenmiştir. Bu güzel söyleşi için kendisine teşekkürü bir borç bilirim. 2) Neşet Ertaş tarafından da bestelenerek söylenen "Mühür Gözlüm" isimli şiirin dizeleri Aşık Ali İzzet Özkan tarafından yazılmıştır. 3) Bedri Rahmi Eyüboğlu bir şiirinde: "Yaşadım! / Erik ağaçları şahidimdir / Yıldızlar şahidimdir. / Yaşadım! / Avuçlarımın gücü yettiği kadar / Dağları, kadınları, meyveleri / Yaşadım! …" diye seslenir. Not: Bu röportaj denemesi bir ilkti. Eleştirileri mesajlarınız yazılarıma yön verecektir. Fotoğraflar: Alaattin Bender arşivi  Alaattin Bender                                                              Ustaların İzinde…

Devamını Oku
Bedri Rahmi Eyüboğlu - Karadutum, Çatalkaram
20 Şubat 2026

Bedri Rahmi Eyüboğlu - Karadutum, Çatalkaram

     "KARADUTUM, ÇATALKARAM, ÇİNGENEM"                    Bedri Rahmi EYÜBOĞLU    15 yıl önce... Resim ateşinin koru yüreğime düşmekte. Ankara'da geçen vatani görevim sırasında mütevazi bir kitap reyonundayım. Gözüme nisbeten eski tarihli bir kitap takılıyor: Adı "Resme Başlarken". Kitabın sayfalarını araladığımda yanlış hatırlamıyorsam: "Güvercinleri boyayın, maviye yeşile boyamaktan korkmayın" diyordu. Bu öğüt belleğimde yer etmiş olacak ki 1996 yılında "mavi güvercin" isimli resmimi boyuyorum. Kitabı bir solukta okuduğumu, sonraları dönüp tekrar tekrar sayfalarını araladığımı hatırlıyorum. Atölyesinin duvarında asılı "Yemin"inde de tekrarladığı resmin yapıtaşları olan "çizgi, leke, renk ve beneği" bu kitaptan öğrenmiş ve mıh gibi belleğime kazımıştım. Mavi Yolculuğa çıkıp da Göçek adalarından birinde onun bir kayaya yaptığı balık resmiyle karşılaşmayan yoktur sanırım. Aslında önceki yazılarımızda onun adını epeyce çınlattık. Öğrencileri Turan Erol'u Orhan Peker'i hep anlatmıştık. Sahi, hocaların hocası Bedri Rahmi Eyüboğlu'nu, namı diğer "Reis"i anlamak, yaşatmak için neden bu kadar geç kaldık? Halbuki, değil miydi ki İstanbul Modern'in hemen girişinde öğrencisi Burhan Uygur'un resminin karşısında onun "Han Kahvesi"ni hep beraber izlemiş ve 138. sayımızda "Eski Dostlar"ımızın kulağını çınlatmıştık. Karadut şiirini sanırım işitmeyen yoktur. Aslında bu şiir sevgili Can Dündar'ın da TV'deki bir belgeselde işlediği gibi yasak bir aşkın ürünüdür. Oğlunun belirttiğine göre Bedri Rahmi aşklarını adlarıyla anmayacak kadar kibar bir insan olduğundan "Karadut" ismini verir bu aşkına. Üzüm çeşitleri olan "karadut" ve "çatalkara" ile Çorum'a yaptığı Yurt gezisi sırasında tanışır. "Karadutum, çatal karam, çingenem Nar tanem, nur tanem, bir tanem Ağaç isem dalımsın salkım saçak Petek isem balımsın ağulum Günahımsın, vebalimsin. Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan Yoluna bir can koyduğum Gökte ararken yerde bulduğum Karadutum, çatal karam, çingenem Daha nem olacaktın bir tanem Gülen ayvam, ağlayan narımsın Kadınım, kısrağım, karımsın." Gerçekte "Karadut", onun Akademideki asistanlık döneminde heykel bölümünde misafir öğrenci olan Mari Gerekmezyan'dır. Bedri Rahmi karasevdaya tutulmuştur. Bir süre sonra "Karadut" amansız bir hastalığa yakalanmıştır. Bedri Rahmi ilaç parası uğruna resimlerini sattıysa da Karadutun vefatına engel olamamıştır. Sitem "Önde zeytin ağaçları arkasında yar Sene 1946 Mevsim Sonbahar Önde zeytin ağaçları neyleyim Dalları neyleyim Yar yoluna dökülmedik dilleri neyleyim. ..." diye devam eden Erol Evgin'in seslendirdiği sitem dolu bu güzel şarkının sözlerini şiire döken yine Bedri Rahmidir. Bir elinde dolmakalem, öteki elinde fırça O vakit Bedri Rahmi'yi tanımlarken şair mi demeli, yoksa ressam mı; ben karar veremedim. Dilerseniz cevabı kendisi versin: "Bir elinde dolmakalem, öteki elinde fırça ile dolaştığı için elleri daima boya içerisindedir. Resimden yorulunca yazı yazmaya başlar. Kendini ressamlara sorarsanız: 'Ressamlığı şöyle böyle, ama iyi şiir yazar', derler. Muharrirlere sorarsanız: 'Muharrirliği şöyle böyle, fakat iyi resim yapar', derler. Terzilerden ve berberlerden pek hoşlanmaz. El Greco'ya, Rus romanlarına, pastırmaya ve halk türkülerine bayılır. Gündüzleri resim yaptığı, geceleri yazı yazdığı söylenir. Bunlardan hangisini daha çok sevdiğini kestirmek güçtür. Muhtelif mecmua ve gazetelerde yazar." Turan Erol'a göre " ...Başlangıçta yazınla resim arasında uzun süre bocalayan Bedri Rahmi, sonuçta iki uğraşı bir arada, iki karpuzu bir koltukta götürmeye karar vermiştir". Bence Bedri Rahmi'yi sadece ressam veya şair olarak tanımlamak yetersiz kalır. O yaşama sanatını "Sevmek bu dünyayı çerden çöpten / Sevmek bir zerresini ziyan etmeden / Sevmek dinlenmeden sevmek..." dizelerinde ve aşağıdaki şiirinde de dillendirdiği gibi hepsinden daha iyi icra eder: "Yaşadım! Erik ağaçları şahidimdir Yıldızlar şahidimdir. Yaşadım! Avuçlarımın gücü yettiği kadar Dağları, kadınları, meyveleri Yaşadım! ..." 1911 Görele doğumlu sanatçı Trabzon Lisesi'nde okurken ne büyük şanstır ki resim öğretmeni Zeki Kocamemi'dir. Onun derslerinin etkisi ile İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne girer. Burada Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı'nın öğrencisi olur. 1930'da ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu'nun yanına Paris'e gider. Orada André Lhote'un yanında resim çalışırken kendisi gibi ressam olan Rumen asıllı eşi Eren Eyüboğlu ile tanışır. Yurda döndükten sonra 1934'te D Grubu'nun dördüncü sergisine katılır. İlk kişisel sergisini de aynı yıl Bükreş'te açar. 1937'de Cemal Tollu'yla birlikte Akademi'nin Resim Bölümü Şefi Léopold Lévy'nin asistanı olur. Birçok ressamın da katıldığı, CHP'nin düzenlediği Yurt gezileri çerçevesinde Bedri Rahmi de resim yapmak üzere 1941'de Çorum'a gider. Bu dönem resimlerinde köy manzaraları, köy kahveleri ile bebesini emziren köylü kadınlar egemendir. Bedri Rahmi böylece Anadolu'nun zenginliklerinin farkına ve tadına varabilmeyi başarmıştır. Cengiz Bektaş "Bizi dile getirir… Bizi bizim üzerimize düşündürür… Üstelik parmak göstermeden, kişiliklerimize dokunmadan, kendi kimliğimiz, kişiliğimizle gelişmemizi en çok önemseyerek…" diyerek Bedri Rahmi'nin 1927 yılından ölümüne dek sürdürdüğü "hoca"lığını övmüştür. Bu nedenledir ki onun bir zamanlar öğrencisi olan sanatçılar bugünün bir kısım "prototip" ressamlarından farklı olarak kendi özgün kişilikleriyle sanat tarihimizdeki yerlerini almışlardır. Sanatçı Akademi yıllarında Van Gogh'u, sonraları El Greco, Dufy ve Matisse'i kendine yakın bulmuştur. Bedri Rahmi'nin portreleri içerisinde otoportre'leri (kendi portreleri) önemli bir yer tutar. Burnu çenesine değdi değecek, kıvır kıvır saçları önüne düştü düşecek bu portrelerdeki özgün yorumu usta işidir. Kahveler, saz çalan aşıklar, kemençeciler, horon tepenler, balıklı nü'ler (ki aynı konuyu Orhan Peker de işlemiştir), hayat ağacı, gecekondular (ki Turan Erol'a da konu olmuştur), ebabil kuşları, geyikler, kısacası hayat onun resminin konusu olmuş; "Karadut" şiirinde adı geçen "nar"ı ve "karadut"u ("karadut satıcısı") dahi resmetmiştir. Arkadaşlarının "şöyle bir burun kıvırışta yapılmış gibidirler" dediği resimleri için Bedri Rahmi "Ben tablolarımda her şeyden önce tazelik bulunmasına çalışırım. Üzerinde yıllarca bile çalışsam insana 'bunu ben de yapardım' dedirtecek kadar sade olmasını, yeni yapılmış, üzerinde uğraşılmamış hissini vermesini isterim" demektedir. Bedri Rahmi'nin bu açıklaması da Turan Erol resminin sanki "çalakalem" hissi veren özgün tekniğini açıklamaya yeter. Bedri Rahmi resmin yanısıra özgün baskı teknikleri ve kumaş üzerine baskılar, tabak üzerine resimler, mozaik ve seramik duvar panoları yapmış, eserlerinin galeri duvarlarından çıkarak yaşamın içine karışmasına önem vermiştir. 1958'de Uluslararası Brüksel Sergisi için 272 m²'lik büyük bir mozaik pano gerçekleştirerek altın madalya kazanmıştır. Bir yıl sonra da o zaman Paris'te, şimdi Brüksel'de bulunan NATO yapısı için 50 m²'lik bir mozaik pano hazırlamıştır. Başta Devlet Resim Sergilerinde olmak üzere çeşitli ödüller kazanmıştır. "Resim, ışığa kavuşan herşeyi büyük bir aşk ile incelemek ve bu aşkı renkler ve çizgiler aracılığı ile insanlara aşılamak sanatıdır" diyen Bedri Rahmi "... Ben renk peşindeyim. Benim anladığım resim hiçbir zaman bitmiyor. Biten bir şeyler oluyor. Ama resim değil de çoğu zaman boya bitiyor, terebentin bitiyor, çalışma sevinci bitiyor, en kötüsü ömür bitiyor." demiştir. Yaşam ustası, "Hoca"ların "Hoca"sı güzel insan Bedri Rahmi Eyüboğlu 21 Eylül 1975 tarihinde çok sevdiği hayata gözlerini yummuştur. Dilerim tüm sanatçı ressamlar onun "Yemin"ini tutarlar. Bedri Rahmi'ye saygılarımla ... Alaattin Bender www.alaattinbender.com      Alaattin BENDER                                                                            Ustaların İzinde...

Devamını Oku
Ara Güler - Yüzlerinde Yeryüzü
20 Şubat 2026

Ara Güler - Yüzlerinde Yeryüzü

YÜZLERİNDE YERYÜZÜ Ara GÜLER Sokaktaki yüzler oldum olası dikkatimi çekmiştir. Çünkü, insan gerçek kimliğini sokakta, tam da yaşamın orta yerinde bulur. İzlendiğinden, gözlendiğinden habersiz kah dinlenmekte, kah düşünmekte, kah devinmektedir. İşte o kareler arasında, bir "t" anında, kadraja yansıyan resim tıpkı "sahibinin sesi" gibidir. O anı yakalamak da öyle her babayiğidin harcı değildir. "People You Meet" (Karşılaştığınız İnsanlar) 1980'lerin başında Hazırlık sınıfında izlediğimiz İngilizce film dizilerinin ortak adıydı ve öylece belleğime kazınmıştı. O anı yakalamak için karşılaştığınız insanları tanımak, anlamak ve sevmek gerekiyordu. Tıpkı William Saroyan'ın öykülerinde anlattığı gibi - içten ve yalın. İşte böyle bir gözle, böyle bir bellekle ve "Oralarda durup tık tık tık tık çeker giderim ben, bilmezler bile çektiğimi" diyerek bir piton yılanı çabukluğuyla deklanşöre basar Ara Güler. Bilmezdim fotoğrafların bu kadar güzel, anlatmak içinse "kelimelerin kifayetsiz olduğunu". Gün olur, alır başını gider ağların peşisıra. Noelin habercisi yağan kar tanelerini bir tül gibi aralayan kırmızı tramvayların da peşinden koşar; Sirkeci'de kar altında tramvayın önünü kesen atlı arabanın da. Eyüp Sultan Camii avlusuna konan leyleğin de. Çalı süpürgesini elinde tutan çalı bıyıklı derbeder çöpçü de takılır gözüne. Zaten takıntılı adamın biri değil midir? Mavnaların, kalafat ustalarının, yağ iskelesinde bekleşen hamalların, felekten bir gece çalan beyzadelerin, dua edenlerin, çocukların, kısacası hayatın peşine düşer ve anlamını sorgular. Sirkeci'de, Eminönü'nde, Eyüp'te, Haliç'te, Zeyrek'te; "trende, vapurda, otobüste" "şehirlerin Şehri'ni" - İstanbul'u anlatır size. 'Eski İstanbul Anıları' kitabının önsözünde "Kandilli'de güneşi perde perde batıran Yahya Kemal'i, Urumelihisarı'nda oturup da gözleri kapalı İstanbul'u dinleyen Orhan Veli'yi bu değişen İstanbul'la birlikte unutmak gerek herhalde" diyerek artık o eski İstanbul'u aradığını açık eder. Gerçekte, onun için fotoğraf çekmek, içinde hissettiği dünyayı çekmektir. Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk 'İstanbul: Hatıralar ve Şehir' adlı kitabında kendi kişisel albümünün yanısıra başta Ara Güler'in zengin fotoğraf arşivinden de faydalanmayı ihmal etmez. Zaten bir kitap, bir ansiklopedi yoktur ki yayınlanmadan önce 'İstanbul Fotoğrafçısı'-Ara Güler'in sayıları 800.000'i aşan arşivini taramamış olsun. Ara Güler her ne kadar İstabul'lu ise de o Anadolu'dur. Edirne'den Ağrı'ya bu diyarı baştan başa dolaşır. Ağrı Dağı 'Ağrı Dağı' olalı hiç böyle görünmemiş, göstermemiştir o bakir yüzünü. İşte, o bütün dünyaya yayılmış fotoğrafta arayıp bulmuştur Ara, Ağrı Dağı'nın o, geceye ışık saçan resmini. Ağrı Dağı fotoğrafları için Yaşar Kemal: "Çok dağ resmi gördüm, çok dağ fotoğrafı, hiçbir tanesi Ara'nın Ağrı Dağı'ndaki gibi doğanın şiirini, görkemini, tadını yakalayamamıştı. Koskocaman çökmüş, oturmuş Ağrı Dağı bir ışıktan aklık. ... Işık mı, alın size, görün ışığın hünerini" der ve Ara'nın bu koca dağın etrafında nasıl fır döndüğünü anlatır: "Ağrı Dağı dibindeki düzlükte bir başka öğe daha olmalıydı ki, Ağrı Dağı Ara'nın gönlünce olsun. Ağrı Dağının dibinde bir köy vardır, ışıkları da teker teker yanmaya başlamıştır. Ara o köyün fotoğrafını çeker. Işıklar yanmakta, Ağrı Dağı balkımaktadır*, bütün şiiri, görkemiyle. Ara'nın gönlünce değildi bu fotoğraf. Daha, daha gerekti. … İşte düzlüğün ortasında tek başına bir toprak dam, pencerelerden ışığını fora etmiş. Önünde toprak dam, arkada Ağrı Dağı, Ara'nın başeseri, ulu bir dağ, ulu ışıklar, ulu bir doğa şiiri, insanlığı gönendiren. Bilmiyorum başka bir fotoğraf var mıdır çağımızda dünyayı böylesine saran." Yanarım, yanarım, Ağrı Dağı'nın o görkemli fotoğrafını göremediğime yanarım. Bu görkemli fotoğrafın renkleri burada kalmayacak, ressam Turan Erol'u öylesine derinden etkileyecektir ki; sanatçı Ağrı Dağı'nı hiç görmediği halde boyalara büründürecek ve bu kez tuvallerde yaşatacaktır. Benim payıma da Bülten'in 126. sayısındaki şu sözleri yazmak düşecektir: "Van Gogh misali yıldızlı bir gecede ışıldayan mavilere bürünmüş karlarla kaplı Ağrı dağının eteklerindeki, pencerelerinden ışık sızan, kapıları aralanmış, karanlığa bürünmüş bacaları tüten dam evler. Gerçekten lirik bir anlatıma ve gize sahiptir Turan Erol'un bu resmi." Edebiyatçılar kadar pek çok ünlü ressam da takılmıştır vizörüne. "Eskiden beri Orhan'ın fotoğraflarını çekiyordum. Hatta İtfaiye Müzesi'ne gidip onun fotoğraflarını çekmiştim" sözlerinden ve 1976'da Ayvalık'taki atölyesini ziyaret edişinden Ara'nın hayatında Orhan Peker'in ayrı bir yeri olduğu anlaşılır. Zaten, yine kendi betimlemesiyle Orhan, Fikret (Otyam) ve Ara 'sacayağı' gibidirler. Anadolu'nun destanını yazdıktan sonra Anadolu da dar gelmiştir Ara'ya. Bu kez gözünü dünyaya dikecektir. Aya, güneşe çoktan göz dikmiştir ya! Eminim bir yolunu bulsa Mars'a bile gidecektir fotoğrafın peşisıra. Vizörünü tıpkı namlusunu doğrultan usta bir silahşör gibi kullanır Ara. Belki de bu nedenle dünyaca ünlü 'Magnum' fotoğrafçılarının arasında yer alır. Marko Polo gibi dünyayı keşfe çıkacak, olayları ve insanları fotoğraf eşliğinde belgeleyecektir. Bu arada, sanata, edebiyata, yaratıcılığa olan ilgisi Ara'yı yeryüzünde iz bırakmış, dünya içerisinde dünya kurmuş sanatçıların peşine düşürecek ve sonuçta Bertrand Russell, Pablo Picasso, Salvador Dali, Tennessee Williams, Marc Chagall, Louis Aragon ve William Saroyan ile yaptığı röportajları 'Yeryüzünde Yedi İz' isimli foto-röportaj kitabında yayınlayacaktır. Picasso gibi dünyayı peşinden koşturmuş, dünyayı silkelemiş bir sanatçının röportaj vermek için Ara Güler'i seçmesinin nedeni herhalde onu Cezanne'a benzetmesi değildi. Onlar, Ara'nın kendilerini kendilerinden daha iyi tanıdığından ve tanıtacağından adları gibi emindiler. Ve daha niceleri… Winston Churchill'den Indira Gandi'ye, Alfred Hitchcock'tan Maria Callas'a, İsmet İnönü'den Fikret Mualla'ya kadar kimler girmedi ki arşivine. Ara'nın edebiyatçılarla arası da oldum olası iyidir. "Onlar benim dostlarım" dediği Türk edebiyatından 100 yazar ile aynı koltukları, aynı sofraları paylaşan Ara Güler sadece onların fotoğrafını çekmekle kalmamış, bu karelerde "sahibinin sesi"ni yansıtmayı bilmiştir. '100 Yüz' isimli kitabın önsözünde Nezihe Meriç'in "Resmini çektiği insanın, ne olduğu bilinemeyen ruhunu görmek! Bakın Can Yücel'in resmine. Hep sevgili, dili tatlı, tavrı candan, dost, şakacı, insan bir adamdı o. Dünyaya yuf borusun öttürmüşlerden. Ama Ara Güler, onun içindeki kırgın, kahırlı, tasalı çocuğu görmüştür." sözleri çok anlamlıdır. O, başında şapkası meşhur fotoğrafı ile tanıdığımız Burgazada'lı Sait Faik'in, Nazım Hikmet'in belleklerden silinmeyen fotoğrafları yine Ara Güler'e aittir. "Çekmeseydim Türk edebiyatı 'yüzsüz' kalacaktı" diyerek yüklendiği misyonu ironik biçimde ortaya koyar. "Fotoğraf sanat değildir. Bir tanıklıktır, o kadar..." ... "Pek çok ünlü sanatçının fotoğrafını çektim, eğer sanatçı olsaydım kendi fotoğrafımı da çekerdim" diyerek alçak gönüllü bir üslup kullanırken, öte yandan "Fotoğraf o kadar mühim bir şeydir ki... Yani sanat olsa da, olmasa da ..." diyerek fotoğrafın önemini ortaya koymuştur. "Fotoğrafçı çok dolu olmalı. Resim, müzik bilecek, tiyatrodan anlayacak, çok okuyacak, anında karar verebilecek, yani çok zeki olacak… Zevkleri çok gelişmiş olacak, kültürlü olacak… Bunlar varsa fotoğrafçı olur. Ama bizde tam tersidir. En cahili foto muhabiri olur." sözleriyle iyi bir fotoğrafçının tarifini yapmıştır. "Devir görsellik devridir. Yazı edebiyat devri bitmiştir" diyerek fotoğrafın görsel tarih yazdığını savunur. Ara'dan 77+1 yıl geçmiş, hayatı birçok ünlü fotoğraf muhabirinde olduğu gibi, anektodlarla dolmuştur. Dili, üslubu ve birikimi O'nu en iyi hikaye anlatıcılarından biri yapmış, sohbetlere neşe katmıştır. Nezihe Meriç'e göre Ara Güler doğar doğmaz dünyaya bakmaya başlayan bir bebek olarak dünyaya gelmiştir. Babasının hediye ettiği 35 milimetre'lik sinema makinesi Ara'nın sinemacılık hayallerini süsler. Lise yılları film sütüdyolarında ve Muhsin Ertuğrul'un tiyatro kurslarında geçer. Sinemacılık serüveni, yaşadığı bir yangından canını zor kurtarmasıyla son bulur. 1950'de Yeni İstanbul gazetesinde gazeteciliğe başlar. Ancak, kamerayla, vizörle, filmle olan tanışıklığı onu foto muhabiri yapacak; elinden düşürmediği kamerası sayesinde Edirne Eski Camii'de çektiği bir fotoğraf 'Time' dergisinde yayınlanacaktır. Fotoğraf, Arapça Allah yazısının altında sanki küçülmüş izlenimi veren sırtları dönük iki çarşaflı kadını betimler. 1961'de İngiltere'de yayımlanan Photography Annual, onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımlar. Elinden ilk göz ağrısı 'Leica' kamerasını hiç eksik etmeyen Ara Güler'e 1962'de 'Master of Leica' unvanı verilmesi boşuna değidir. Yurtta ve dünyada sıralamakla bitmez pek çok ödülün sahibi Ara ödüle doymuştur. Orhan Pamuk'un gençliğinde ressam olmak isterken yazar oluşu gibi, Ara da başlangıçta sinema ile başlayan serüvenini akan film şeridini durdurarak fotoğrafa taşımayı ve dünyanın sayılı fotoğrafçılarından biri olmayı başarmıştır. Her zaman gerçeğin peşinde koşmuş, simgelerden, fotoğraf çalımlarından hep uzak durmuştur. "Sevgisiz insan, insansız da fotoğraf olmaz." diyerek insanın, hayatın arasına karışmıştır. İlerleyen yaşına rağmen hala ilk günkü gibi şevkle ve bir çocuk naifliğiyle fotoğraf çeker. İstanbul'u mesken tutmuş 1928 doğumlu Ara Güler hala Beyoğlu Tosbağa sokakta anılarıyla birlikte yaşamaktadır. Apartmanın alt katını sergi salonu, üst katını ise çalışma odası olarak düzenlemiş. Merdivenlere çok büyük bir Picasso fotoğrafı asmış. "Konferansa gitmez, müzeyi gezmez, sergi izlemez, tiyatroya gitmez. Sorun burada. Konser dinlememiş, hissi yok, hiçbir şey bilmiyor, yaşamı tesadüf." diyerek giderek yozlaşan ve kültür erezyonuna uğrayan toplumun kanayan yarasına ayna tutmayı ihmal etmiyor. Büyük usta Ara Güler'e saygılarımla... Alaattin Bender www.alaattinbender.com balkımak*: Parlamak, parıldamak (halk dilinde) Kaynakça: - Eski İstanbul Anıları (Dünya Yayınları, 1994, İstanbul) - Fotoğrafevi - "Ara Güler klasikleri (sanal sergi)  Alaattin Bender                                                                               Ustaların İzinde…

Devamını Oku
... Ama Babacığım ...
20 Şubat 2026

... Ama Babacığım ...

“... AMA BABACIĞIM...”  “Bir bakarsın oyuncağın kırılmış arkadaşın sana küsmüş darılmış kavga etmiş, kaşın gözün yarılmış yaşlı gözlerle bana gelip, sakın üzülme yavrum böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil zaman değirmenini durdurmak kolay değil   ... ama babacığım...   sendeki sen, sana soru sorunca Orta Çağ'ı, Galile'yi bilince okuduğun İnce Memed olunca yaşlı gözlerle bana gelip, sakın üzülme yavrum böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil zaman değirmenini durdurmak kolay değil   ... ama babacığım...   pırıl pırıl bir ilkbahar gününde ilk aşkının gerçeğinde düşünde bir burukluk varsa eğer içinde yaşlı gözlerle bana gelip, sakın üzülme yavrum böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil zaman değirmenini durdurmak kolay değil   ... ama babacığım...   yaşadığın gördüklerin dışında mutluluğu kuytularda bulunca bir de şöyle etrafına bakınca yaşlı gözlerle bana gelip, sakın üzülme yavrum böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil zaman değirmenini durdurmak kolay değil   ... ama babacığım...   bir gün gelir dünya sana uymazsa değiştirmek eğer elden gelmezse şarkılarım sana miras kalmışsa yaşlı gözlerle bana gelip, sakın üzülme yavrum böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil zaman değirmenini durdurmak kolay değil”  diye seslenmişti oğlu Yağmur’a ‘ince uzun yolların, uçsuz bucaksız ovaların, bembeyaz dağ bulutlarının çocuğu’ Fikret Kızılok. Dilerseniz, yine Kızılok’un dizelerinden yola koyularak renklerin dünyasına yelken açalım:“Açık yeşil, kırmızı Mavi, siyah ve sarı Kahverengi, turuncu Al sana bir ipucu Renklerin hepsi senin Bir tek beyazı benim Bir kalem bir de fırça Başlayalım yavaşça ...” Sevginin, umudun, mutluluk ve masumiyetin timsali çocuklar her yerdedir: Şarkılarda, şiirlerde, edebiyatta ve sanatta. Hepimizin uğramadan edemediği o rengarenk çocukluk çağları ne kadar da ‘başka’dır. “Ne güzel dönüyor çemberim, Hiç bitmese horoz şekerim!” diye seslenen Cahit Sıtkı Tarancı da ‘Affan dede’den çocukluğunu istemektedir. Ressamlar da çocuklara tuvallerinde kol kanat germiş, sanki hiç büyümesin istemişlerdir. ‘Kızlarıma Mektuplar’ diye başlıyordu söze Emre Kongar. Kitabın kapağındaki sevgi dolu resim ise enikonu masumiyeti sergiliyordu. Ayrıntıya kaçmadan, çizgiye dayalı boya lekeleriyle örülmüş, zeytin irisi gözlerle size yönelmiş iki kız çocuğunu betimleyen bu resmi çizen, gerçekte Tuncay Betil’den başkası değilmiş. Figürler ise Kongar’ın ikiz kızları. Emre Kongar Cemal Süreya’nın “Bir kitapta resim şart!” deyişine mi kulak vermiş bilinmez, ama resmin hikayesi biraz hüzünlü. Bir zamanlar Emre Kongar babanın daha beş yaşına değmemiş ikizleri götürdüğü resim sergisi açılışılarında sıkça karşılaştığı ressam Tuncay Betil kızların resmini yapmaya söz vermiş; ancak gün olmuş, devran dönmüş, Emre Hoca başkentten İstanbul’a göçmüştür. ‘Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik’ten, aradan yıllar geçtikten sonra, bir gün kültür insanı Hasibe Ayten ile ünlü seramikçimiz Hamiye Çolakoğlu çıkagelir ve “Hocam, bu resim size Tuncay hanımın vasiyeti; siz Ankara’dan ayrıldıktan sonra yaptı” diyerek emaneti teslim ederler. Hemen oracıkta bir koca hüzün düşer yüreklere. Alkolün tutsağı olmuş, Fikret Mualla’nın hayat serüvenine benzer bir hayat yaşayarak yaşama veda etmiş ressam Tuncay Betil’in çocukları var mıydı, bilemiyorum; ama çocukları çok, ama çok sevdiği, resimlerinden çocukları ve çiçekleri hiç eksik etmediği bir gerçekti.  Çetin Öner’in ‘Gülibik’ kitabını da Orhan Peker resimlemişti. Hani şu resimlerle dans eden matador. Bu kitabı resimlerken büyük haz duyduğu da bir gerçekti. Nitekim o ilüstrasyonların pek çoğu, sonrasında tuvallere de taşınmış ve herbiri başlı başına bir ‘Orhan Peker resmi’ olarak sanat tarihimizdeki yerini almıştı. ‘Gülibik’ horozu kucaklayan, köpeğinin başını okşayan, deniz kenarında karpuz yiyen çocuk, yine aynı çocuktu: Yalnız, suskun ve bir o kadar da hüzünlü. Sanki Peker, o hassas, çocuk tarafını bu resimlerinde de göstermişti. Sanırım Eczacıbaşı kolleksiyonuna dahil olan ‘Balıkçı çocuk’ isimli devasa resmi ise önce İş Bankası’nın Kibele sanat galerisinde, sonra da İstanbul Modern’de izlemiş, her ikisinde de çok etkilenmiş, adeta resmin karşısında çivilenmiş, yitip gitmiştim. Grilerin içerisinde açık-koyu lekelerle çözümlenmiş bu resimde sarıya yaklaşan balık kümelerinin yanıbaşındaki maviye yaklaşan kütlenin yarattığı kontrast etki, bu sakin resmi başyapıtlardan biri yapmıştı. Resmin bir yanında, balık tepsisinin önünde çömelmiş, balıkları istifleyen bir çocuk, öte yanında biri siyah, diğeri siyah-beyaz forma giymiş, utangaç gözlerle balıkları dikizleyen iki kedi; sanki sabırsızlıkla oyunun finalini bekler gibi.  Avni Arbaş’ın çocukları ise Peker’inkilere göre daha şanslı.  Çiçek toplayan, kucağındaki kedisini seven, deniz kenarında oynayan, saçları kimi zaman beline kadar uzanan, kimi zaman sarılıp topuz şeklinde sarmalanmış, sırt sırta vermiş oyun oynayan çocuklar; hep de hayatın içinde, tabiatla iç içe. Sevgiyi, masumiyeti anlatan, umudu, coşkuyu çağrıştıran çocuklar. Doğumda eşini kaybetmesi sonucu uzun yıllar ayrı kaldığı kızına ve sonrasında da torununa olan özlemi olsa gerek bunca  sevgi dolu çocuk resimlerinin kaynağı. Örnekleri çoğaltmak mümkün: Duran Karaca’nın sarı sıcak, o en büyük Çukurova’da keçilerin peşinde koşturan çoban çocukları, ‘turaç’ın (bir kuş ismi) yanıbaşındaki oğlu Turaç’ı. Yalçın Gökçebağ’ın çizgi (‘seke sek’) oynayan çocuğu, güneşli bir günde kar üstünde ‘birdir bir’ oynayan çocukları. Neşe Erdok’un ‘trende, vapurda, otobüste’ İstanbul’u anlatan çocukları, akerdeon çalan çocuğu. Hocası rahmetli Neşet Günal’ın o yoksul, o kıraç Anadolu köylerinde, toprak damların önünde yürek sızlatan yalınayak çocukları. Çocuklar, herhalde dünyamızın en tatlı, en hayat dolu, en masum yaratıkları.  Dünya sanat tarihinde ise Picasso’nun, Gustav Klimt’in, Egon Schile’nin de çocuk temalarına yer verdiklerini, Henry Moore’un ise anne ve çocuk temalarına sıkı sıkıya sarıldığını ve onları heykelleştirdiğini görüyoruz. Picasso başta kendi çocukları olmak üzere pek çok resminde çocukları konu edinmiştir: Palyaço elbiseli Paul, Kayıklı kız (Maya Picasso) gibi. Parmaklarının arasında sarmaladığı beyaz güvercini bir yandan göğsüne yaklaştırırken, bir yandan da yanağını yaslayan ‘güvercinli kız’ resmi sevginin, duruluğun, dostluğun resmi olsa gerek. Öte yandan ‘mavi dönem’de resmettiği ‘atını gezdiren çocuk’ ise özgürlüğün ve dostluğun timsali olsa gerek. Çocuklar, belli ki, dün olduğu gibi bugün de düşe kalka büyüyecekler. Hem ağlayıp, hem de gülecekler. Gün olup üzülecekler,   gün olup sevinecekler. Önce korkacak, sonra cesaret toplayacaklar. Sırasında, bir karıncayı dahi incitmekten çekinen insanın insana düşmanlığını da görecekler; kimi zaman savaşlara tanık olacaklar. Çaresizliğe de kapılacaklar, umutlarına da tutunacaklar. Toplumlar sanata, güzel sanatlara bu kadar uzak kaldıkça maalesef böyle böyle yaşamayı öğrenecekler. “Böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil, zaman değirmenini durdurmak kolay değil”  “... Ama babacığım...” Alaattin Bender www.alaattinbender.com 

Devamını Oku
Nuri Abaç - Bana Bir Masal Anlat Baba
20 Şubat 2026

Nuri Abaç - Bana Bir Masal Anlat Baba

BANA BİR MASAL ANLAT BABA Nuri ABAÇ (1926 - 2008) “Masalın bittiği yerde hayat başlar” diye bitiriyordu cümlesini Murathan Mungan. Çocuklarsa masalların hiç bitmemesini istiyorlardı. Çünkü hayatı yaşamak için henüz vakit erkendi. Üstelik masallar sayesinde kanatlanıp uçabilmiş, gökyüzünden sarkan bir ipe tırmanarak aya, güneşe ve dahi yıldızlara tutunabilmiştik. Annelerimizden, dedelerimizden ve dahi babalarımızdan dinlemiştik o güzelim masalları: ‘Külkedisi’, ‘Pamuk Prenses’, ‘Limon Kız’ ve daha nicelerini.  “Bana bir masal anlat baba İçinde bütün oyunlarım Kurtla kuzu olsun şekerle bal Baba bir masal anlat bana İçinde denizle balıklar Yağmurla kar olsun güneşle ay Anlatırken tut elimi Uykuya dalıp gitsem bile Bırakıp gitme sakın beni...”  Öylece bırakıp gitti bizi. Oysa ne kadar da alışmıştık masallara. Hele hele onun o rengarenk masallarına. Mersin ‘Akkahve’den dostu, arkadaşı İlyas Halil’in deyimiyle “Nuri renk çalar, boya toplardı.” Sonra da bunlardan masalsı resimler yapardı. Sanırım tanıdınız bu hiç büyümeyen, hep çocuk kalan baba Nuri’yi. Artık, oyun bitmiş, perde kapanmıştı. Nuri Abaç yoktu artık. Masalsı resimleri öksüz kalmıştı.   Nuri Abaç’ın en büyük özelliği hayal peşinde koşmasıdır  5 Mart akşamı Helikon Sanat Galerisinde Ekrem Kahraman resim sergisinin açılışındayım. Serginin öneminin farkındaydım. Öte yandan birkaç sergidir galeriye uğrayamadığım için sevgili hocamız Turan Erol’a mahçup olmuştum. O gün galeri hiç olmadığı kadar kalabalıktı. Başta İbrahim Çiftçioğlu olmak üzere Ekrem Kahraman’ın İstanbul’dan pek çok sanatçı dostu adeta Ankara’ya çıkarma yapmıştı. Özellikle, İbrahim Çiftçioğlu’nun nüktelerle dolu açılış konuşması hem gülümsetiyor, hem de derin derin düşündürüyordu. Çiftçioğlu iyi bir ressam olduğunu çoktan kanıtlamıştı. Ama iyi bir hatipti de aynı zamanda. İlerleyen yaşına rağmen Abaçlarla aynı kuşaktan Lütfü Günay da açılışa gelmişti. “Sanatçının (Ekrem Kahraman’ı kastederek) aynı konuları tekrar etmesi sizi rahatsız ediyor mu?” sorusuna ‘hayır’ cevabını verdikten ve gerekli açıklamayı yaptıktan sonra ben de ona ‘Nuri Abaç hakkında ne düşünürsünüz’ diye sordum. Yanıt kısa, ama özlü sözlerle geldi: “Nuri Abaç’ın en büyük özelliği hayal peşinde koşmasıdır. Onun resimleri tıpkı kendisi gibi mutluluk timsalidir.”   Nuri Abaç’ın resimlerini incelemeden önce sanatçının yaşam öyküsündeki mihenk taşlarını tesbit etmekte yarar var. Bir kere deniz çocuğudur Abaç. İstanbul’da doğmuş, Mersin’de büyümüştür. Denize sevdalanmıştır bir kere. Onca gemiyi, bunca vapuru ve nice balıkçı motorlarını evirip, çevirip boyaması ondandır. Babası eski bir tiyatrocu olup Muammer Karaca’nın da arkadaşıdır. Çocukluğundan beri resme ilgisi olan Abaç, kardeşi ile birlikte babasının sahnelediği birkaç oyunun dekorunu dahi boyamıştır. Öte yandan akrabaları ressam Kemal Zeren Büyükada’dan Mersin’e geldikçe Abaçlarda kalır ve genç Nuri’ye resim dersleri verirmiş. Ve bir keresinde, İstanbul’a dönüşünde bütün resim malzemesini Nuri Abaç’a bırakmış. Sanatçı bu konuda “Ben birdenbire büyük bir hazineye kavuşmuştum. İşte bu hazine benim resim konusunda yolumu çizen en büyük unsur olmuştur” diyerek hayatındaki bu dönüm noktasının altını çizer.  Liseden sonra İstanbul’a giderek Akademi’nin resim bölümüne kaydolur. Ancak, ev halkının baskıları sonucu ikinci yıl Akademi’nin mimari bölümüne geçiş yapmak zorunda kalır. Yine de her fırsatta aynı kattaki resim bölümünün derslerini takip etmekten geri durmaz. 1961 yılından emekli oluncaya dek Ankara’da mimar olarak önce kendi bürosunda, sonra da kamuda görev yapar. Fakat, resim yakasını birtürlü bırakmaz. Bürosuna dahi ‘Renk Mimarlık’ ismini verir. Birgün eşi Suna Abaç’a Paris’e gitmek istediğini söyler. 9 ay Paris’te resim solur. Dönüşünde, resme daha geniş zaman ayırabilmek için bürosunu devrederek kamuda göreve başlar.   Artık, Karagöz’ün gölgesi üzerine düşmüştür bir kere Bir Japon resmi, bir Meksika resmi, bir Afrika resmi gibi özgün bir ‘Türk resmi’nin peşine düşer. Uzun ve zahmetli bir yolculuğa çıktığının farkındadır. İşe bu topraklarda yeşermiş sanat ürünlerini incelemekle başlar. Ankara’da, eski adıyla ‘Hitit’, şimdiki adıyla Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sık sık Hitit, Osmanlı ve Selçuklu sanatlarını inceler. Minyatür üzerine öyle derin araştırmalara girişir ki, kendisini ‘minyatür doktoru’ olarak adlandırmaktan geri durmaz. Abaç bir söyleşisinde "Bedri Rahmi Eyüboğlu benim yakın arkadaşımdı. Onun düşünceleri ve felsefesi beni etkilemiştir. Onun resimlerini bıraktığı yerden devam ettirmek istiyorum. O geleneksel el sanatlarımız olan halıdan, kilimden, yazmadan yola çıkmıştır. Ben de minyatürlerden” diyerek minyatür sanatına olan tutkusunu anlatır. Sonra, bir gün ‘Karagöz’ü keşfeder. Hayatındaki ikinci ve en önemli dönüm noktasıdır bu keşif. Artık, Karagöz’ün gölgesi üzerine düşmüştür bir kere. İlk dönem resimlerinde mitoloji çıkışlı gerçeküstü tasvirlere bürünmüş fantastik figürleri ve yaratıkları resmederken, artık Karagöz perdeden inmiş ve ‘Hayali’  Nuri Abaç sayesinde tuvalin üzerinde gezinmeye, türlü türlü oyunlar oynamaya başlamıştır. Gerçekte Karagöz oynatıcılarına verilen ‘hayalbaz’ anlamındaki ‘Hayali’ adının Nuri Abaç’a yakışacağını düşündüm. Karagöz başta olmak üzere, Hacivat, Beberuhi ve Zenne gibi tüm figürler yay şeklinde çekilmiş iri kömür gözleriyle sanki konuşurlar. Deve derisi üzerine kök boyalarla hazırlanan Karagöz figürlerindeki pastel renkler ile derinin kılcal dokusu Abaç’ın tuvaline de yansımış ve kendine özgü bir resim dokusu yakalamıştır. Abaç’ın resimlerinde bir üçüncü boyut bulamazsınız. Resimleri minyatür sanatına nazire yaparcasına düzlemseldir. Mimarinin olmazsa olmazlarından perspektiften de yoksundur resmi. Yine Türk tezyini sanatlarındaki gibi başta lale olmak üzere çeşit çeşit çiçek desenleri ve oryantalist çizgiler ile dekoratif bezemeler, simetri ve tekrarlar resmini öylece çevreler. Demek ki keramet şövalede değilmiş Bir Cumartesi günü sanatçının eşi Suna hanım ile oğlu Celal Abaç görüşme talebimi büyük bir nezaketle karşılayarak beni evlerine kabul ettiler. Salondaki kütüphanede ‘Palasar’ın iki ciltlik Türk resim tarihini anlatan kitabına gözüm ilişiyor. Duvarda, sanatçının klasik döneminde yaptığı resimlerinden ikisini görmek mümkün. Yanıbaşında biri büyük, diğerleri daha küçük ebatlarda Karagöz resimleri asılı. Uzun koridordan geçerken başımı hafifçe öne eğerek Abaç’ın resimlerini selamlıyorum. Birara fantastik figürlerin ve yaratıkların olduğu resimlere takılıyor gözüm. Suna Abaç ekliyor: “Nuri Akademi’de öğrenci iken bir kadının tramvayın altında kalışına tanık oluyor. Bu olay, onu öylesine etkiliyor ki, bir dönem adeta üzerine ‘karabasan’ çöküyor.” ‘Sırat köprüsü’, ‘Yedi Uyurlar’ gibi endişe ve korku yaratan fantastik resimler o dönemin eserleri olsa gerek. Sonrasında bu resimler boya tekniği fazla değişmeksizin ‘Yaralı Savaşçı’, ‘Bereket Tanrıçası Kibele’, ‘Hitit’li Kutsal Bakire’ ve ‘Selçuk Kartalı’ gibi mitolojik figürlere dönüşmüş. Zihnim karmakarışık olmuşken, birden iç içe açılan iki odadan oluşan sanatçının atölyesine geçiyoruz. Masanın üzerinde çeşit çeşit resim solüsyonları ile üzerinde boya, kurumaya yüz tutmuş boy boy fırçalar ve bir ‘Pebeo’ yağlıboya tüpü. Masanın köşesinde Önder Aydın imzalı Nuri Abaç portresi. Birden sanatçının şövalesine hayretle takılıyor gözüm. O devasa, büyüleyici resimlerin bu mütevazi şövaleden çıktığına inanmanın güçlüğüyle mırıldanıyorum: ‘Demek ki keramet şövalede değilmiş!’ Nuri Abaç’ın genç sanatçılara verdiği karşılıksız destekten konu açılınca söz ressam Ahmet Yeşil’e geliyor. Suna Hanım, Abaç’ın Ahmet Yeşil’in ilk resimlerini gördüğünde klasik manzara resimlerini bir kenara bırakmasını ve yaptığı ‘ip’li resimlere sımsıkı sarılmasını salık verdiğini anlatıyor. Ahmet Yeşil, Suna hanıma taziyesini iletirken “ben babamı kaybettim” diyerek üzüntüsünü dile getirmiş.  Figürler, ‘Hacivat ile Karagöz’deki gibi hep ‘yan bakar’lar Şimdi dilerseniz, gelin, Nuri Abaç’ın resimlerini yorumlamaya çalışalım. Abaç’ın resimleri sanki boşlukta asılı gibidir. Yer nerede başlar, gök nerede biter, belli değildir. İnsan başta olmak üzere hertürlü canlı varlık resmin birer figüranıdır. Ortaya serilmiş mindere benzer bir zeminin üzerinde sanki bir oyun - ‘ortaoyunu’ oynanır gibidir. Abaç, oyunun kurgusunu sürekli değiştirdiği gibi zamana uydurmakta da direnmez. Anlatımın yalınlığına rağmen figürler hep bir devinim halindedir. ‘Boğaz gemisi’ gibi en hareketsiz resimlerinde dahi insanlar kamaralardaki pencerelerden o kocaman, o kara gözleriyle bakışmayı ihmal etmezler. Neredeyse tüm resimlerinde ‘Karagöz’ün Konağı’ndakine benzer göz göz pencerelerden, odalardan yay gözlü figürler profilden gözlerini dikmişlerdir. Figürler, geleneksel gölge oyunu ‘Hacivat ile Karagöz’deki gibi hep ‘yan bakar’lar. Bir Abaç resmi bulamazsınız ki, figürler karşıdan size baksın. Onlar, sanki sizden habersiz kendi oyunlarını oynamakta, kendi masallarını yaşamaktadırlar. Ama bunlar masal gibi görünse de, yaşamın kendisi kadar gerçektir.   Gemilerin, vapurların, balıkçı motorlarının peşisıra koşmuş, İstanbul’dan Bodrum’a, Bartın’dan Keban’a kadar uzanmış, yorulduğunda bir kafede veya bir restoranda soluklanmış, neşelenmek için gün olmuş saz alemine gün olmuş bir düğüne konuk olmuş, özgürlüğü hissetmek için bazen bir balona, bazen bir zepline binmiş, bazen de bir uçağın kanatlarına tutunmuştur. Kimi zaman da kanatlı bir atın sırtında göğe yükselmiştir. Tıpkı, şimdi yaptığı gibi! Ördekli uçak, iki balonlu gemi, at başlı gemi, beyaz kuğulu gemi gibi fantastik taşıtlar keşfederek düşlerinin perdesini aralamayı da ihmal etmemiştir. Güvercinler, kediler, balıklar ve beyazlı-siyahlı, yeşilli-kırmızılı renk renk kuğular narin narin süzülür durur resminde Abaç’ın. Acaba ‘Kuğulu Park’ın evine olan yakınlığı mıdır bunca kuğuyu resmine taşıması? Suna Abaç ile konuşurken bu sorumun da cevabını öğreniyorum. Abaç sık sık Kuğulu Park’a gider ve kuğuların eskizlerini çizermiş. Rahmetli Cihat Burak’ı düşününce mimar çıkışlı ressamların vazgeçemedikleri bir özelliği olarak düşündüğüm çizgiye de dört elle sarılmıştır Abaç. Bir mimar edasıyla ‘kılı kırk yararak’ inşa ettiği resminden geometrik biçimler ve çizgiler eksik olmadığı gibi, laleler ve sarmaşıklar da resmini süslemekten geri durmaz. Taşıtların tekerlerinde olsun, denizin dalgasında ya da kuşların kanatlarında bezeme sanatında kullanılan çizgilerden ve simetrik tekrarlardan asla vazgeçmez. Eleştirmen Önder Şenyapılı “Abaç’ın resimlerindeki mimari ‘denge’, bir kemeri ayakta tutan ‘kilit taşı’ gibidir” diyerek Abaç resminin kurgusunun ne denli sağlam temellere dayandığını vurgular. Coşkunun yanısıra müzik ve eğlence de hiç eksik olmaz Abaç resminden. Sazlar mı çalınmaz bahçelerde! Kemandan viyolonsele, saksafondan klarnete, tefden davula, zurnaya varıncaya dek, tıpkı resimlerinde olduğu gibi bir çokseslilik hakimdir. Resmin içinde müziğe karşı bunca duyarlılık ‘acaba 1954’lerden - ‘Akkahve’ yıllarından gelen bir dışavurum mu’ diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Derken, Abaç’ın Mersindeki ilk gençlik yıllarından arkadaşı öykü yazarı İlyas Halil imdadıma yetişiyor ve o günlere - ‘Akkahve’ yıllarına atıf yaparak “Nuri’nin çaldığı renkleri, Haşmet’in* parklardan topladığı boyaları buldum terasta. Celal Çumralı’nın şiirden yarattığı kız aralarındaydı. Kodallı’nın eline alıp çaldığı saz deniz yakındı” diyerek soludukları kültür-sanat havasının yoğunluğunu anlatıyordu bir yazısında. Ve devam ediyordu: “Nevit kıyıların sesini, kumların, çakıl taşlarının hışırtısını kucaklamış denizi saz gibi çalıyordu. Kuşlar bulutlar dansediyordu mavilerin içinde.” Evet, sonraları besteci, kompozitör olarak ün salacak Nevit Kodallı idi İlyas Halil’in bize ünlediği kişi. Kimbilir, belki de Kodallı’nın tılsımlı tınısıydı yıllar sonra Abaç’ın resmine yansıyan.                                               ‘Boşuna arama’ diyordu. ‘Renklerden sarhoş kimse kalmadı’ Aradan yıllar geçmiş, dün yerini bugüne bırakmıştı. İlyas Halil ‘eskidendi, çok eskiden’ dedirtircesine anlatıyordu ‘Temmuz Çakıl Taşları’ adlı öyküsünde: “2004 yazı Mersin’deyim. Şiirin, renklerin içinde miyim diye bakıyorum. Parklardan renk, koku çaldığımız yılları arıyorum. Aradan elli yılın geçtiğine inanmak güç. 1954 yağmurları yağmıyordu artık geçtiğimiz sokaklara. Pencerelerde bildiğim yüzleri aradım. Petunya saksıları boştu. 1956 denizini aradım. Nereye gittiğini bilen yoktu. Elimle boyadığım denizi alıp götürmüşlerdi. Belediye memurları çöplüğe atmış olmalı. Ellerimde hala o günün mavi lekesi duruyordu. Nuri Abaç Ankara’dan haber salmıştı.. ‘Boşuna arama’ diyordu. ‘Renklerden sarhoş kimse kalmadı. Nevin’in saçını dağıtacak rüzgarı bulamıyacaksın. Renkler, kokular göçtü’ dedi.” Renkler, kokular göçmüştü ya bir kere. Belli ki, küsmüştü Nuri Abaç. Renklerin boyamadığı, kokuların sinmediği bir dünya, artık eski dünya değildi. Bugün, umarsızca dünü iteklemiş, ona sırt çevirmişti. ‘Ayrılık vakti geldi’ diye düşünmüştü Nuri Abaç. O da renkler, kokular gibi göçtü aramızdan. Ama resimlerini bıraktı bize. Mutluluğunu, umutlarını, coşkusunu bıraktı bugüne. Kimbilir, ‘gün olur, belki ararsınız’ diye... Nuri Abaç ile sağlığında tanışma fırsatı bulamamıştım. Belli ki, ben de dünün değerini kavrayamamışım! Ama şimdi farkındayım. Hadi ben kavrayamadım, diyelim; peki ya medya? Bırakın ‘kültür-sanat’ köşelerini, tam sayfa yazsalar dahi sığdırabilirler mi onun tomur tomur açan, renk kokan engin dünyasını. Umarım, bu yazımla bir nebze olsun affettirebilirim kendimi Nuri Usta’ya. Her ne kadar sürç-i lisan ettim ise affola... Gözleri hiç kapanmayacak Nuri Abaç Usta’ya saygılarımla. Alaattin Bender www.alaattinbender.com Not: Bana evlerinin ve sanatçımızın atölyesinin kapılarını aralayarak, acılı günlerinde zaman ayırmak nezaketini ve metanetini gösteren Sn. Suna Abaç ile Sn. Celal Abaç’a sabır dilerken sonsuz şükranlarımı sunar, sanatçımıza da tanrıdan rahmet dilerim.    Haşmet *:   Haşmet Akal (1915-1963) isimli ‘Yeniler’ Grubu içerisinde yer almış ünlü bir ressamımız.  Alaattin Bender                                                                               Ustaların İzinde…

Devamını Oku
Avni Arbaş - Bu Atlar Avni'nin Atları
20 Şubat 2026

Avni Arbaş - Bu Atlar Avni'nin Atları

 "BU ATLAR AVNİ'NİN ATLARI"                                            Avni ARBAŞ'ın Ardından... Hatırlarsanız Atların, Kuvayi Milliye Atlıları'nın ressamı Avni Arbaş'ı yaşamının son yıllarını geçirdiği Foça'daki Atölye/evinde üç yıl önce yitirmiştik. 2003 yılı yaz başlarıydı sanıyorum. Bir gazete, satır aralarında geçen bir haberde Avni Arbaş'ın amansız hastalığa yakalandığından söz ediyordu. Piriç Han'daki atölyemde resim çalışırken, Foça'ya gidip bir şekilde kendisiyle tanışmayı, ona yakın olabilmeyi çok istemiştim. Ama, olmadı işte... Kısmet değilmiş. Oysa ki, 1978'de yitirdiğimiz ünlü ressam Orhan Peker'in izini sürebilmek, hayatına-kişiliğine dair bir iki kelime duyabilmek için İnebolu'nun yolunu tutmuştum. Atlar, her ikisinin de vazgeçemediği ortak konuydu. Öyle ki, Ferit Edgü'nün söylediği gibi "Avni'nin atları epik, Orhan'ınkiler ise lirik" idi. Dörtnala koşulmuş 84 yıllık (1919-2003) uzun soluklu hayatını tamamlamış, resimlerindeki o Kuvayi Milliye Atları'ndan birinin kanatları üzerinde sanat tarihimizdeki yerini almıştı. Sanki, Japonların ünlü ressamı Hokusai ustayı örnek almıştı. Çünkü, Hokusai 80 yaşında harika işler yapmış ve "...bir seksen daha yaşasam ne güzel şeyler yaparım" demişti. Avni Arbaş da Hokusai'e atfen "bu ressam bir seksen yıl daha yaşasa eminim yine aynı şeyleri söylerdi" diyerek resme ve yaşama olan bağlılığını dile getirmişti. Sanırım 2001 yılıydı. İstanbul'da İş Bankası Kuleler'indeki Kibele sanat galerisinde Avni Arbaş retrospektif* sergisi açılmıştı. Yine hayıflanıyordum İstanbul'da yaşamadığıma. Tesadüf bu ya, sergi bitmeden İstanbul'a görevli gitmiştim. İşlerimi aksatmayacak şekilde, yaklaşık 1,5 saatlik bir kaçamak yaparak Karaköy'den Levent'e koşuşturmuş ve nihayet Sergi salonuna kendimi atmıştım. Hangi yöne bakacağımı, nereden başlayacağımı şaşırmıştım. O anda, dünyanın en zengin insanı, en şanslı kişisi bendim. Çünkü, Zeynep Oral'ın söylediği gibi "Avni Arbaş:Resim ustası, çizgi, desen ustası, renklerin ustası, ışığın ve gölgenin ustası: öyle olmasa, onun portrelerine bakınca, resmettiği insanın görüntüsünden çok, gizli kişiliğini; manzaralarda bir coğrafyadan çok, bir tarihi ya da zamanı; Kuvayi Milliye Atları'na bakınca Kurtuluş Savaşı'nın destanını ve duygusunu, balıkçılarına bakarken balıkçıdan çok emeği; çocuk portrelerine bakınca coşkuyu, çiçeklerine bakınca umudu görebilir miydik..." "Bu atlar Avni'nin atları Kuvayi Milliye Atları Kara yamçı altında ak sağrı dolgun Titrer burun kanatları Bu atlar Avni'nin atları" Diye yazmıştı Nazım Hikmet, 1958'de Paris'te Arbaş'ın Kuvayi Milliye Atlarını gördükten hemen sonra. 1919'da İzmir'in işgal edildiği günlerde dünyaya gelmişti. Babası Kuvayi Milliye saflarında yer almış bir subaydı. İlk resim derslerini babasından almıştı. 1923'de Muğla'da çekilen bir fotoğrafta giydiği Kuvayi Milliye kalpağının getirdiği o ruhu hep taşımıştı. Galatasaray Lisesi'nde okumuş, 1937'de girdiği Akademi'de Leopold Levy'nin öğrencisi olmuştu. 1946'da Akademi'deki eğitimini yarıda bırakıp, kazandığı bursla Fransa'ya gitmiş ve adeta resim sanatının içerisine dalmıştı. Ancak, 37 yıl sürecek Fransa serüveninin başlangıcında eşini doğum sırasında kaybetmiş ve kızına eşinin adını vermişti. İlk sergisini 1951'de İstanbul'da, ardından 1952'de Paris'te Galeri La Rue'da açmıştı. O yıllarda Picasso ile tanıştı. Paris Okulu sanatçıları arasında yer aldı ve 1952'de ünlü "Octobre" sergisine katıldı. Resim çalışmaları nedeniyle, 1954'de çıkarılan vatandaşlık kanunu uyarınca askerlik için başvurmadığından vatandaşlıkdan çıkarıldı. 1971'de ölen annesinin cenazesine özel izinle ancak yetişebildi. Kızını uzun yıllar göremedi. 1977'de yurda döndüğünde o bir vatansız ("haymatlos") idi. Çünkü, Fransız vatandaşlığına da geçmemişti! 1981'de Atatürk'ün 100.doğum yılı nedeniyle düzenlenen "Kurtuluş Savaşı ve Devrimler" yarışmasında birincilik ödülünü kazandı. Abidin Dino, Nazım Hikmet, Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Abdi İpekçi, Aziz Nesin, Yaşar Kemal gibi düşün insanı dostları onun sanat dünyasının ne denli zengin olduğunun bir başka göstergesidir. Öyle ki, Yaşar Kemal'in "İnce Memed" romanının I. ve II. ciltlerinin kapak desenlerini o yapmıştır. Arbaş, hep kendi resmini yapmış, akımların peşine takılmaktan hep kendini alıkoymuştur. 35 yıl önce, Zeynep Oral'a bir röportaj sırasında "Paris'e ilk gittiğimde, en büyük akıllılığım, belki bir ekole bağlanmamak oldu. Şu ya da bu ekole, şu ya da bu akıma bağlanmak, doğaya karşı gelmek olurdu. Ve kişiliğim buna elverişli değildi. Çünkü, akımların tümü elmanın yarısıysa, diğer yarısı benim kişiliğim ve içimdeki birikimdir" demiştir. Avni Arbaş "İnsan yaptığı şeyi tanımalı. Eğer söyleyecek sözünüz yoksa o zaman birşey yapamazsınız. İnsanlar hayal etmesini unutmuşlar. Sessizlik yok, her tarafta gürültü var. Düşünmek çok önemli. İnsanlar yavaş yavaş düşünmemeye doğru yönlendiriliyor." demiştir. Avni Arbaş gibi kayan yıldızların yerini yenilerinin doldurması ve gökyüzünün hep aydınlık kalması dileğiyle. Haydi yaşama ve sanata katılın!. retrospektif* : Sanatçının çok geniş bir zaman diliminde yapmış olduğu resimlerin birarada sergilendiği kapsamlı sergi. Kaynakça: -1998 tarihinde Milli Reassürans Sanat Galerisi tarafından bastırılan Avni Arbaş kataloğu. -2001 tarihinde İş Bankası Kültür Yayınları tarafından bastırılan Ferit Edgü'nün kaleme aldığı Avni Arbaş kataloğu. Alaattin Bender www.alaattinbender.com      Alaattin BENDER                                                     Ustaların İzinde...

Devamını Oku
Van Gogh - Yıldızlı Gece
24 Ocak 2026

Van Gogh - Yıldızlı Gece

 "YILDIZLI GECE"                                                           Van GOGH Hayatı roman kabilinden bir insan. Filmlere, operalara, hatta şarkılara konu olmuş. "Starry Starry Night" diye başlayan parça gitar eşliğinde anlamlı sözlerle içten bir yorum. İnternette elden ele dolaşan bu iletide Van Gogh'un eşsiz resimlerini bu dokunaklı sözler eşliğinde izlemek gerçekten çok keyifli. İngiliz müzisyen Don McLean, 1971 yılında Van Gogh'un hayatını anlatan kitaptan çok etkilenir. Öyle ki, "Vincent - Starry, Starry Night" isimli şarkının hem sözlerini yazar hem de müziğini besteler. 1972 yılında şarkı İngiltere'de bir numara olur. 1970'li yıllar boyunca Amsterdam'daki Van Gogh müzesinde şarkı gün boyunca çalınır. Gerçekte, Van Gogh "Starry Night" isimli tablosunu Saint-Rémy'de Haziran 1889 tarihinde boyamıştır. Sanki, bu resimle hep büyülendiği parlak yıldızlara ulaşmak, gecenin karanlığında kayan bir yıldız misali bu dünyadan uzaklaşmak istemiştir. Gökyüzüne uzanan selvi ağaçlarını, kilise kubbelerini belki de bu yüzden resimlerinde sıkça kullanmıştır. Van Gogh'un hayatı babasının ona anlattığı İkarus'un öyküsüne benzer 1853 doğumlu Van Gogh'un hayatı babasının ona anlattığı İkarus'un öyküsüne benzer. "Güneşe uçmayı amaçlayan, belirli bir yüksekliğe varan, ama birden kanatlarını yitirip denize düşen İkarus..." Hayatı boyunca tabiri caiz ise hiçbir işte dikiş tutturamamış, başarıyı tadamamış, kardeşi Theo dışında ailede horlanmış, yalnız bir insan Van Gogh. Bir Papazın oğlu. Başlangıçta kendini dine adamış, insanlardan uzak yaşamakta direnmiş, sonrasında kafasını taktığı teolojik meseleler için hayattaki tek pişmanlığım diyebilecek kadar hayatı gel-gitlerle dolu bir insan. "Tutkulu, coşkulu, duygularına çabuk kapılan bir insanım ben. Ufak tefek veya büyük delilikler, saçmalıklar yapabilecek bir tabiatım var. Yaptıklarımdan az veya çok pişman oluyorum daha sonra" diye tanımlıyor kendisini kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplarda. Van Gogh'un hayatı tarih sırasıyla yaşadığı bölgelere göre Hollanda, Paris, Arles, Saint-Rémy and Auvers-sur-Oise olmak üzere 5 safhada incelenebilir. 27'sinde ressam olmaya karar verir. Gençlik dönemindeki resim alım satım işi nedeniyle yaklaşık 7 yıldır içinde olduğu resim dünyası ve sanatın bireyselliği belki de bu kararında etken olmuştur. Gerçekte entellektüel birikimi çok fazladır. "Kitaba karşı hemen hemen karşı konulmaz bir tutkum var" diye yazmıştır mektuplarında. Bir yandan İncili, Michelet'nin "Fransız devrimi"ni okurken, öte yandan Shakespeare'i, Victor Hugo ve Dickens gibi pek çok yazarın kitaplarını okumuştur. Yine bir mektubunda "Shakespeare harika bir adam! Dili, üslubu gerçekten de bir ressamın ateşle, duyguyla titreyen fırçasıyla kıyaslanabilir." demiş; öğrenmek, kendini yetiştirmek, dünyaya daha yararlı olmak için çabaladığını, ancak dört bir taraftan yoksullukla kuşatıldığını, bu nedenle de varmak istediği hedeflerin dışına doğru sürüklendiğini, melankoliden kurtulamadığını belirtmiştir. Van Gogh, kardeşi Theo ile yaptığı anlaşma doğrultusunda Theo'nun gönderdiği harçlıklarla yaşamaya çalışmış, karşılığında yaptığı tüm resimleri ona göndermiştir. Çoğu zaman bir lokma ekmek ile boya tüpü arasında seçim yapmak zorunda kalmışsa da tercihini boya tüpünden yana kullanmıştır. Kısa süreli de olsa Theo'ya yakın olabilmek için bir dönem Paris'te kalmıştır. Ona göre hep örnek aldığı gerçek sanatçılardan biri Millet'dir: "Onlar gördüklerini nasıl duyumsuyorlarsa öyle çizmişlerdi." Kopyanın gerçeğinden daha gerçekçi, samimi ve ruh katarak. Akademik desenler baştan aşağı kusursuz bile olsa ona göre eksik, yavan ve tekdüzedir. Yeni birşey söylemez. Van Gogh'un Güney Fransa'ya (Arles) inmesinin sebebi daha değişik bir ışık görme dileği, parlak gökyüzü altında doğaya baktığında Japonların duygu ve çizgi biçimlerini, öte yandan Delacroix"nın resminin püf noktalarını daha iyi anlama çabasıdır. Ve burada, yıllar yılı boşuna aradığı pek çok şeyi keşfettiğini anlar. Bir dönem atölye evini ("Sarı Ev") ressam Paul Gauguin ile paylaşır. Gauguin'in hırçın, ödün vermez tabiatı nedeniyle sık sık tartışırlar. Bu dönemde kulağını keser. Van Gogh'a göre ille de mükemmel şeyler yapma çabası yanlıştır: "Uzun vadede olgunlaşan ve insanın yaptıklarını daha iyi ve doğru yapmasına yolaçan tek şey, biriken deneyimler ve gündelik kusurlu çalışmalar. Böylece tek yol, uzun ve ağır çalışma; ille de iyi şeyler yapma karar ve çabası ise yanlış." Bunlar benim kelimelerle anlatamayacağım şeyleri söyleyecekler size ... Önce evlilik, ardından oğlunun doğumu Theo'yu maddi zorluklara itmiş, bunun sonucu olarak da Theo, Van Gogh'a harcamalarını kıstlamak zorunda olduklarını yazmıştır. Bu durum Van Gogh'u çok kaygılandırmıştır. Saint-Rémy dönemi akıl hastanesine yattığı, krizlerle boğuştuğu zamanlardır. Bu dönemin ardından Auvers-sur-Oise'a giderek Dr. Gachet'nin kontrolünde inzivaya çekilmiştir. Van Gogh'un son resminin "kargalar ve buğday tarlaları" olduğu, bu resmini hayatının en son haftasında yaptığına inanılır. Değil midir ki 27 Temmuz 1890 tarihinde buğday tarlalarının içine dalmış ve burada şakağına kurşun sıkarak yaralanmış ve 2 gün sonra da ölmüştür. Zaten, 10 Temmuz 1890 tarihli mektubunda "... Bunlar fırtınalı gökler altında uzanan çok geniş mısır tarlaları... Derin keder, sonsuz yalnızlık ifade etmek için herhangibir zorlamaya başvurmama gerek kalmadı. ... Bunlar benim kelimelerle anlatamayacağım şeyleri söyleyecekler size ..." demiştir. Ben kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum Öte yandan son mektubunda sanki Millet'nin "sanat bir savaştır, bu işe baş koymak gerekir" öğüdüne kulak vermişcesine "... ben kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum, bu çalışma uğruna yarı deli bir insan oldum - olsun, ..." diyerek resim sanatına olan karşı konulmaz tutkusu için yaşamını feda edebilecek kadar yürekli bir insan olduğunu ortaya koymuştur Vincent Van Gogh. Van Gogh portrelerinde ifadeye önem vermiş, resimlerine ruh katmıştır. Kendisinin pek çok oto-portresini yapmasına rağmen hiçbir zaman portrelerinde tekrara düşmemiş, o anki ruh halini yansıtmasını bilmiştir hep. Empresyonistlerin (İzlenimcilerin) döneminde yaşamasına rağmen Ekspresyonist (ifade dolu) izler taşıyan resimler yapmış ve kendinden sonra gelen kuşakları derinden etkilemiştir. Boyayı doku halinde kullandığı resimlerinde kendine malolmuş çizgisel fırça tekniği ve kontrast renkler nedeniyle hep bir devinim, bir canlılık sözkonusudur. En durağan konulu peyzajlar bile aslından öte bir dinamizme kavuşmuştur. Sarı rengi sahiplenmişcesine paletinden "Van Gogh sarısı" hiç eksik olmamıştır. Öyle ki, mezarını yine sarı renkli çiçekler süslemiştir. Van Gogh'un yokluğuna dayanamayan, oğluna Onun ismini verecek kadar Onu çok seven Theo da bir süre sonra ölür ve ağabeyinin kabrinin yanına gömülür. Böylece dünya resim sanatının, sadece resimleriyle değil yaşamıyla da en renkli, en dramatik, belki de anlaşılması en zor simalarından biri olan Vincent Van Gogh'un kısa yaşamı ardında binlerce resim bırakarak trajik bir şekilde 37 yaşında noktalanmıştır. Işık kirliliğinden, kentlerden uzak bir yerde, sabredip bir süre parlak gökyüzüne baktığınızda kayan bir yıldız göreceksiniz. İşte o an bilin ki Van Gogh size sesleniyor: "Starry Starry Night." Van Gogh'a saygılarımla... Kaynakça: "Van Gogh - Theo'ya Mektuplar" Ada yayınlarınca basılan Pınar Kür tarafından dilimize çevrilen kitap. Not: "Starry Starry Night" isimli Van Gogh sunumunu izlemek isterseniz yukarıdaki web sayfasından bana mesaj atmanız yeterli. Alaattin Bender www.alaattinbender.com      Alaattin BENDER                                                                            Ustaların İzinde...

Devamını Oku