|
YÜZLERİNDE YERYÜZÜ
|
|
Ara GÜLER
|
Sokaktaki yüzler oldum olası
dikkatimi çekmiştir. Çünkü, insan gerçek kimliğini sokakta, tam da
yaşamın orta yerinde bulur. İzlendiğinden, gözlendiğinden habersiz kah
dinlenmekte, kah düşünmekte, kah devinmektedir. İşte o kareler arasında, bir
"t" anında, kadraja yansıyan resim tıpkı "sahibinin sesi"
gibidir. O anı yakalamak da öyle her babayiğidin harcı değildir. "People
You Meet" (Karşılaştığınız İnsanlar) 1980'lerin başında Hazırlık
sınıfında izlediğimiz İngilizce film dizilerinin ortak adıydı ve öylece
belleğime kazınmıştı. O anı yakalamak için karşılaştığınız insanları tanımak,
anlamak ve sevmek gerekiyordu. Tıpkı William Saroyan'ın öykülerinde anlattığı
gibi - içten ve yalın. İşte böyle bir gözle, böyle bir bellekle ve "Oralarda durup tık tık tık tık
çeker giderim ben, bilmezler bile çektiğimi" diyerek bir
piton yılanı çabukluğuyla deklanşöre basar Ara Güler.
Bilmezdim fotoğrafların bu kadar güzel, anlatmak içinse "kelimelerin kifayetsiz
olduğunu". Gün olur, alır başını gider ağların peşisıra.
Noelin habercisi yağan kar tanelerini bir tül gibi aralayan kırmızı
tramvayların da peşinden koşar; Sirkeci'de kar altında tramvayın önünü kesen
atlı arabanın da. Eyüp Sultan Camii avlusuna konan leyleğin de. Çalı
süpürgesini elinde tutan çalı bıyıklı derbeder çöpçü de takılır gözüne. Zaten
takıntılı adamın biri değil midir? Mavnaların, kalafat ustalarının, yağ
iskelesinde bekleşen hamalların, felekten bir gece çalan beyzadelerin, dua edenlerin,
çocukların, kısacası hayatın peşine düşer ve anlamını sorgular. Sirkeci'de,
Eminönü'nde, Eyüp'te, Haliç'te, Zeyrek'te; "trende, vapurda,
otobüste" "şehirlerin Şehri'ni" - İstanbul'u anlatır size.
'Eski İstanbul Anıları' kitabının önsözünde "Kandilli'de güneşi perde
perde batıran Yahya Kemal'i, Urumelihisarı'nda oturup da gözleri kapalı
İstanbul'u dinleyen Orhan Veli'yi bu değişen İstanbul'la birlikte unutmak
gerek herhalde" diyerek artık o eski İstanbul'u aradığını açık eder.
Gerçekte, onun için fotoğraf çekmek, içinde hissettiği dünyayı çekmektir.
Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk 'İstanbul: Hatıralar ve Şehir' adlı
kitabında kendi kişisel albümünün yanısıra başta Ara Güler'in zengin fotoğraf
arşivinden de faydalanmayı ihmal etmez. Zaten bir kitap, bir ansiklopedi
yoktur ki yayınlanmadan önce 'İstanbul Fotoğrafçısı'-Ara Güler'in sayıları
800.000'i aşan arşivini taramamış olsun.
Ara Güler her ne kadar İstabul'lu ise de o Anadolu'dur. Edirne'den Ağrı'ya bu
diyarı baştan başa dolaşır. Ağrı Dağı 'Ağrı Dağı' olalı hiç böyle görünmemiş,
göstermemiştir o bakir yüzünü. İşte, o bütün dünyaya yayılmış fotoğrafta
arayıp bulmuştur Ara, Ağrı Dağı'nın o, geceye ışık saçan resmini. Ağrı Dağı
fotoğrafları için Yaşar Kemal: "Çok
dağ resmi gördüm, çok dağ fotoğrafı, hiçbir tanesi Ara'nın Ağrı Dağı'ndaki
gibi doğanın şiirini, görkemini, tadını yakalayamamıştı. Koskocaman çökmüş,
oturmuş Ağrı Dağı bir ışıktan aklık. ... Işık mı, alın size, görün ışığın
hünerini" der ve Ara'nın bu koca dağın etrafında nasıl fır
döndüğünü anlatır: "Ağrı
Dağı dibindeki düzlükte bir başka öğe daha olmalıydı ki, Ağrı Dağı Ara'nın
gönlünce olsun. Ağrı Dağının dibinde bir köy vardır, ışıkları da teker teker
yanmaya başlamıştır. Ara o köyün fotoğrafını çeker. Işıklar yanmakta, Ağrı
Dağı balkımaktadır*, bütün şiiri, görkemiyle. Ara'nın gönlünce değildi bu
fotoğraf. Daha, daha gerekti. … İşte düzlüğün ortasında tek başına bir toprak
dam, pencerelerden ışığını fora etmiş. Önünde toprak dam, arkada Ağrı Dağı,
Ara'nın başeseri, ulu bir dağ, ulu ışıklar, ulu bir doğa şiiri, insanlığı
gönendiren. Bilmiyorum başka bir fotoğraf var mıdır çağımızda dünyayı
böylesine saran." Yanarım, yanarım, Ağrı Dağı'nın o görkemli
fotoğrafını göremediğime yanarım. Bu görkemli fotoğrafın renkleri burada
kalmayacak, ressam Turan Erol'u öylesine derinden etkileyecektir ki; sanatçı
Ağrı Dağı'nı hiç görmediği halde boyalara büründürecek v e
bu kez tuvallerde yaşatacaktır. Benim payıma da Bülten'in 126. sayısındaki şu
sözleri yazmak düşecektir: "Van
Gogh misali yıldızlı bir gecede ışıldayan mavilere bürünmüş karlarla kaplı
Ağrı dağının eteklerindeki, pencerelerinden ışık sızan, kapıları aralanmış,
karanlığa bürünmüş bacaları tüten dam evler. Gerçekten lirik bir anlatıma ve
gize sahiptir Turan Erol'un bu resmi." Edebiyatçılar kadar
pek çok ünlü ressam da takılmıştır vizörüne. "Eskiden beri Orhan'ın fotoğraflarını çekiyordum.
Hatta İtfaiye Müzesi'ne gidip onun fotoğraflarını çekmiştim"
sözlerinden ve 1976'da Ayvalık'taki atölyesini ziyaret edişinden Ara'nın
hayatında Orhan Peker'in ayrı bir yeri olduğu anlaşılır. Zaten, yine kendi
betimlemesiyle Orhan, Fikret (Otyam) ve Ara 'sacayağı' gibidirler.
Anadolu'nun destanını yazdıktan sonra Anadolu da dar gelmiştir Ara'ya. Bu kez
gözünü dünyaya dikecektir. Aya, güneşe çoktan göz dikmiştir ya! Eminim bir
yolunu bulsa Mars'a bile gidecektir fotoğrafın peşisıra. Vizörünü tıpkı
namlusunu doğrultan usta bir silahşör gibi kullanır Ara. Belki de bu nedenle
dünyaca ünlü 'Magnum' fotoğrafçılarının arasında yer alır. Marko Polo gibi
dünyayı keşfe çıkacak, olayları ve insanları fotoğraf eşliğinde
belgeleyecektir. Bu arada, sanata, edebiyata, yaratıcılığa olan ilgisi Ara'yı
yeryüzünde iz bırakmış, dünya içerisinde dünya kurmuş sanatçıların peşine
düşürecek ve sonuçta Bertrand Russell, Pablo Picasso, Salvador Dali,
Tennessee Williams, Marc Chagall, Louis Aragon ve William Saroyan ile yaptığı
röportajları 'Yeryüzünde Yedi İz' isimli foto-röportaj kitabında
yayınlayacaktır. Picasso gibi dünyayı peşinden koşturmuş, dünyayı silkelemiş
bir sanatçının röportaj vermek için Ara Güler'i seçmesinin nedeni herhalde
onu Cezanne'a benzetmesi değildi. Onlar, Ara'nın kendilerini kendilerinden
daha iyi tanıdığından ve tanıtacağından adları gibi emindiler. Ve daha
niceleri… Winston Churchill'den Indira Gandi'ye, Alfred Hitchcock'tan Maria
Callas'a, İsmet İnönü'den Fikret Mualla'ya kadar kimler girmedi ki arşivine.
Ara'nın edebiyatçılarla arası da oldum olası iyidir. "Onlar benim
dostlarım" dediği Türk edebiyatından 100 yazar ile aynı koltukları,
aynı sofraları paylaşan Ara Güler sadece onların fotoğrafını çekmekle
kalmamış, bu karelerde "sahibinin sesi"ni yansıtmayı bilmiştir.
'100 Yüz' isimli kitabın önsözünde Nezihe Meriç'in "Resmini çektiği
insanın, ne olduğu bilinemeyen ruhunu görmek! Bakın Can Yücel'in resmine. Hep
sevgili, dili tatlı, tavrı candan, dost, şakacı, insan bir adamdı o. Dünyaya
yuf borusun öttürmüşlerden. Ama Ara Güler, onun içindeki kırgın, kahırlı,
tasalı çocuğu görmüştür." sözleri çok anlamlıdır. O, başında şapkası
meşhur fotoğrafı ile tanıdığımız Burgazada'lı Sait Faik'in, Nazım Hikmet'in
belleklerden silinmeyen fotoğrafları yine Ara Güler'e aittir. "Çekmeseydim Türk edebiyatı 'yüzsüz'
kalacaktı" diyerek yüklendiği misyonu ironik biçimde ortaya
koyar.

"Fotoğraf sanat
değildir. Bir tanıklıktır, o kadar..." ... "Pek çok ünlü sanatçının
fotoğrafını çektim, eğer sanatçı olsaydım kendi fotoğrafımı da çekerdim"
diyerek alçak gönüllü bir üslup kullanırken, öte yandan "Fotoğraf o
kadar mühim bir şeydir ki... Yani sanat olsa da, olmasa da ..." diyerek
fotoğrafın önemini ortaya koymuştur. "Fotoğrafçı
çok dolu olmalı. Resim, müzik bilecek, tiyatrodan anlayacak, çok okuyacak,
anında karar verebilecek, yani çok zeki olacak… Zevkleri çok gelişmiş olacak,
kültürlü olacak… Bunlar varsa fotoğrafçı olur. Ama bizde tam tersidir. En
cahili foto muhabiri olur." sözleriyle iyi bir fotoğrafçının
tarifini yapmıştır. "Devir görsellik devridir. Yazı edebiyat devri
bitmiştir" diyerek fotoğrafın görsel tarih yazdığını savunur. Ara'dan
77+1 yıl geçmiş, hayatı birçok ünlü fotoğraf muhabirinde olduğu gibi, anektodlarla
dolmuştur. Dili, üslubu ve birikimi O'nu en iyi hikaye anlatıcılarından biri
yapmış, sohbetlere neşe katmıştır.
Nezihe Meriç'e göre Ara Güler doğar doğmaz dünyaya bakmaya başlayan bir bebek
olarak dünyaya gelmiştir. Babasının hediye ettiği 35 milimetre'lik sinema
makinesi Ara'nın sinemacılık hayallerini süsler. Lise yılları film
sütüdyolarında ve Muhsin Ertuğrul'un tiyatro kurslarında geçer. Sinemacılık
serüveni, yaşadığı bir yangından canını zor kurtarmasıyla son bulur. 1950'de
Yeni İstanbul gazetesinde gazeteciliğe başlar. Ancak, kamerayla, vizörle,
filmle olan tanışıklığı onu foto muhabiri yapacak; elinden düşürmediği
kamerası sayesinde Edirne Eski Camii'de çektiği bir fotoğraf 'Time'
dergisinde yayınlanacaktır. Fotoğraf, Arapça Allah yazısının altında sanki
küçülmüş izlenimi veren sırtları dönük iki çarşaflı kadını betimler. 1961'de
İngiltere'de yayımlanan Photography Annual, onu dünyanın en iyi yedi
fotoğrafçısından biri olarak tanımlar. Elinden ilk göz ağrısı 'Leica'
kamerasını hiç eksik etmeyen Ara Güler'e 1962'de 'Master of Leica' unvanı
verilmesi boşuna değidir. Yurtta ve dünyada sıralamakla bitmez pek çok ödülün
sahibi Ara ödüle doymuştur. Orhan Pamuk'un gençliğinde ressam olmak isterken
yazar oluşu gibi, Ara da başlangıçta sinema ile başlayan serüvenini akan film
şeridini durdurarak fotoğrafa taşımayı ve dünyanın sayılı fotoğrafçılarından
biri olmayı başarmıştır. Her zaman gerçeğin peşinde koşmuş, simgelerden,
fotoğraf çalımlarından hep uzak durmuştur. "Sevgisiz insan, insansız da
fotoğraf olmaz." diyerek insanın, hayatın arasına karışmıştır. İlerleyen
yaşına rağmen hala ilk günkü gibi şevkle ve bir çocuk naifliğiyle fotoğraf
çeker. İstanbul'u mesken tutmuş 1928 doğumlu Ara Güler hala Beyoğlu Tosbağa
sokakta anılarıyla birlikte yaşamaktadır. Apartmanın alt katını sergi salonu,
üst katını ise çalışma odası olarak düzenlemiş. Merdivenlere çok büyük bir
Picasso fotoğrafı asmış.
"Konferansa gitmez, müzeyi gezmez, sergi izlemez, tiyatroya gitmez.
Sorun burada. Konser dinlememiş, hissi yok, hiçbir şey bilmiyor, yaşamı
tesadüf." diyerek giderek yozlaşan ve kültür erezyonuna uğrayan toplumun
kanayan yarasına ayna tutmayı ihmal etmiyor.
Büyük usta Ara Güler'e saygılarımla...
Alaattin Bender
www.alaattinbender.com
balkımak*: Parlamak, parıldamak (halk dilinde)
Kaynakça:
- Eski İstanbul Anıları (Dünya Yayınları, 1994, İstanbul)
- Fotoğrafevi - "Ara Güler klasikleri (sanal sergi)
|
Alaattin
Bender
Ustaların İzinde…
|
|