Fikret Otyam ve Nazlı Eray - İki Gezgin
‘Düş Hekimi’ Yalçın Ergir’den sonra VEKAM’ın* nefis söyleşilerinden birini daha dinlemek için Kumrular sokaktaki Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi’nin merdivenlerini bir bir çıkıyorum. İçerisi ‘hınca hınç’ dolu. Pek çok akşam, eve dönüş yolunda otomobilimizin radyosundan TRT kanalından seslenmişti bize. O keyifli, o sevecen ve içten sesiyle. En son yılbaşı yaklaşırken dinlemiştik onu. Daha önce hiç karşılaşmamıştık kendisiyle. Konu resim olunca özrümü unutmakla birlikte, okuma özürlüsü biri olarak itiraf etmeliyim, kitaplarını da henüz okumamıştım. Ve birazdan okurların yorumlarını dinleyince kendimden utanacaktım. Öyle ki, bir okuru kitabındaki Mamak çöplüğüyle ilgili satırları okuyunca o kadar etkilenmiş olacak ki, gecenin bir saatinde otomobiline atladığı gibi soluğu çöplükte alıvermiş. Okurlarını ve dinleyenleri bu denli etkileyen, yazarken de, konuşurken de hiç nazlanmayan bu yazarımız Nazlı Eray’dan başkası değildir. “En iyi romanlarım, kontrolü kaybettiğim romanlar“ diye sesleniyor ve ‘İmparator Çay Bahçesi’ni örnek gösteriyordu Eray. “Duygularınıza set vurmadığınız, içten gelen yazılar en değerli yazılardır“ diyordu. Sanata gönül vermiş, sanatın gücünü her daim yüreğinde hissetmiş bir ressam olarak içimden bir avazda doğrulamıştım bu sözü. Ne kadar da özdeşleşiyordu söyledikleri kendimle. Bir ressam olarak bazen uğraşır, didinir tuvali belli bir kıvama getirirsin, hatta daha da ötesi resim duvara asılabilecek bir hale bile bürünebilir. Ama, bilirsin ve hissedersin ki hala bir şeyler eksiktir. Bu kez bir ‘kör döğüşü’ başlar. Elin fırçaya gitse palete gitmez, palete gitse tuvale gitmez. Gitse bile ‘kışın denize girmekten ürkercesine’ bir çekingenliktir alır gider. Resmi bozmaktan, tekrar başa dönmekten korkarsın. Ama ‘korkunun ecele faydası yoktur’ bir kere. Bunu bildiğin ve yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot’un cesaretini topladığın zaman, yani tuvali gözden çıkardığın, Nazlı’nın deyimiyle ‘kontrolü kaybettiğin’ zaman fırçalar gezinmeye, boyalar bir bir dökülmeye başlar tuval yüzeyinde. Eğer biraz da şanslıysanız, o hiç bitmeyen resim bir kaç hamlede gerçekten ‘resim’ olur çıkar. Kıssadan hisse, sanat tutsaklığı kaldırmaz. Yüreğinizin götürdüğü yere gitmelisiniz aslında. Tabi, bu yöntem her zaman da olumlu sonuç vermeyebilir. Dizginleri gevşetmeli, ama elden bırakmamalısınız. Yoksa atlar kanatlanır uçar. Siz de peşinden ‘baka’, hatta ‘şaşa’ kalırsınız. Rahmetli Orhan Peker’in dediği gibi: "Sanat herşeyden önce, kalple kafa arasında gerçekleşiyor. Ancak, bundan bir denge, bir armoni çıkarmak öyle kolay değil.” Hayat defteri nasıl yazdığınıza bağlı; ‘mutlu’ ya da ‘mutsuz’ Ruhunda taşıdığı ‘astimat’ın onun romancı kişiliğini oluşturduğunu, o ilk sancıyı hissederek ilk cümleye başladığını, ardından da satırların ‘dur durak’ demeden döküldüğünü anlatıyordu. Nazlı hanım bütün yazılarını nazlanmadan kendi el yazısı ile kaleme alıyordu. Hemen her ortamda yazabildiğinden bahsetmekle birlikte, Ankara’da ‘Papaz’ın Bağı’ndaki ‘Şırıltı Köşesi’ni her fırsatta kullandığını, ‘Aşkı Giyinen Adam’ adlı romanını ise yine çok sevdiği Bodrum’da limanda yazdığını söylüyordu. İstanbul’da, daha ortaokul yıllarında kaleme aldığı ve gerçekte yakından tanıdığı kapıcıları ile aynı adı taşıyan ‘Mösyö Hristo’ adlı hikaye denemesinden bahsederken Nazlı Eray’ın gözleri parlıyordu. Birden burulan sesiyle bize bir itirafta bulunuyordu: “Biliyor musunuz, Sait Faik’i çok sevdiğim ve hemen her hikayeciye verildiği halde ‘Sait Faik Hikaye Ödülü’nü almayan tek hikayeci benim. Bu saatten sonra isteseler de veremezler, Çünkü artık, hikaye yazmıyorum.” Belli ki çok incinmişti Nazlı Eray. Buna rağmen ‘hayat’a ilişkin o usturuklu sözlerden birisi ile noktalıyordu söyleşisini: “Hayat defteri nasıl yazdığınıza bağlı; ‘mutlu’ ya da ‘mutsuz’.” Evde yoklar Zamanın tanığı üç Orhan da
artık evde yoktu: Orhan Veli, Orhan Kemal ve Orhan Peker. "Almıştım o
kara haberi, o kara haber ki telgraftan tez gider, tez dağılır. Orhan
karaciğer kanseri idi, Orhan siroz idi. Sarılık idi, ki bunların hiçbirisi de
iflah ettirmezdi adamı..." 1978 yılı baharında dostları ve resimleri ile
vedalaşan, arkadaşı ünlü ressam Orhan Peker için onun yazdığı bu satırlar
bana daha bir dokunmuş, damlalar gözlerimin arasından kayıp gitmişti. Sadece
üçü mü? Kaybettiği dostlarının sayısı 70’i geçmişti. Ve 1944-2003 yılları
arasında gerek sanatçı dostlarından gerekse okurlarından gelen mektupları
derlediği kitabına ‘Dosttan
Gelen Selamsın’
ismini vermişti. Selamladığı dostları arasında kimler yoktu ki? Sait Faik
Abasıyanık, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Melih Cevdet Anday bunlardan sadece
birkaçı. Sahi kimdi bu sanatçı? Gazeteci-yazar mı demeli, yoksa fotoğrafçı
mı; durun durun, aslında o Bedri Rahmi’nin ilk öğrencilerinden, ‘On’lardan*
biri olan bir ressam aslında. Evet, Fikret
Otyam’dır bu sevgi dolu, dost canlısı, samimi insan; gerçekte
de bir yaşam ustası. Ve artık hayatta olmayan dostlarının mektuplarını ‘Evde
yoklar’ diye bitiriyordu sevgili Otyam. Aslında bu cümle, Sivas’ta yitirdiği
çok sevdiği dostu Metin Altıok’un bir şiirinin başlığını taşıyordu: Orda bir köy var uzakta Birkaç gün önce televizyonda
dinlemiştim o keyifli, o sıcak, sımsıcak sohbetini. Aslında geçirdiği ciddi
rahatsızlığı bahane etmeseydi kimbilir belki de Vişnelik’te kendisinden neler
neler dinleyecektik? Dile kolay, 82 yıllık bir ömrün birikimi. Artık, ‘evde
olmayan’ eski dostları mı anardık, Doğu’ya – Güneydoğu Anadolu’ya doğru uzun
bir yolculuğa mı çıkardık, dönüşte Gazipaşa’ya, Geyik Bayırı’na mı uğrardık,
keçilerini, köpeklerini, tavus kuşlarını mı severdik? Bilemiyorum… Belki
bunları dinleyemedim, ama Nazlı Eray söyleşisinin ardından Otyam’ların
sergisini gezerken bunları izleme fırsatı buldum. Kar tanesi gibi bembeyaz
keçisini heykeltraş Metin Yurdanur’un hediye ettiği keçi heykelinin
kaidesinin üzerinde resmetmişti Otyam. Birden aklıma Orhan Peker’in gölgelik
altında başını çevirmiş ürkek gözlerle size bakan oğlak resmi geldi. Horozlar
olsun, kediler olsun, badem gözlü sıpalar ile oğlaklar olsun bu iki kadim
dostun da boyadığı konulardı. ‘Orda bir köy var uzakta …’ diye seslenen mühür
gözlü doğulu kadınların kâh kıraç topraklar üzerinde, kâh toprak damlar
önünde resmedildiği resimler. Öte yandan toprak adamlarının çetin kış
şartlarında diz boyu kar altında doğaya karşı verdikleri çetin mücadeleyi de
izlersiniz Otyam’ın resimlerinde. Aşar gelir bir gözleri sürmeli Doğuştan gözleri sürmeli olan
fincan gibi iri gözlere sahip Doğu'lu kadınlar Otyam’ı her daim çok etkilemiş
ve bu gözler artık onun resimlerinin bir imzası olmuştur sanki. Aşağıdaki
anekdot onun ne derece nüktedan, ne kadar hazırcevap olduğunun kanıtı olsa
gerek: "Evlere şenlik, bir gün bir kişi geldi, 'bu çizdiğiniz kadınlar
niye gözlük takıyor' dedi. Kara gözlüler ya, onu soruyor... 'Doğu'da çok
soğuk, kar ya, ondandır' dedim. Geldi sonra, 'bunlar da takıyor' dedi. Urfa
resimleri, 'orada da 30-35 derece güneşin alnında ekin biçiyor, ondandır'...
Gitti, yarım saat sonra geldi, 'sen benimle alay mı ediyorsun' dedi." Anlattığın gibi yazsana Fikret Otyam’ı dinlerken ister
istemez pür dikkat kesilirsiniz. Sesi, şivesi, üslubu sizi koyvermez,
oracıkta sarmalar. Hiç susmamasını, hep konuşmasını istersiniz. Yazı dili de
kendine özgüdür, naiftir, sanki konuşur gibidir. Meğer, bu yanı - “anlattığın
gibi yazsana” öğüdü Sait Faik'in vasiyetiymiş. Fikret Otyam, Akademi’de Bedri
Rahmi'nin öğrencisi olduğu gençlik yıllarında Beyoğlu'ndaki Yorgo'nun
meyhanesinde yanındaki arkadaşına yazdığı bir öyküyü okumaktadır. Sonrasını
Otyam’dan dinleyelim: "Sarı saçlı, kirli pardösölü biri arka masadan
bizi dinliyor. Polis sandım. Bedri Rahmi'yi falan takip ediyorlar zaten.
Öyküyü bitirdim. O adam, 'Anlattığın gibi yazsana' dedi. Sait Faik'miş.
Ölünceye kadar dost oldum. Hep, anlatım dilinde yazmaya çalıştım. Onun vasiyetiydi."
Can Pazarı İlk iki yılı saymazsak, gazeteciliğe, dolayısıyla röportaj yazılarına asıl 1952’de, Falih Rıfkı Atay’ın kurduğu ‘Dünya’ gazetesinde başlar. Akademi’den mezun olur olmaz da kendisini, Sirkeci'de bir kamyonun üzerinde bulur. Ankara, Adana derken bir salın üzerinde, Bilecik'te Fırat Nehri'ni geçiyordur. Dostu Ara Güler Fikret Otyam için "maceracıdır, kâşiftir" der ve ekler: "Tortum'un oradan keleğe* binip de hangi deli Fırat'ı geçeceğim diye yola çıkar?" Diyarbakır'a, oradan da Van'a kadar uzanır. Röportajları büyük ses getirir. O sıralarda Yaşar Kemal de Cumhuriyet'in röportajcısıdır. Otyam’ın röportajları Dünya'da tam sayfa yayınlanırken Yaşar Kemal’inkiler de Cumhuriyet'te atbaşı yayınlanır. O diyar, bu diyar, ‘ha bu diyar’ derken Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yazılarla, fotoğraflarla, ardından da resimlerle ayna tutulur. Seli de görmüş, depremi de; salgın hastalıklara da tanık olmuş, töre cinayetlerine de. Suya hasret toprakları da adımlamaktan geri durmamıştır bu gezgin. “Her yıl ilkbaharda ve yaz
ortasında, her türlü sosyal güvenlikten yoksun on binlerce insan, aile pamuk
tarlalarında çalışmak için Okyat Bey Falih Rıfkı’nın ‘Okyat Bey’ diye çağırdığı Otyam, hocası Bedri Rahmi gibi türkü aşığıdır. Özellikle de bir uzun hava türü olan Barak havalarına. Böreklerden su böreğine, boyalardan ise yağlı boyaya ‘hasta’dır. Ancak, eşinde alerji yaptığı için artık akrilik çalışmaktadır. Orta Anadolu’nun bağrından çıkmış, sırtından çantası ve fotoğraf makinesi, ayağından çizmeleri eksik olmaksızın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu arşınlamış 1926 doğumlu bu gezgin belli ki biraz yorulmuş. Allah ile sık sık konuşan, o gün televizyonda söyleştiği spikere de bunu öğütleyen Otyam’ın son dileği de kabul olmuş. Artık bir süredir, 2. dünya savaşından kalma askeri cipi ile ancak çıkabildiği, sırtını Beydağları’na yaslamış, havanın ve suyun bedava olduğu ‘Geyikbayırı’ beldesinde yaşıyor. Yazıp da henüz yazamadığı kitaplarını yazmak, yapıp da henüz yapamadığı resimlerini yapmak için. Anlayacağınız, orada sanatın ve hayatın birarada yaşandığı bir çiftliği var Fikret Baba’nın. Dilerim, günün birinde, çok geç olmadan Otyamların çiftliğine uğrar, Fikret Baba’ya yarenlik eder, kimbilir belki de bir tuval de ben boyarım. Alaattin Bender VEKAM*:
Vehbi Koç ve Ankara Araştırmaları Merkezi.
|




Çukurova’ya iner. Bir insan pazarı kurulur. Bu: ‘Can
Pazarı’dır.” Kapağında yukarıdaki satırların yer aldığı, Fikret Otyam
tarafından yazılan ‘Can Pazarı’ adlı kitabın fotoğrafları Ara Güler
tarafından çekilirken resimlerini rahmetli Orhan Peker yapmış. Fikret Baba
çok emek vermiş bu röportaj kitabı için. 15 gün tıraş olmamış, saç, sakal,
tırnak kesmemiş, sırtına eski bir urba giymiş ve ırgatların arasına karışmış.
Ara Güler dahi kalabalığın arasında onu tanıyamamış. Otyam, üç silahşörlerin
(Fikret, Ara, Orhan) emek verdiği ‘Can Pazarı’nın yeni baskısını çok sevdiği
dostu ‘büyük Türk ressamı’ Orhan Peker’in anısına ithaf etmiş.