20 Şubat 2026

Eşref Üren - Asırlık Çınar

Alaattin Bender Makale Görseli: Eşref Üren - Asırlık Çınar

 ASIRLIK ÇINAR :  Eşref ÜREN

Bazı sanatçılar vardır, yaşadığı kente mal olmuş. AnkarEşref Ürena ressamları arasında benim aklıma ilk gelen isim İhsan Cemal Karapurçak'ı bir tarafa ayırırsak O'dur. Ben O'nu, öğrencilik yıllarımda Kızılay'a inişlerimde beni içine çeken Zafer Çarşısı'ndaki mistik Güzel Sanatlar Galerisi'nin girişindeki masada güleryüzlü ev sahipliği ile hatırlarım hep. Bedri Rahmi'nin dediği gibi O, "Ankara kalesine tutunan tecrübeli bir kartal, bir kır çiçeği, Anadolu'da kaybolmuş bir köy, bir dere, bir karamuk, bir ardıç fidanı"; Turan Erol'a göre de "Bozkırın ortasında yaz kış çiçek açan mucizevi bir ağaçtı." "Dede" lakaplı bu asırlık sanatçı "Ben de Cenap Şahabettin gibi 'ölümden değil elemden korkarım'; bir iz bırakamamaktan korkarım" derken hayata dair ise "Hayat hakkındaki görüşüm basit; Yunus Emre'ninki, Tagore'unki gibi: 'Her şey içimizdedir' " diyen "Başkent ressamı" Eşref Üren'den başkası değildi.

Eşref Üren'in resimlerine baktığımda çizgi ve benek olmazsa olmazlardandır. Fırçasının izleri Van Gogh ile başlayan puantistlerle ("pointillist") kısalarak noktaya dönüşen fırça tuşeleri arasında gezinir. Bir titreklik, ölçülü bir ilüzyon sergiler resimleri. Paleti "renk olmasaydı ressam olmazdım" diyebilecek kadar renklidir: Sıcaklar, soğuklar, kontrastlar... Bu nedenledir ki en durağan konulu peyzajlarında bile aslından öte bir canlılık, içten içe bir devinim sözkonusudur. Resme de 22 yaşında "bir gecede verilen karar"la İbrahim Çallı'yı "Yeşil Türbe"yi resmederken gördüğünde, o zümrüt yeşilinin doğadakinden daha canlı, tuvale yansıyan resmin kadrajdan daha bir güzel olduğunu gördüğünde başlamamış mıdır. Belki de o gün, oracıkta bilinçaltına kazınmış olacak ki yeşil paletinden hiç eksik olmamış, gökyüzünü dahi yeşile boyama cesaretini gösterebilmiştir. Yine bu nedenle olsa gerek, doğadan hiç kopmamış, kendisine bir "çelebi" edasıyla "açık hava ressamı" diyebilecek kadar peyzaj resminden büyük haz almıştır.
Eşref Üren
Resimlerinin konusunu natürmortlar, peyzajlar ve portreler şeklinde üç grupta toplayabiliriz. Natürmort'larını açıklamak için atölyesine göz atmak gerekir. Resim sehpasının yanıbaşındaki masada vazolara yerleştirilmiş deste deste çiçekler; kimi taze, kimi kurumuş, kimi ise kurumakta olan renk renk, biçim biçim çiçekler tuvalinde hayat bulur. Konu, hatta obje değişmediği halde her defasında ruhundan süzülen renklerle aydınlanır çiçekler ve hiçbiri birbirinin aynı değildir. Natürmortlarına çoğu zaman bu vazoların altındaki çiçek desenli örtü zemin hazırlamış, ancak Matisse resimlerinde de sıkça gördüğümüz bu kaligrafik desenleri resme hareket getirmek için bilinçli olarak kullanmıştır. Öyle ki 100x125 cm ebadındaki Müze'de bulunan "Karadenizli Analar" resminde de bulutlarda başlayıp denizdeki dalgalarda devam eden devinimi kadınların dikildiği sarı zemin üzerinde de kullanarak resminin şifresini açığa vurmuştur. Peyzajlar, en çok da Kurtuluş Parkı Peyzajları dikkat çeker. Değil midir ki, evine bir yürüme mesafesindedir. Portatif şövalesini kaptığı gibi orada alacaktır soluğu. Yaz kış demeyecek, kışın dahi kaşkolunu paltosuna dolayıp sigarasını tüttürerek şövalesini kuracak, başında fötr şapkası yağan kara hiç aldırmayacaktır. Bazı günler dostlarının yardımıyla karlı Elmadağ'ı, Hüseyin Gazi tepesini, Oran sırtlarını, Beynam ormanlarını, Çubuk'taki gelincik tarlalarını keşfe çıkmış, bu beldelerin doğasına kattığı şiirsellik içinde herhangi bir donmuşluğa sapmadan, fırçasının ucuna geldiği gibi boyamıştır resmini. Bedri Rahmi'nin dediği giEşref Ürenbi "Resimlerinde en ufak bir çalım, bir fiyaka, bir fırça oyununa kulak asmaması, dünyayı haraca kesen akımları çok yakından izlediği halde doksan derecelik dönüşlerle kervana katılanlara kıs kıs gülebilmesi...", O'nun resimlerinin "üslubu beyan aynıyla Eşref Üren" olduğunun kanıtıdır. Kimi zaman da portrelerinde kendisini resimlemiş; renk renk oto-portrelerinde hiçbir zaman tekrara düşmemiş, o anki ruh halini yansıtmasını bilmiştir hep.



Orhan Peker'i nasıl ki, kedisi "Başka" ile anıyorsak, Eşref Üren'i de kaşkolu ve gözlüklerinin yanısıra kedileriyle anmak doğru olur sanırım. Zaten Cemal Tollu, Müze'ye malolmuş meşhur "Eşref Üren" resmini yaparken dizinin üstünde kedisini de resmetmemiş midir. Rivayete göre kedisine kendisinden daha çok önem verdiği söylenir. Bu nedenledir ki son kedisinin adı "kızım"dır. 1934 yılında Sivas'a tayin olduğunda taşındığı evin "demirbaş"ı olan kediden ötürü olacak kedi sevgisi yaşamıEşref Üren boyunca sürecektir.

1897 yılında İstanbul'da Fehim Paşa Konağı'nda varlıklı bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Eşref Üren'in hayatı acı ve sıkıntılar içinde geçer. 1908 yılında Meşrutiyet ilan edildiğinde saraya yakın olan babası öldürülür. Bursa Ziraat Mektebi'ni bitirdikten sonra ilerleyen yaşı nedeniyle Sanayii Nefise Mektebi'nde misafir öğrenci olarak okur ve "Dede" olarak anılır. Burada İbrahim Çallı ve Hikmet Onat Atölyelerinde çalışır. Başlangıçta "olmuyor Eşref olmuyor!" diye eleştiren İbrahim Çallı, daha sonra yine onun bir resmi için "Mozart kadar duygulu, bu resmi ben yapabilmiş olmayı isterdim" diyecektir. Bir süre Paris'te Andre Lhote atölyesine devam eder. Yurda dönüşünde Erzurum ve Sivas illerinde resim öğretmenliği yapar. Başlangıçta "öğretmenliği resim sanatına ihanet" olarak düşünen Üren birgün, klasik ve modern resmin karşılaştırmasını soran ve Picasso'nun ismini haykıran bir öğrencisini işitince bu düşüncesini değiştirir. Bu arada öğrencisi Melahat hanımla evlenir. "D Grubu" na katılır. Resimleri bu grubun sergilerinde ve Galatasaray sergilerinde yer alır. Katıldığı Devlet Resim ve Heykel Sergilerinde ödüller alır.Eşref Üren

1939 yılında tayin olduğu Atatürk Lisesi'nde devam ettiği öğretmenlik hayatını 1955 yılında emeklilikle birlikte bu kez Ankara Maarif Koleji'nde 71 yaşına kadar sürdürür. Eşref Hoca pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Yine ünlü ressamlarımızdan Cemal Bingöl ile Ömer Uluç onun öğrencileridir. Hıncal Uluç keza öyle; Ankara'da kapısını çaldığınız pek çok doktor ve mimar da yine onun öğrencileridir.

Öğrencileri tarafından hatırlanan en ünlü sözü; ders sonu zili çaldığında ve çocuklar kendisine 'resim bitti' dediklerinde söylediği "resim bitmez" dir. 1971 yılında taşındığı Ataç sokak'ta artık yalnızdır; yitirdiği eşine rağmen resim yapmayı sürdürür. Küçük dubleks evin alt kattaki salonu hem yaşam odası hem de atölyesidir. Salonu Matisse ve Bonnard röprödüksiyonları ile kendi resimleri süsler. Sabahları erken uyanan Eşref Üren 11:00 sularında evden çıkar, gazetelerini alır ve Mithatpaşa caddesindeki Yüksek Ticaretliler Lokali'nde öğle yemeğini yer. Öğleden sonra Zafer Çarşısı'ndaki Güzel Sanatlar Galerisi'ne geçer, burada dostlarıyla ve izleyicilerle sanat sohbetleri yapar. Akşama doğru da hani geçen yazımızda andığımız Tuna caddesindeki Sanatsevenler Derneği'ndeki köşesinde yerini alır, saat 20:00 sıralarında evine döner; sözün özü düzenli bir hayat sürermiş.


Eşref Üren
1979 yılında başlayan ressam İmren Erşen ile olan baba-evlat ilişkileri ve dostlukları atölyeden hastaneye kadar iyi günde-kötü günde ölümüne değin sürer. Helikon'daki Eşref Üren sergisi açılışında bu tanıdık sima ile ilk kez konuştuk. Eşref Üren hani hep "bir iz bırakamamaktan" korkmuştu ya, İmren Hanım 1989 yılında güzel bir rastlantı sonucu, atölyemi de ziyaret etmek nezaketini gösteren Meteksan Yönetim Kurulu Başkanı rahmetli Yılmaz Rıza Gürsoy ile tanışır ve Yılmaz Bey eşinin galerisinde bir Eşref Üren sergisi düzenler. Ama bu sergi ile birlikte İmren Erşen'in fedakar çalışmaları ve Yılmaz Bey'in desteği sonucunda Eşref Üren'in hayatını ortaya koyan 225 sayfalık değerli bir kitap yayınlanır. Öyle ki, sergi salonuna girişte Eşref Üren'in bire bir ölçekte tam boy fotoğrafı izleyicileri karşılar. Bu sayede Hoca bizim gibi genç kuşakların belleğine kazanır. Bunlar, başta İmren Erşen olmak üzere ödenen bir vefa borcunun ve Yılmaz Bey'in sanata yaptığı katkının birer göstergesidir.

"Resim bizim en büyük aşkımız, zevkimiz ve herşeyimiz oldu. Şimdi 76 yaşındayım. Sanatın ve sanatçının değerini bildiği, eserlerimizi mahvolmaktan kurtaracağı için tablolarımı İş Bankası'na veriyorum" diyerek 1973 yılında 35 resmini bağışlar. Eşref Üren sadece resim yapmakla kalmaz; 1931 yılından başlayarak 1984 yılında son nefesini verinceye değin resim sanatı ve sergiler üzerine gazete ve dergilerde yazılar yazar.

Biz de Turan Erol'un dileğine katılıyor: "Işıklar, renkler içinde uyusun" diyerek sayfalara sığdıramadığımız saygı timsali bu asırlık çınarı ebediyete uğurluyoruz. Rahmetli Eşref Üren'e saygılarımla ...Eşref Üren

Bu arada, Akatlar'daki Beşiktaş Belediyesi'ne ait MKM Kültür Merkezinde yeni açılan "Beşiktaş Çağdaş" isimli Galeride 1978 yılında yitirdiğimiz Türk Resminin kilometre taşlarından ünlü ressam ORHAN PEKER'in retrospektif nitelikli resim sergisini (7 Mart-17Nisan 2006), İŞ BANKASI Kuleleri'ndeki Kibele Sanat Galerisinde Akademi'den 1951 yılında mezun olan aralarında ADNAN ÇOKER, TURAN EROL ve ORHAN PEKER'in de bulunduğu 5 sanatçının resim sergisini ve herkesin diline pelesenk ettiği PICASSO sergilerini mutlaka, ama mutlaka izlemeyi ihmal etmeyin. Ben Ankara'dan kalktım geldim ve bu üç sergiyi çocuklarımızla birlikte 17-18 Mart 2006 tarihleri arasında keyifle izledim ve ne yalan söyleyim en çok da kendi adıma ORHAN PEKER sergisinden keyif aldım. Bu sergiyi izlemeden önce ORHAN PEKER ile ilgili yazımı "Başka, Bambaşka" (Cumhuriyet'te de yayınlanmıştı!) okumanızı tavsiye ederim.

Sanat doludizgin koşuyor; yetişebilene aşkolsun!...

Alaattin Bender
www.alaattinbender.com

Kaynakça:
-1997 tarihinde Milli Reassürans Sanat Galerisi tarafından bastırılan Eşref Üren kataloğu.
-1989 tarihinde Meteksan A.Ş. tarafından bastırılan Eşref Üren kataloğu.
Not: Kaynak kitapların temini için değerli katkılarından dolayı Helikon Sanat Galerisi'ne teşekkür ederim.

     Alaattin BENDER                                                                            Ustaların İzinde...

← Tüm Yazılar Paylaşılmak İçin...