|
ASIRLIK
ÇINAR : Eşref ÜREN
|
Bazı sanatçılar vardır, yaşadığı kente mal olmuş. Ankar a ressamları arasında benim aklıma ilk gelen isim İhsan Cemal
Karapurçak'ı bir tarafa ayırırsak O'dur. Ben O'nu, öğrencilik yıllarımda
Kızılay'a inişlerimde beni içine çeken Zafer Çarşısı'ndaki mistik Güzel
Sanatlar Galerisi'nin girişindeki masada güleryüzlü ev sahipliği ile
hatırlarım hep. Bedri
Rahmi'nin dediği gibi O, "Ankara
kalesine tutunan tecrübeli bir kartal, bir kır çiçeği, Anadolu'da kaybolmuş
bir köy, bir dere, bir karamuk, bir ardıç fidanı"; Turan Erol'a göre de
"Bozkırın ortasında yaz kış çiçek açan mucizevi bir ağaçtı."
"Dede" lakaplı bu asırlık sanatçı "Ben de Cenap Şahabettin gibi 'ölümden değil
elemden korkarım'; bir iz bırakamamaktan korkarım" derken
hayata dair ise "Hayat hakkındaki görüşüm basit; Yunus Emre'ninki,
Tagore'unki gibi: 'Her şey içimizdedir' " diyen "Başkent
ressamı" Eşref Üren'den başkası değildi.
Eşref Üren'in resimlerine baktığımda çizgi ve benek olmazsa olmazlardandır.
Fırçasının izleri Van Gogh ile başlayan puantistlerle
("pointillist") kısalarak noktaya dönüşen fırça tuşeleri arasında
gezinir. Bir titreklik, ölçülü bir ilüzyon sergiler resimleri. Paleti
"renk olmasaydı ressam olmazdım" diyebilecek kadar renklidir:
Sıcaklar, soğuklar, kontrastlar... Bu nedenledir ki en durağan konulu
peyzajlarında bile aslından öte bir canlılık, içten içe bir devinim
sözkonusudur. Resme de 22 yaşında "bir gecede verilen karar"la
İbrahim Çallı'yı "Yeşil Türbe"yi resmederken gördüğünde, o zümrüt
yeşilinin doğadakinden daha canlı, tuvale yansıyan resmin kadrajdan daha bir
güzel olduğunu gördüğünde başlamamış mıdır. Belki de o gün, oracıkta
bilinçaltına kazınmış olacak ki yeşil paletinden hiç eksik olmamış, gökyüzünü
dahi yeşile boyama cesaretini gösterebilmiştir. Yine bu nedenle olsa gerek,
doğadan hiç kopmamış, kendisine bir "çelebi" edasıyla "açık
hava ressamı" diyebilecek kadar peyzaj resminden büyük haz almıştır.

Resimlerinin konusunu natürmortlar, peyzajlar ve portreler şeklinde üç grupta
toplayabiliriz. Natürmort'larını açıklamak için atölyesine göz atmak gerekir.
Resim sehpasının yanıbaşındaki masada vazolara yerleştirilmiş deste deste
çiçekler; kimi taze, kimi kurumuş, kimi ise kurumakta olan renk renk, biçim
biçim çiçekler tuvalinde hayat bulur. Konu, hatta obje değişmediği halde her
defasında ruhundan süzülen renklerle aydınlanır çiçekler ve hiçbiri
birbirinin aynı değildir. Natürmortlarına çoğu zaman bu vazoların altındaki
çiçek desenli örtü zemin hazırlamış, ancak Matisse resimlerinde de sıkça
gördüğümüz bu kaligrafik desenleri resme hareket getirmek için bilinçli
olarak kullanmıştır. Öyle ki 100x125 cm ebadındaki Müze'de bulunan
"Karadenizli Analar" resminde de bulutlarda başlayıp denizdeki
dalgalarda devam eden devinimi kadınların dikildiği sarı zemin üzerinde de
kullanarak resminin şifresini açığa vurmuştur. Peyzajlar, en çok da Kurtuluş
Parkı Peyzajları dikkat çeker. Değil midir ki, evine bir yürüme
mesafesindedir. Portatif şövalesini kaptığı gibi orada alacaktır soluğu. Yaz
kış demeyecek, kışın dahi kaşkolunu paltosuna dolayıp sigarasını tüttürerek
şövalesini kuracak, başında fötr şapkası yağan kara hiç aldırmayacaktır. Bazı
günler dostlarının yardımıyla karlı Elmadağ'ı, Hüseyin Gazi tepesini, Oran
sırtlarını, Beynam ormanlarını, Çubuk'taki gelincik tarlalarını keşfe çıkmış,
bu beldelerin doğasına kattığı şiirsellik içinde herhangi bir donmuşluğa
sapmadan, fırçasının ucuna geldiği gibi boyamıştır resmini. Bedri Rahmi'nin
dediği gi bi "Resimlerinde en ufak bir
çalım, bir fiyaka, bir fırça oyununa kulak asmaması, dünyayı haraca kesen
akımları çok yakından izlediği halde doksan derecelik dönüşlerle kervana
katılanlara kıs kıs gülebilmesi...", O'nun resimlerinin "üslubu beyan aynıyla Eşref
Üren" olduğunun kanıtıdır. Kimi zaman da portrelerinde
kendisini resimlemiş; renk renk oto-portrelerinde hiçbir zaman tekrara
düşmemiş, o anki ruh halini yansıtmasını bilmiştir hep.
Orhan Peker'i nasıl ki, kedisi "Başka" ile anıyorsak, Eşref Üren'i
de kaşkolu ve gözlüklerinin yanısıra kedileriyle anmak doğru olur sanırım.
Zaten Cemal Tollu, Müze'ye malolmuş meşhur "Eşref Üren" resmini
yaparken dizinin üstünde kedisini de resmetmemiş midir. Rivayete göre
kedisine kendisinden daha çok önem verdiği söylenir. Bu nedenledir ki son
kedisinin adı "kızım"dır. 1934 yılında Sivas'a tayin olduğunda
taşındığı evin "demirbaş"ı olan kediden ötürü olacak kedi sevgisi
yaşamı boyunca sürecektir.
1897 yılında İstanbul'da Fehim Paşa Konağı'nda varlıklı bir ailenin oğlu
olarak dünyaya gelen Eşref Üren'in hayatı acı ve sıkıntılar içinde geçer.
1908 yılında Meşrutiyet ilan edildiğinde saraya yakın olan babası öldürülür.
Bursa Ziraat Mektebi'ni bitirdikten sonra ilerleyen yaşı nedeniyle Sanayii
Nefise Mektebi'nde misafir öğrenci olarak okur ve "Dede" olarak
anılır. Burada İbrahim Çallı ve Hikmet Onat Atölyelerinde çalışır.
Başlangıçta "olmuyor
Eşref olmuyor!" diye eleştiren İbrahim Çallı, daha sonra
yine onun bir resmi için "Mozart kadar duygulu, bu resmi ben yapabilmiş
olmayı isterdim" diyecektir. Bir süre Paris'te Andre Lhote atölyesine
devam eder. Yurda dönüşünde Erzurum ve Sivas illerinde resim öğretmenliği
yapar. Başlangıçta "öğretmenliği resim sanatına ihanet" olarak
düşünen Üren birgün, klasik ve modern resmin karşılaştırmasını soran ve
Picasso'nun ismini haykıran bir öğrencisini işitince bu düşüncesini
değiştirir. Bu arada öğrencisi Melahat hanımla evlenir. "D Grubu"
na katılır. Resimleri bu grubun sergilerinde ve Galatasaray sergilerinde yer
alır. Katıldığı Devlet Resim ve Heykel Sergilerinde ödüller alır.
1939 yılında tayin olduğu Atatürk Lisesi'nde devam ettiği öğretmenlik
hayatını 1955 yılında emeklilikle birlikte bu kez Ankara Maarif Koleji'nde 71
yaşına kadar sürdürür. Eşref Hoca pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Yine ünlü
ressamlarımızdan Cemal Bingöl ile Ömer Uluç onun öğrencileridir. Hıncal Uluç
keza öyle; Ankara'da kapısını çaldığınız pek çok doktor ve mimar da yine onun
öğrencileridir.
Öğrencileri tarafından hatırlanan en ünlü sözü; ders sonu zili çaldığında ve
çocuklar kendisine 'resim bitti' dediklerinde söylediği "resim
bitmez" dir. 1971 yılında taşındığı Ataç sokak'ta artık yalnızdır;
yitirdiği eşine rağmen resim yapmayı sürdürür. Küçük dubleks evin alt kattaki
salonu hem yaşam odası hem de atölyesidir. Salonu Matisse ve Bonnard
röprödüksiyonları ile kendi resimleri süsler. Sabahları erken uyanan Eşref
Üren 11:00 sularında evden çıkar, gazetelerini alır ve Mithatpaşa
caddesindeki Yüksek Ticaretliler Lokali'nde öğle yemeğini yer. Öğleden sonra
Zafer Çarşısı'ndaki Güzel Sanatlar Galerisi'ne geçer, burada dostlarıyla ve
izleyicilerle sanat sohbetleri yapar. Akşama doğru da hani geçen yazımızda
andığımız Tuna caddesindeki Sanatsevenler Derneği'ndeki köşesinde yerini
alır, saat 20:00 sıralarında evine döner; sözün özü düzenli bir hayat
sürermiş.

1979 yılında başlayan ressam İmren Erşen ile olan baba-evlat ilişkileri ve
dostlukları atölyeden hastaneye kadar iyi günde-kötü günde ölümüne değin
sürer. Helikon'daki Eşref Üren sergisi açılışında bu tanıdık sima ile ilk kez
konuştuk. Eşref Üren hani hep "bir iz bırakamamaktan" korkmuştu ya,
İmren Hanım 1989 yılında güzel bir rastlantı sonucu, atölyemi de ziyaret
etmek nezaketini gösteren Meteksan Yönetim Kurulu Başkanı rahmetli Yılmaz
Rıza Gürsoy ile tanışır ve Yılmaz Bey eşinin galerisinde bir Eşref Üren
sergisi düzenler. Ama bu sergi ile birlikte İmren Erşen'in fedakar
çalışmaları ve Yılmaz Bey'in desteği sonucunda Eşref Üren'in hayatını ortaya
koyan 225 sayfalık değerli bir kitap yayınlanır. Öyle ki, sergi salonuna
girişte Eşref Üren'in bire bir ölçekte tam boy fotoğrafı izleyicileri
karşılar. Bu sayede Hoca bizim gibi genç kuşakların belleğine kazanır.
Bunlar, başta İmren Erşen olmak üzere ödenen bir vefa borcunun ve Yılmaz
Bey'in sanata yaptığı katkının birer göstergesidir.
"Resim bizim en büyük
aşkımız, zevkimiz ve herşeyimiz oldu. Şimdi 76 yaşındayım. Sanatın ve
sanatçının değerini bildiği, eserlerimizi mahvolmaktan kurtaracağı için
tablolarımı İş Bankası'na veriyorum" diyerek 1973 yılında 35
resmini bağışlar. Eşref Üren sadece resim yapmakla kalmaz; 1931 yılından
başlayarak 1984 yılında son nefesini verinceye değin resim sanatı ve sergiler
üzerine gazete ve dergilerde yazılar yazar.
Biz de Turan Erol'un dileğine katılıyor: "Işıklar, renkler içinde
uyusun" diyerek sayfalara sığdıramadığımız saygı timsali bu asırlık
çınarı ebediyete uğurluyoruz. Rahmetli Eşref Üren'e saygılarımla ...
Bu arada, Akatlar'daki Beşiktaş Belediyesi'ne ait MKM Kültür Merkezinde yeni
açılan "Beşiktaş Çağdaş" isimli Galeride 1978 yılında yitirdiğimiz
Türk Resminin kilometre taşlarından ünlü ressam ORHAN PEKER'in retrospektif nitelikli
resim sergisini (7 Mart-17Nisan 2006), İŞ BANKASI Kuleleri'ndeki Kibele Sanat
Galerisinde Akademi'den 1951 yılında mezun olan aralarında ADNAN ÇOKER, TURAN
EROL ve ORHAN PEKER'in de bulunduğu 5 sanatçının resim sergisini ve herkesin
diline pelesenk ettiği PICASSO sergilerini mutlaka, ama mutlaka izlemeyi
ihmal etmeyin. Ben Ankara'dan kalktım geldim ve bu üç sergiyi çocuklarımızla
birlikte 17-18 Mart 2006 tarihleri arasında keyifle izledim ve ne yalan
söyleyim en çok da kendi adıma ORHAN PEKER sergisinden keyif aldım. Bu
sergiyi izlemeden önce ORHAN PEKER ile ilgili yazımı "Başka, Bambaşka"
(Cumhuriyet'te de yayınlanmıştı!) okumanızı tavsiye ederim.
Sanat doludizgin koşuyor; yetişebilene aşkolsun!...
Alaattin Bender
www.alaattinbender.com
Kaynakça:
-1997 tarihinde Milli Reassürans Sanat Galerisi tarafından bastırılan
Eşref Üren kataloğu.
-1989 tarihinde Meteksan A.Ş. tarafından bastırılan Eşref Üren kataloğu.
Not: Kaynak kitapların temini için değerli katkılarından dolayı
Helikon Sanat Galerisi'ne teşekkür ederim.
|
Alaattin
BENDER
Ustaların İzinde...
|
|