|
‘SANAT BİR TÜR HAYAL KURMAKTIR
ASLINDA’
|
|
CENGİZ SAVAŞ
|
'Yüz - Yüze, Göz -
Göze' derken Cengiz Savaş'ın figürleriyle göz göze geldim Soyut Sanat
Galerisi'ndeki sergide.1) İnsan boyundaki figürler gözlerini çevirmiş
sanki sizi izlemekte; 'kimbilir belki bizimle konuşur, dertleşir' diye… Belki biraz hüzünlüler, ama bir o kadar
da 'rengarenk'ler. Doğrusu, Şubat akşamının çöken karanlığına eklenen kar
perdesi ve sis, beni Ulus'tan başlayıp Dikmen Keklikpınarı sırtlarına
sürüklemiş, oradan Konya yoluna atmış, derken Oran sırtlarından aşarak Yıldız
mahallesine taşımıştı. Bir saat süren maceralı bir yolculuktan sonra
gözlerime inen gri perde Savaş'ın renkleri ile aydınlanmıştı. Dost canlısı
Cengiz Hoca ile oracıkta koyu bir sohbete dalmış, aşağıdaki keyifli
röportajın ilk tohumlarını atmıştık:
Resimlerinizi figüratif
olarak nitelemek sanırım yanlış olmaz. Ancak, figür resimleriniz bir portre
ressamından daha fazla bir anlam barındırıyor. 'Vesikalık' bir benzetimden
çok kişiliğin, karakterin ve iç dünyasının yansıtıldığı türden bir
'benzerlik' arayışı var sanki resimlerinizde.
C.Savaş: Her ressamın peşinden koştuğu ya da koşması gerektiğine
inandığım bir kavram var: Gerçek! Yani sanatsal gerçek. Sanatsal gerçeğin
bilimsel gerçekle örtüştüğü noktalar elbette var. Belki 'hayal etmek' bunun
en belirgin örneği. Beni ilgilendiren bir portrenin yada figürün görünen ve
herkes tarafından algılanabilen yönü değildir. Ben, kendi yaşam sürecimde,
bende oluşan verilerden yola çıkarak portre ya da figür üstünden resimsel
dilden ödün vermeksizin kendi gerçeğimi arıyorum. Gerçek; bir ağacın, bir
cevizin ve en önemlisi 'portre'nin gerçeği acaba görünen yüzü müdür?...
Sanırım beni görünmeyen yüzü daha çok ilgilendiriyor. Bu bağlamda
portrelerimin ya da figürlerimin 'vesikalık' bir benzetme ereği yoktur.
Gözler ve eller; sanırım
resminizin iki önemli silahı. Resimleriniz bağlamında bu iki öğeyi nasıl
değerlendiriyor, nasıl bir anlam yüklüyorsunuz? Gözlerde hep bir ürkeklik,
sanki izleyenle göz göze gelmekten kaçınır gibi...
C.Savaş: İçinde yaşadığımız coğrafya ve toplum, bizlere ister istemez
kendi değerlerini yüklemekte ve kendine göre de biçimlendirmektedir. Dünyanın
neresine gidersek gidelim ve neresinde olursak olalım, o veriler bir
yerlerimizde saklıdır. Hiç yakamızı bırakmaz ve hep peşimiz sıra gelirler.
Ozanın dediği gibi: "Her kuş kendi coğrafyasının renklerini kanatlarında
taşır." Evet, resimlerimde bir hüzünden ve ürkeklikten söz edilebilir.
Ancak, resimlerim hüzünlü olsunlar diye hiç ama hiç özel bir çabam olmadı. Yukarıda
sözünü ettiğim nedenlerin bir sonucu olmalı diye düşünüyorum bu durumu.
Gözler ve ellere gelince… Kuşkusuz, insanoğlunu en kolay ele veren organların
başında geliyorlar. Ben kendi coğrafyamda bir çok insan gördüm, sadece
gözleri ile gülüp gözleri ile ağlayan. Benim resimlerimde, gözler ve eller
duyguların, duyarlılıkların ortaya çıkarılmasında önemli elemanlardır.
"Karşılaştığı insanların yüzlerini resmeden sanatçı, kimi
zaman da başka başka yüzlerde kendi ifadesini, kendi yansımasını bulur"
diye düşünüyorum. Siz de resimlerinizin 'otobiyografik' bir yanı olduğunu
söylüyorsunuz. Dolayısıyla resimlerinizde kendinizle bir hesaplaşma, adeta
bir 'yüzleşme' içerisine giriyor musunuz? Eğer öyle ise, bunu neden bir ayna
karşısında kendinizle 'göz göze' gelerek Van Gogh'un yaptığı gibi
'otoportre'ler şeklinde yapmıyorsunuz?
C.Savaş: Evet, resimlerimin otobiyografik bir yanı vardır. Onların
hepsi kendi yaşamımla doğrudan ilişkilidirler. Kendimle yüzleşebilme
cesaretimi hep koruduğumu sanıyorum. Benim derdim salt bir yüz ya da baş
resmetmek değil. Ereğim, içimde fırtınalar koparan duygularıma yöneliktir. O
duyguları resimsel dil içerisinde kalarak aktarmaya çalışıyorum. Aklıma hep
Yunus'un dizeleri gelir: "Beni bende sorma, ben bende değilem; bir ben vardır
bende, benden içeri". Yani benim derdim içerideki 'ben'ledir. İşte o
duygular kimi zaman 'ete kemiğe bürünerek' portrelerde, figürlerde
kendilerine yer bulurlar.
Resimlerinizde kalın boya dokusu yerine boya lekesini yeğlemiş
görünüyorsunuz. Bunun ifade şekli açısından özel bir gerekçesi var mı? Varsa
lekesel çalışmanın size sağladığı olanaklar neler?
C.Savaş: Resimsel öğelerden sadece bir tanesi leke. Sanırım
birbirimizi seviyoruz. Tıpkı benek gibi, çizgi gibi, renk gibi. Sanırım leke
ve benek meramıma daha fazla katkı sağlıyor. Kanımca sevişmemiz ondandır.
Genelde,
resimlerinizde açık-koyu, siyah-beyaz veya contrast renk etkilerinden söz
etmek sanırım yanlış olmaz. Bunun dışavurumu daha etkili kılmak için yardımcı
bir tür yöntem olduğunu düşünüyor musunuz?
C.Savaş: Bedri Rahmi Eyüboğlu "resminin
koyuluk derecesinden sorumlu olmayan ressam, ressam değildir" der. Ben
de bu sorumluluğu önemsiyor ve resimlerimde uygulamaya çalışıyorum. Evet
sözünü ettiğiniz contrastlık benim resimsel dilimde önemli bir yer tutar.
Sanki
bu serginizde kadın-kız figürleri daha ağırlıkta. Bu hep böyle mi idi? Figür
resimlerinizde ister istemez yakın çevrenizin bir yansımasının olduğunu
düşünüyor musunuz?
C.Savaş: Tüm yaptığım resimler aslında ayrıntılı bir gözleme dayanır.
Hepsi tanıdığım, bildiğim ya da en azından bir zamanlar biryerlerde
karşılaştığım insanlardır. Aşık Ali İzzet bir konserinde sahnenin önünde
oturan genç üniversitelileri görünce dayanamaz ve şöyle der: "Bakmayın
bu halimize, saçımızın sakalımızın aklığına. Bizim de bir zamanlar sizin gibi
mühür gözlülerimiz vardı". 2)
'Askerin
Günlüğünden'de olduğu gibi zaman zaman dizi resimler gerçekleştiriyor
musunuz? Varsa bu dizilerin çıkış öykülerinden, dönemleri ve isimlerinden
bahsedebilir misiniz?
C.Savaş: 'Askerin Günlüğünden' adı altında yaptığım resimler, benim
yaşamımda hem duygusal, hem de düşünsel anlamda bir süzülme ya da yalınlaşma
olarak algılanabilir. Asker olduğum ve kışlaya ilk girdiğim andan itibaren
farklı bir ortama girdiğimi anladım ve uzun uzun düşünebilme ve gözlem
yapabilme olanağım oldu. İçsel duyguların, yüzlerde ve vücutta nasıl yer
bulduğunu, dışarı çıkması gerekip de çıkamayan bir askerin çaresizliğini,
'aç-aç' programlarında, daha yaşamında annesinin memesinden başka meme
görmemiş yüzlerde çıldırılmışlığın ve umarsızlığın dışavuruluşunu gördüm.
Resimlerinizdeki figürlerin, gerçekte günlük yaşamda
'Karşılaştığımız İnsanlar' olduğunu söyleyebildiğimize göre, resminize de
konu olan bir ayağından yoksun Kore'linin yaşam öyküsünü bizimle paylaşır
mısınız? Kore'li sizi nasıl etkiledi? Bu resimde bileklerde acı bir kuvvetin
etkisini, yüzde ise belli belirsiz bir öfke ile bir tür küskünlük seziyor
gibiyim. Kore'li sizce başını neden yana çevirmişti?
C.Savaş: Bizim ülkemizin genellikle her bir yöresinde, artık
şimdilerde biraz yaşlanmışlar da olsa, mutlaka bir Kore'li vardır. Kore'li
Celal Usta… Ayakkabı tamircisi. Küçücük bir dükkanı olan, sevecen, hatta
şakacı biri. Bir bacağı yok. Kocaman, sanırım çınar ağacından yapılmış koltuk
değneği hep yanıbaşında durur. Birara sohbet ederken dedim ki ona:
"Usta! Bak, şair sizler için 'Kore dağlarında tabakam kaldı' diye
söylüyor..." Hiç ummadığım bir bilgelikte ve sözlere dökülmesinin
gerçekten zor olduğunu düşündüğüm bir bakış açısıyla, umarsız, aynı zamanda
da bilgece bir gülümseme ile yavaşdan "ne diyorsun be hocam!, ben orada
bacağımı bıraktım!" dedi. Ne diyeceğimi, ne söyleyeceğimi bilememenin
sıkıntısı içinde kıvranırken karşıda asılı duran bir gazetenin verdiği
haritayı göstererek devam etti: "Ege Bölges'inin orta yerine doğru bir
yere parmağını koyarsan büyük bir olasılıkla doğduğumuz yeri bulursun. Burası
vatanımız. Gerekirse bizden öncekiler gibi biz de kolumuzu bacağımızı güle
oynaya veririz. Ama, ben ya da benim gibiler, dünya haritasında bile yerini bulmakta
zorlandığımız yaban ellerde canımızı, kolumuzu, bacağımızı bıraktık... Boşver
be hocam!. Ama, şair yine de iyi yazmış. Onun da kalemi tükenmesin."
Resimlerinizde natürmort veya peyzaj konuları ile yollarınızı
ayırdınız mı? Ne zamandan bu yana figür resmi üzerine yoğunlaştınız?
C.Savaş: Böyle bir düşüncem hiç olmadı. 'Natürmort'lar ve 'peyzaj'lar
da yaptım. Yine de yapacağım. Ama şu anda figürler ve portreler beni daha çok
heyecanlandırıyor.
Sanatçı
kimliğinizin oluşum süreci içerisinde etkilendiğiniz ressam/lar diye sorsam?
C.Savaş: Ressamları ismen sıralamak oldukça güç. Hem, bunları
birbirinden ayırırsam, etkilendiğim, adını sayamadığım diğer ustalara da
haksızlık etmiş olurum. Bizden önce bu dünyaya dikili bir taş bırakmış
ustaların, dili, dini, ırkı ne olursa olsun, bıraktıkları bizler için
'anamızın ak sütü gibi helal' miraslardır. Benim ereğim de, benden
sonrakilere anlamlı ve önemli miraslar bırakabilmektir.
'Cornelius'a
Mektuplar' kitabında Orhan Peker paletinden hiç eksik olmayan renkleri
Fildişi siyahı, Titan beyazı, "Van Dyck" kahverengisi,
"Vermillon" kırmızısı. olarak sıralıyor. Ben de, paletinizden hiç
eksik olmayan birkaç renk diye sorsam?
C.Savaş: Doğrusu bir ressam olarak, ben bütün renklerle barışık olmak
zorundayım. Bazı renkler kimi zaman daha çok ön plana çıkmış olsalar da,
diğerlerini sevmediğim anlamı çıkmamalı. Çünkü her renk doğru ve yerinde
kullanıldığı sürece güzeldir. En azından ben böyle düşünüyorum.
Günümüz resim sanatında herhangibir akımdan - 'izm'den
bahsetmek olası mı? Sizce resim, heykel, fotoğraf gibi sanat dalları
birbirine karışmaya, aralarındaki sınır aşınmaya mı başladı? Bu gidişle sizce
tuval resmi rafa kalkar mı?
C.Savaş: Hızla değişen dünyamızda karmaşa gibi görünen bu oluşumları
yadsımamak gerektiğini düşünüyorum. Tüm bu oluşumlar yeni arayışların, yeni
hayallerin sonucudur. Sanat, aslında bir tür hayal kurmaktır. Tüm bu
gelişmeler diyalektik bir durumdur ve hep olacaktır. Aslında olmalıdır da!.
Ve mutlaka su çatlağını bulacaktır. Tuval resmine gelince… Bizde bir söz
vardır: 'Malzemenin iyisi, kötüsü yoktur; iyi ya da kötü kullanılması
vardır.' Bu bağlamda başka bir yaklaşım ise 'eski sazla yeni türkü söylenir
mi?' der. Elbette söylenir. Ama tek koşul: 'söylemesini bilene...'
Sanatçı
bir ailesiniz: Eşiniz ressam, ağabeyiniz Remzi Savaş heykeltıraş. Bunun size
katkıları oluyor mu?
C.Savaş: Elbette oluyor. Bazen öylesi bir an geliyor ki, kendimce
olumlu bir şeyler çıkardığımda ya da tersinde, gecenin ilerleyen bir saatinde
karımı uykusundan uyandırıp pijamaları ile tartıştığımız ya da sohbetlerimiz
oluyor. Kavga!? Eh, o da olmuyor değil hani!.
Hayata-sanata
dair son bir kaç söz?...
C.Savaş: Anlamlı ve dolu dolu yaşamak. Bedri Rahmi gibi bunun kanıtı
olarak belki bir erik ağacını şahit gösterebilmek.3) Sanata gelince,
çok sevdiğim bir Romen heykeltıraşın sözünü anımsıyorum: "Köle gibi
çalışmak, krallar gibi hükmetmek ve tanrı gibi yaratmak." Yukarıda
dediğim gibi: "Sanat, bir tür hayal kurmaktır aslında..."
Alaattin Bender
www.alaattinbender.com
1) Ressam Cengiz Savaş'ın resimleri 2-21 Şubat 2007 tarihleri arasında
sergilenmiştir. Bu güzel söyleşi için kendisine teşekkürü bir borç bilirim.
2) Neşet Ertaş tarafından da bestelenerek söylenen "Mühür
Gözlüm" isimli şiirin dizeleri Aşık Ali İzzet Özkan tarafından
yazılmıştır.
3) Bedri Rahmi Eyüboğlu bir şiirinde: "Yaşadım! / Erik ağaçları şahidimdir / Yıldızlar
şahidimdir. / Yaşadım! / Avuçlarımın gücü yettiği kadar / Dağları, kadınları,
meyveleri / Yaşadım! …" diye seslenir.
Not: Bu röportaj denemesi bir ilkti. Eleştirileri mesajlarınız
yazılarıma yön verecektir.
Fotoğraflar: Alaattin Bender arşivi
|
Alaattin
Bender
Ustaların İzinde…
|
|