20 Şubat 2026

İstanbul'u Dinliyorum, Gözlerim Kapalı

Alaattin Bender Makale Görseli: İstanbul'u Dinliyorum, Gözlerim Kapalı

 'İSTANBUL'U DİNLİYORUM, GÖZLERİM KAPALI'

Urumeli hisarına oturmuş; 

“İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul'u dinliyorum.”

diyerek anlatmıştı bu büyülü şehri Orhan Veli Kanık.  Ben de ilk kez 70’li yılların ortalarında, çocukluk çağında tanışmıştım bu İstanbul şehriyle. Bir iki günlük bir iş gezisiydi bizimkisi. Rahmetli babam ‘Ömer Usta’nın yanına katılmış, o zamanın yegane otoları olan “Renault 12”ler için tamirhaneye yedek parça temin etmeye gitmiştik. Kimbilir, bizim gibi daha kaç kişi kalkıp gelmişti Anadolu’nun dört bir yanından. O yıllarda 50’li, 60’lı yılların Amerikan arabalarından bozma, uzun burunlu, çam yarması dolmuşlar müşteri kovalıyordu İstanbul sokaklarında. Dantel, dantel dizilmiş, insana ‘seke sek’ oynattıran arnavut kaldırımlarıyla örülü İstanbul sokaklarına denizin nemli kokusu ve sabahın sisi çöküyordu. Yıllar sonra, yurt dışına çıkmak için Mart ortasında İstanbul’a gittiğimde, beyaz tenli bir vapurla karşı kıyıya geçerken güvertede nem ile rüzgarın nasıl da biraraya gelerek iliklerimi dondurduğunu unutmam ne mümkün. Sonrasında da, daha bir sık gider oldum İstanbul’a. Havalimanından şehre inmek için sahil yolundan geçerken ‘Ahırkapı’ açıklarında sabırsızlıkla bekleşen renk renk, dizi dizi, boy boy gemileri izler, onlara hep gıpta ederim. Dört günlük masalsı bir İstanbul seyahatimizde Boğaz’ı bir baştan bir sona araba ile geçmiş, kıyı boyunca nazlı nazlı salınan bu gemilerle adeta yarışa tutuşmuştuk; bazen birbirimizi kaybediyor, sonra tekrar kavuşuyor, daha bir yaklaşıyor, adeta iki sevgili gibi birbirimizden ayrılamıyorduk. Derken, Avrupa yakasındaki, Marmara’nın Karadeniz ile buluştuğu nokta olan Fener köyüne dek sürdü bu kovalamaca. Ardından, gün kararmış, ayrılık vakti gelmişti. Biz de, hemen oracıktaki balıkçı lokantasında kadehimizi bu nazlı şilebe kaldırarak, bir anlamda vedalaşıyorduk.  Bir başka gün, yandan çarklı ada vapuruna atlamak ne büyük bir keyif. Geride bıraktığımız dalgalarla, yunus misali peşimizi bırakmayan, susamlı simitlerimizi gagalayan martılarla yarışa tutuşmuş gibi ada vapuru. Sonrasında, en büyük keyfim faytonlar. Bir yandan çın çın çıngıraklarıyla bezenmiş, mavi boncuklarla, rengarenk püsküllerle süslenmiş, yeleleri rüzgarla havalanan bu fayton atlarının koşarken çıkardığı sessizliği delen ritmik sesleri dinlerken, öte yandan göz kamaştıran manzarayı belleklerimize kazımak ne muhteşemdi. Şairin dediği gibi: “Hava bedava, bulut bedava…” Haydarpaşa garına yanaşmakta olan trenin düdüğü oradan geçmekte olan vapur çığlığına karışıyor. Yolcular iniyor, yolcular biniyor. İnsanlar bekliyor, insanlar koşuyor, kimisi de oturmuş hayal kuruyor. Kimi Galata köprüsüne yaslanmış, oltasının ucunda şansını arıyor. Kimbilir, belki de birazdan üşüşüverir balıklar. Tarih kokuyor yedi tepeli bu şehir. Zamana meydan okuyor. Uzun mu uzun sütunlar, oylum oylum işlenmiş taşlar size yukarıdan bakıyor. Gökyüzüne çengel atmış camiler, hanlar, hamamlar hepsi sizi selamlıyor. Çamlıca’dan, seyirlik tepelerden, direkler arasına gerilmiş Boğaz köprüsünün üzerinden İstanbul’u izlemek, Hezarfen Çelebi gibi İstanbul’u kanatlarınızın altında hissetmek çocuksu bir keyif. Karnınız mı acıktı? Sultanahmet köftecisi, Şampiyon kokoreçcisi ne güne duruyor. Akşam bir iki kadeh içmek, biraz demlenmek mi istediniz. Buyurun Nevizade sokağına. Sergi mi gezmek istediniz? YKB Kazım Taşkent başta olmak üzere bütün Beyoğlu galerileri emrinizde. “Camekanlar bedava” değil mi? Dilerseniz içeri girmeden de sergiye göz atmanız mümkün. İstanbul Modern, Pera, Sabancı Müzesi ve daha niceleri. Picasso sergisi, Orhan Peker sergisi... Sanat kokuyor bu şehir, sanat. Ressamlarımız oracıkta, yazarlarımız, şairlerimiz, ‘star’larımız, müzisyenlerimiz... Zengini orada, fakiri orada. “İsporcusu, ihtiyarı, genci”; “simitçi, kahveci, gazozcu” orada. "İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı" diyen Şair'in tersine yumuk gözlerini ve yüreğini açmış sanki "İstanbul'u izliyorum" diye seslenmektedir Naile Akıncı. Naile Akıncı'nın Eyüp resimlerini izlediğimde TRT'de uzun yıllar önce yayınlanan "Safranbolu'da Zaman" isimli belgeseli hatırlarım. Belgesel diziye sinen zamanın sesi-sessizliği ve dinginliği Akıncı'nın İstanbul resimlerinde de gösterir kendini. Hep dışarıdadır gözü Sanatçı'nın. Kah Eyüp'te, kah Anadolu Kavağı'nda dalgalanır resimleri. Yollara vurmuştur kendisini. Bakırköy, Haliç, Ortaköy, Küçüksu, Tarabya, Bebek, İstinye, Emirgan ve Büyükada'da kimbilir kaç kez geçmiştir tuvalinin karşısına. Naile Akıncı, rahmetli Atilla İlhan’ın bir TV programında Fransız Kaptan ‘Cousteau’nun Türkiye'ye yerleşen kameramanının "İstanbul dışında dünyanın hiç bir şehri yok ki kadrajda ayrıca bir düzenleme gerektirmesin" sözünü haklı çıkarırcasına bu güzel şehrin heryerinin ayrı güzellikte bir kareye sahip olduğunu göstermiştir. Yine bir İstanbul seyahatinde önce Balat semtindeki eski İstanbul evlerini ziyaret ettim, ardından Eyüp yokuşunu tırmandım. Naile Akıncı'nın izini sürerek Eyüp semtindeki Pierre Loti'nin de zamanında sık sık ziyaret ettiği çay bahçesinde çayımı yudumlarken muhteşem Eyüp manzarasını izleme fırsatını buldum. Öyle ki, Akıncı pekçok kez bu kahvenin sağ köşesinde yerini almış ve kadrajını hemen her defasında Eyüp Camii merkezli yerleştirmiş ve zaman zaman da ‘Altın Boynuz’u ve Haliç Köprüsü’nü resmetmiştir. Öte yandan, Boğaz'ın uç noktalarından biri olan Anadolu Kavağı'na da gittim. İskele'nin sağından itibaren birbirlerine yaslanırcasına sıralanmış evleri, balıkçı motorlarını, ağlarını tamir eden balıkçıları da gördüm ve birkez daha Naile Akıncı'nın gözlem gücüne ve şehr-i İstanbul'a hayran kaldım. Turner’dan etkilenen çağdaşı Avni Arbaş da özellikle Boğaz’ın büyülü sis perdesini aralayan vapurları, şilepleri yüzdürmüştür resimlerinde. Muhsin Kut’un resimleri ise kah Haliç'te, kah Bakırköy'de, kah Samatya ve Kuzguncuk'ta dalgalanır. Boğaz'a çinekop akını olduğunda da Topkapı sarayı açıklarındaki balıkçıları resimlemiştir. ‘Bit Pazarı’ ve ‘Kapalıçarşı’ da onun resimlerinden almıştır nasiplerini. Kuzguncuk'taki evlerin kapılarını da aşındırmıştır. Ercan Gülen’in baskı resimlerinde ise Boğaz’ın iki yakasında mekik dokuyan ak tenli vapurlar kimi zaman Kızkulesi'nin önünden geçerek Salacak İskelesine, kimi zaman da Karaköy rıhtımından kalkıp Haydarpaşa İskelesine ulaşır. Ara Güler ise fotoğraflarında İstanbul’da hayatın izini sürer; Sirkeci'de, Eminönü'nde, Eyüp'te, Haliç'te, Zeyrek'te; "trende, vapurda, otobüste" ‘şehirlerin Şehri'ni’ - İstanbul'u anlatır bize. Hikmet Onat, Namık İsmail, Vecih Bereketoğlu, Hulusi Mercan başta olmak üzere ismini sayamadığım pek çok eski kuşak ressam da tuvallerinde yer vermiştir İstanbul’a.

Hatıralarla yoğrulmuş, imparatorluklar yıkmış, imparatorluklar kurmuş, her daim göz önünde ve gündemde kalmayı başarmış, geçmiş ile gelecek arasında, Asya ileAvrupa arasında köprü olmuş bir şehir İstanbul. Belki, artık “taşı toprağı altın” olmasa da hala sanatın, ticaretin merkezi İstanbul. Başka türlü bir şehir bu şehir. Uzun bir yazın ardından yepyeni sergilerle, büyülü renklerle, bambaşka dünyalarla tanışmak için sabırsızlanıyorum. Resimleri bütünleyen yazılarda ve birbirinden güzel sergilerde tekrar buluşmak dileğiyle...  

Alaattin Bender
www.alaattinbender.com

← Tüm Yazılar Paylaşılmak İçin...