|
HER
RESİM BİRİLERİYLE KONUŞMAK İSTER
|
Yazın son demlerini yaşıyorduk. Marmaris'in ötesini Selimiye ve
Bozburun'u hep merak etmiştim. Ağustos sonunda Selimiye'ye gitmeye karar verdik. Kıvrıla
kıvrıla uzayan yollar ve virajlardan sonra soluğu Selimiye'de aldık. Takdiri
ilahi mi demeli, bilemiyorum; biraz yorucu bir araştırmadan sonra denize
sıfır konumda bir 'apart' kiraladık. Açıkçası denize hiç bu kadar yakın
konaklamamıştık; öyle ki önümüzden geçen sadece bir yol denizle aramıza set
çekiyordu. Sanırım biraz şaşırdınız ve anlatılanlarla sanat kavramı arasında
bir bağ kuramadınız. Yanıldınız! Aramızda güçlü bir bağ vardı. Ve bu 3. sınıf
apartta her ne hikmetse her odanın duvarlarını özgün baskı resimler
süslüyordu. Hem de devlet sanatçısı Devrim Erbil'in renkli özgün baskıları.
Salondaki baskının adı "Ay Işığında Marmaris" idi. Dolunayda ayın
şavkı vurmuştu sazın, pardon! suyun üstüne. Leylim ley! Marmaris'in tepeleri
de bu ışıltıdan payına düşeni almış, teknelerin yelkenleri çit misali limanı
çevrelemişti. Diğer baskıları da inceleyince anlaşıldı ki, sanatçı Tavşanbükü
de dahil olmak üzere, sanırım 1993 yılında Marmaris'in 'bük'lerini
keşfe çıkmış ve bir dizi özgün baskı resim yaratmıştı. Bu mütevazi apart da
iç dekorasyonu yenilenen büyük bir otelden (sanırım Tavşanbükü'ndeki) sözüm
ona 'ıskarta'ya çıkarılan resimlerin birkısmını alarak koridorlarına
varıncaya dek duvarlarını süslemiş ve onlara seslenecek birilerini beklemeye
koyulmuştu. Tıpkı Le Corbusier'in dediği gibi: "Her resim birileriyle konuşmak ister, ama
yalnızca ona seslenirseniz konuşur."
Aslında özgün baskı ile
ilk tanışıklığım lise yıllarında rahmetli babamın getirdiği Meteksan
takvimindeki, Orhan Peker'in başlangıçta ne olduğunu o zamanlar
kestiremediğim tulumbacılar (itfaiyeciler) isimli "litografi"
(taşbaskı) resimlerini görmemle oldu. Zira, 'Cornelius'a Mektuplar'
kitabında, Orhan Peker "Bilirsin, eskiden beri bu baskı işlerini
severim. Belki de bir ressam olarak bu yanım daha ağır basar" diyerek
baskı resme olan sevdasını dillendirmişti. Daha sonra, 1990-1994 yılları
arasında devam ettiğimiz Güvercinlik'teki Toprak Mahsulleri Ofisi
yerleşkesindeki hangardan bozma sanat atölyesindeki özgün baskı odasını
gördüm. Arkadaşım Fevzi Kaygı resmin yanısıra özgün baskı kurslarına da devam
ediyordu. Onları izlediğimde ellerinde bir kısım kesici aletlerle, çizdikleri
resimleri linolyum kalıplara kazıdıklarını, daha sonra bu kalıpları matbaa
mürekkebi ile boyadıklarını ve en son safhada da baskı makinesinin tezgah
yüzeyine yerleştirdikleri kalıbın üzerine kağıt tabakayı serdiklerini ve döküm
merdanenin altından, bir düzenekle bu tezgahı kaydırmak suretiyle kalıp
üzerindeki boyanın kağıda geçmesini sağladıklarını görmüştüm. Yapılacak
baskı sayısına göre de bu işlemi tekrarlıyorlardı. Son aşamada baskıdan çıkan
boyalı kağıtlar mandallar vasıtasıyla odada gerili ipler üzerine asılarak
kurumaya bırakılıyordu. Ben sadece resimle ilgilenirken Fevzi, TMO atölyesi
kapandıktan bir süre sonra kendisine bir pres yaptırmış ve bir yakınına ait
garajı baskı atölyesine dönüştürmüştü. Daha sonraları üç arkadaş biraraya
gelip kiraladığımız çatı katındaki resim atölyemizin bir odasını yine baskı
atölyesi olarak düzenlemiştik. Hatırlıyorum da o presi 4. kata iki hamal zor
çıkarmıştı.
"Evet, çizdim
Berger'in portresini. Bir kez değil, bin kez. Ama çok sonra. Onu yitirdikten
sonra. Gözlerim kapalı öyle kazıdım gravür plakalarına yüzünü aşkımın"
sözleri sanatçı Aliye Berger'in özgün baskılarına yansıyan tutkulu ve hazin
bir aşkın öyküsünü anlatıyordu. Öte yandan "Ne yaptımsa, ne
gerçekleştirdimse, ne çizdimse içimden geldiği gibi yaptım, gerçekleştirdim;
çizdim, kazıdım, oydum, bastım." sözleri bu tekniği özetle tanımlamak
için yeterlidir sanırım. Yine de, tanımlamak gerekirse, sanatçının salt kendi
çabasıyla oluşturduğu kalıptan, yine kendisi veya gözetiminde sınırlı sayıda
üretttiği, altında imza ve baskı sayısıyla (#n1/#n2; basılma sırası/toplam
baskı sayısı) doğruluğunu belgelediği, basılmışlara özgün baskı denir. Genel
olarak baskı sayısı 10-100 arasında değiştiğinden özgün baskı resmin fiyatı
yağlıboya resmin fiyatına göre çok daha düşüktür.
Çağdaş anlamda baskı
tekniğinin 9.'cu yüzyılda Çin'de, 15. yüzyılda Avrupa'da kullanılmaya
başlandığı söylenebilir. Bu dönemde tahtaya kalıp oyulması suretiyle yazı ve
resimlerin kağıda basılarak çoğaltıldığı gözlenir. 1440 yıllarında harfleri
dizerek sayfa kalıplarını oluşturan tekniğin Gutenberg tarafından bulunması
ile birlikte artık tahta kalıplar yalnız resim baskıları için kullanılır.
Kutsal resimleri çizen ve boyayan resim ustaları asıl resmi veren deseni
öncelikle kalıptan basarak, daha sonra boyayarak üretme tekniğine
yönelmişler; böylelikle özgün baskı resim tekniğinin doğuşuna ön ayak
olmuşlardır. Zaman içerisinde değişik tekniklerin keşfi ile bugün gelinen
noktada, özgün baskı tekniklerini
1. Yüksek Baskı (Ağaç baskı-Linolyum Baskı)
2. Çukur Baskı (Gravür)
3. Yüzey-Düz Baskı (Litografi-Çinkografi)
4. Şablon Baskı (Serigrafi/Elek Baskı)
olarak sınıflandırmak mümkündür.
Ülkemizde ilk kez 1732
yılında İbrahim Müteferrika tarafından basılan "Tarih-i Hind-i
garbi" (Amerika'nin keşfi) adlı kitaptaki resimlerin basılması için
özgün baskı tekniğinden yararlanılmıştır. Bu arada Otto Dix adlı ünlü
sanatçının 1. Dünya Savaşı sırasında yaşanan kıyımı ve savaş sonrası yaralı
ve aynı zamanda yaşam hırsıyla dolu toplumu, özellikle de fahişeler,
dilenciler ve gazileri tasvir ettiği dramatik resimlerin sergilendiği özgün
baskı sergisi geçtiğimiz yıl ülkemize gelen önemli sergilerden biri olmuştur.
Orhan Peker gibi pekçok sanatçı bilinen resim tekniklerinin yanısıra özgün
baskı tekniklerini de kullanmışken, Aliye Berger, Mürşide İçmeli, Mustafa
Aslıer, Süleyman Saim Tekcan gibi bazı sanatçılar da sadece özgün baskı
resimler üretmişlerdir. Atları, hatları ve mezar taşları ile Anadolu kültür
ve tarihinin simgeleşmiş imgelerini, tuğralar ve Osmanlı kaligrafisi ile
yorumladığı özgün baskı resimleriyle tanınan Süleyman Saim Tekcan, geçen otuz
yılın sonunda, 2004 yılında İstanbul Çamlıca'daki atölyesini İstanbul Grafik
Sanatlar Müzesi'ne (IMOGA) dönüştürmeyi başarabilmiştir. IMOGA, Batı'daki
baskı merkezlerinde görülen bir anlayış ile sanatçıların bir araya geldiği,
sanat hakkında konuşulup, tartışılan ve aynı zamanda da özgün baskı üretimi
yapılan bir mekan olur ve bu üretimin sonucunda müzenin kolleksiyonu sürekli
genişler. Bu araştırmaları yaparken "sanal müze"nin
(http://www.sanalmuze.org/paneller/) tartışma dosyasında Ferit Edgü'nün Sanat
Çevresi dergisinde bir özgün baskı sergisi ile ilgili hazırladığı sunuş
yazısında "Serigrafi ofset baskı tekniğinin ilkelidir" diyerek
başlayan ve pek çok özgün baskı sanatçısının katılımıyla interaktif hale
bürünen tartışma dosyasına rastladığımı belirtmek isterim.
Fotoğraf sanatçısı
İbrahim Demirel ise kolleksiyonuna dahil olan güvercin ve torbalı at
gravürlerinin hatırasını anlattığı kitapçıkta Orhan Peker'in hastalığının son
dönemlerinde Mustafa Pilevneli'nin Tatbiki'deki (Akademi'deki) atölyesini
ziyareti sırasında hazırladığı, fakat bozulan sağlığı nedeniyle basamadığı 2
baskı kalıbından, Peker'in ölümünden sonra sınırlı sayıda baskı yapılarak
sanatçı dostlar arasında pay edilirken kendi payına da düştüğünden bahsediyor
ve bu kalıpların daha sonra imha edildiğini anlatarak hüzünlü bir anıya ortak
ediyordu bizleri.
Özgün baskı sürprizlerle dolu bir tekniktir. Sanatçının kalıbı oyarken
tasarladığı resim ile renklendirilmiş kalıbın kağıt üzerindeki baskısı
arasında mutlak farklılıklar doğacak, bu da heyecanlı bir bekleyişe neden
olacaktır. Ekim ayına girdiğimiz şu günlerde posta kutumu ardarda gelen sergi
davetiyeleri doldurmakta. Bakalım yeni sanat sezonu bizleri hangi renkli
sürprizlerle karşılayacak ve hangi düşlere sürükleyecek; bunu zaman
gösterecek. Sergilerde buluşmak, karşılaşmak dileğiyle... Unutmayın,
"Her resim birileriyle konuşmak ister, ama yalnızca ona seslenirseniz
konuşur."
Alaattin Bender
www.alaattinbender.com
Kaynak resimler: IMOGA
|
Alaattin
BENDER
Ustaların İzinde...
|
|