|
“Bir bakarsın oyuncağın
kırılmış
arkadaşın sana küsmüş darılmış
kavga etmiş, kaşın gözün yarılmış
yaşlı gözlerle bana gelip, sakın üzülme yavrum
böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil
zaman değirmenini durdurmak kolay değil
... ama babacığım...
sendeki sen, sana soru sorunca
Orta Çağ'ı, Galile'yi bilince
okuduğun İnce Memed olunca
yaşlı gözlerle bana gelip, sakın üzülme yavrum
böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil
zaman değirmenini durdurmak kolay değil
... ama babacığım...
pırıl pırıl bir ilkbahar gününde
ilk aşkının gerçeğinde düşünde
bir burukluk varsa eğer içinde
yaşlı gözlerle bana gelip, sakın üzülme yavrum
böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil
zaman değirmenini durdurmak kolay değil
... ama babacığım...
yaşadığın gördüklerin dışında
mutluluğu kuytularda bulunca
bir de şöyle etrafına bakınca
yaşlı gözlerle bana gelip, sakın üzülme yavrum
böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil
zaman değirmenini durdurmak kolay değil
... ama babacığım...
bir gün gelir dünya sana uymazsa
değiştirmek eğer elden gelmezse
şarkılarım sana miras kalmışsa
yaşlı gözlerle bana gelip, sakın üzülme yavrum
böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil
zaman değirmenini durdurmak kolay değil”
diye seslenmişti oğlu
Yağmur’a ‘ince uzun yolların, uçsuz bucaksız ovaların, bembeyaz dağ
bulutlarının çocuğu’ Fikret Kızılok. Dilerseniz, yine Kızılok’un
dizelerinden yola koyularak renklerin dünyasına yelken açalım:“Açık yeşil,
kırmızı
Mavi, siyah ve sarı
Kahverengi, turuncu
Al sana bir ipucu
Renklerin hepsi senin
Bir tek beyazı benim
Bir kalem bir de fırça
Başlayalım yavaşça ...” Sevginin, umudun, mutluluk ve masumiyetin
timsali çocuklar her yerdedir: Şarkılarda, şiirlerde, edebiyatta ve sanatta.
Hepimizin uğramadan edemediği o rengarenk çocukluk çağları ne kadar da
‘başka’dır.
“Ne güzel dönüyor çemberim,
Hiç bitmese horoz
şekerim!” diye seslenen Cahit Sıtkı Tarancı da ‘Affan dede’den çocukluğunu
istemektedir. Ressamlar da çocuklara tuvallerinde kol kanat germiş, sanki hiç
büyümesin istemişlerdir.
‘Kızlarıma Mektuplar’
diye başlıyordu söze Emre Kongar. Kitabın kapağındaki sevgi dolu resim ise
enikonu masumiyeti sergiliyordu.
Ayrıntıya kaçmadan, çizgiye dayalı boya lekeleriyle örülmüş, zeytin irisi
gözlerle size yönelmiş iki kız çocuğunu betimleyen bu resmi çizen, gerçekte
Tuncay Betil’den başkası değilmiş. Figürler ise Kongar’ın ikiz kızları. Emre
Kongar Cemal Süreya’nın “Bir
kitapta resim şart!” deyişine mi kulak vermiş bilinmez, ama
resmin hikayesi biraz hüzünlü. Bir zamanlar Emre Kongar babanın daha beş
yaşına değmemiş ikizleri götürdüğü resim sergisi açılışılarında sıkça
karşılaştığı ressam Tuncay Betil kızların resmini yapmaya söz vermiş; ancak
gün olmuş, devran dönmüş, Emre Hoca başkentten İstanbul’a göçmüştür. ‘Az
gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik’ten, aradan yıllar geçtikten sonra,
bir gün kültür insanı Hasibe Ayten ile ünlü seramikçimiz Hamiye Çolakoğlu
çıkagelir ve “Hocam, bu resim size Tuncay hanımın vasiyeti; siz Ankara’dan
ayrıldıktan sonra yaptı” diyerek emaneti teslim ederler. Hemen oracıkta bir
koca hüzün düşer yüreklere. Alkolün tutsağı olmuş, Fikret Mualla’nın hayat
serüvenine benzer bir hayat yaşayarak yaşama veda etmiş ressam Tuncay
Betil’in çocukları var mıydı, bilemiyorum; ama çocukları çok, ama çok
sevdiği, resimlerinden çocukları ve çiçekleri hiç eksik etmediği bir
gerçekti. Çetin Öner’in ‘Gülibik’
kitabını da Orhan Peker resimlemişti. Hani şu resimlerle dans eden matador.
Bu kitabı resimlerken büyük haz duyduğu da bir gerçekti. Nitekim o
ilüstrasyonların pek çoğu, sonrasında tuvallere de taşınmış ve herbiri başlı
başına bir ‘Orhan Peker resmi’ olarak sanat tarihimizdeki yerini almıştı.
‘Gülibik’ horozu kucaklayan, köpeğinin başını okşayan, deniz kenarında karpuz
yiyen çocuk, yine aynı çocuktu: Yalnız, suskun ve bir o kadar da hüzünlü.
Sanki Peker, o hassas, çocuk tarafını bu resimlerinde de göstermişti. Sanırım
Eczacıbaşı kolleksiyonuna dahil olan ‘Balıkçı çocuk’ isimli devasa resmi ise
önce İş Bankası’nın Kibele sanat galerisinde, sonra da İstanbul Modern’de
izlemiş, her ikisinde de çok etkilenmiş, adeta resmin karşısında çivilenmiş,
yitip gitmiştim. Grilerin içerisinde açık-koyu lekelerle çözümlenmiş bu
resimde sarıya yaklaşan balık kümelerinin yanıbaşındaki maviye yaklaşan
kütlenin yarattığı kontrast etki, bu sakin resmi başyapıtlardan biri yapmıştı.
Resmin bir yanında, balık tepsisinin önünde çömelmiş, balıkları istifleyen
bir çocuk, öte yanında biri siyah, diğeri siyah-beyaz forma giymiş, utangaç
gözlerle balıkları dikizleyen iki kedi; sanki sabırsızlıkla oyunun finalini
bekler gibi. Avni Arbaş’ın çocukları ise Peker’inkilere göre daha
şanslı. Çiçek toplayan, kucağındaki kedisini seven, deniz kenarında
oynayan, saçları kimi zaman beline kadar uzanan, kimi zaman sarılıp topuz
şeklinde sarmalanmış, sırt sırta vermiş oyun oynayan çocuklar; hep de hayatın
içinde, tabiatla iç içe. Sevgiyi, masumiyeti anlatan, umudu, coşkuyu
çağrıştıran çocuklar. Doğumda eşini kaybetmesi sonucu uzun yıllar ayrı
kaldığı kızına ve sonrasında da torununa olan özlemi olsa gerek bunca
sevgi dolu çocuk resimlerinin kaynağı. Örnekleri çoğaltmak mümkün: Duran
Karaca’nın sarı sıcak, o en büyük Çukurova’da keçilerin peşinde koşturan
çoban çocukları, ‘turaç’ın (bir kuş ismi) yanıbaşındaki oğlu Turaç’ı. Yalçın
Gökçebağ’ın çizgi (‘seke sek’) oynayan çocuğu, güneşli bir günde kar üstünde
‘birdir bir’ oynayan çocukları. Neşe Erdok’un ‘trende, vapurda, otobüste’
İstanbul’u anlatan çocukları, akerdeon çalan çocuğu. Hocası rahmetli Neşet
Günal’ın o yoksul, o kıraç Anadolu köylerinde, toprak damların önünde yürek
sızlatan yalınayak çocukları. Çocuklar, herhalde dünyamızın en tatlı, en
hayat dolu, en masum yaratıkları. Dünya sanat tarihinde ise
Picasso’nun, Gustav Klimt’in, Egon Schile’nin de çocuk temalarına yer
verdiklerini, Henry Moore’un ise anne ve çocuk temalarına sıkı sıkıya
sarıldığını ve onları heykelleştirdiğini görüyoruz. Picasso başta kendi
çocukları olmak üzere pek çok resminde çocukları konu edinmiştir: Palyaço
elbiseli Paul, Kayıklı kız (Maya Picasso) gibi. Parmaklarının arasında
sarmaladığı beyaz güvercini bir yandan göğsüne yaklaştırırken, bir yandan da
yanağını yaslayan ‘güvercinli kız’ resmi sevginin, duruluğun, dostluğun resmi
olsa gerek. Öte yandan ‘mavi dönem’de resmettiği ‘atını gezdiren çocuk’ ise
özgürlüğün ve dostluğun timsali olsa gerek. Çocuklar, belli ki, dün
olduğu gibi bugün de düşe kalka büyüyecekler. Hem ağlayıp, hem de gülecekler.
Gün olup üzülecekler, gün olup sevinecekler. Önce korkacak,
sonra cesaret toplayacaklar. Sırasında, bir karıncayı dahi incitmekten
çekinen insanın insana düşmanlığını da görecekler; kimi zaman savaşlara tanık
olacaklar. Çaresizliğe de kapılacaklar, umutlarına da tutunacaklar. Toplumlar
sanata, güzel sanatlara bu kadar uzak kaldıkça maalesef böyle böyle yaşamayı
öğrenecekler.
“Böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil,
zaman değirmenini
durdurmak kolay değil”
“... Ama babacığım...”
Alaattin Bender
www.alaattinbender.com
|