Nuri Abaç - Bana Bir Masal Anlat Baba
“Masalın bittiği yerde hayat başlar” diye bitiriyordu cümlesini Murathan Mungan. Çocuklarsa masalların hiç bitmemesini istiyorlardı. Çünkü hayatı yaşamak için henüz vakit erkendi. Üstelik masallar sayesinde kanatlanıp uçabilmiş, gökyüzünden sarkan bir ipe tırmanarak aya, güneşe ve dahi yıldızlara tutunabilmiştik. Annelerimizden, dedelerimizden ve dahi babalarımızdan dinlemiştik o güzelim masalları: ‘Külkedisi’, ‘Pamuk Prenses’, ‘Limon Kız’ ve daha nicelerini. “Bana
bir masal anlat baba Öylece bırakıp gitti bizi. Oysa ne kadar da alışmıştık masallara. Hele hele onun o rengarenk masallarına. Mersin ‘Akkahve’den dostu, arkadaşı İlyas Halil’in deyimiyle “Nuri renk çalar, boya toplardı.” Sonra da bunlardan masalsı resimler yapardı. Sanırım tanıdınız bu hiç büyümeyen, hep çocuk kalan baba Nuri’yi. Artık, oyun bitmiş, perde kapanmıştı. Nuri Abaç yoktu artık. Masalsı resimleri öksüz kalmıştı. Nuri Abaç’ın en büyük özelliği hayal peşinde koşmasıdır 5 Mart akşamı Helikon Sanat Galerisinde Ekrem Kahraman resim sergisinin açılışındayım. Serginin öneminin farkındaydım. Öte yandan birkaç sergidir galeriye uğrayamadığım için sevgili hocamız Turan Erol’a mahçup olmuştum. O gün galeri hiç olmadığı kadar kalabalıktı. Başta İbrahim Çiftçioğlu olmak üzere Ekrem Kahraman’ın İstanbul’dan pek çok sanatçı dostu adeta Ankara’ya çıkarma yapmıştı. Özellikle, İbrahim Çiftçioğlu’nun nüktelerle dolu açılış konuşması hem gülümsetiyor, hem de derin derin düşündürüyordu. Çiftçioğlu iyi bir ressam olduğunu çoktan kanıtlamıştı. Ama iyi bir hatipti de aynı zamanda. İlerleyen yaşına rağmen Abaçlarla aynı kuşaktan Lütfü Günay da açılışa gelmişti. “Sanatçının (Ekrem Kahraman’ı kastederek) aynı konuları tekrar etmesi sizi rahatsız ediyor mu?” sorusuna ‘hayır’ cevabını verdikten ve gerekli açıklamayı yaptıktan sonra ben de ona ‘Nuri Abaç hakkında ne düşünürsünüz’ diye sordum. Yanıt kısa, ama özlü sözlerle geldi: “Nuri Abaç’ın en büyük özelliği hayal peşinde koşmasıdır. Onun resimleri tıpkı kendisi gibi mutluluk timsalidir.” Nuri
Abaç’ın resimlerini incelemeden önce sanatçının yaşam öyküsündeki mihenk
taşlarını tesbit etmekte yarar var. Bir kere deniz çocuğudur Abaç. İstanbul’da doğmuş, Mersin’de
büyümüştür. Denize sevdalanmışt Liseden sonra İstanbul’a giderek Akademi’nin resim bölümüne kaydolur. Ancak, ev halkının baskıları sonucu ikinci yıl Akademi’nin mimari bölümüne geçiş yapmak zorunda kalır. Yine de her fırsatta aynı kattaki resim bölümünün derslerini takip etmekten geri durmaz. 1961 yılından emekli oluncaya dek Ankara’da mimar olarak önce kendi bürosunda, sonra da kamuda görev yapar. Fakat, resim yakasını birtürlü bırakmaz. Bürosuna dahi ‘Renk Mimarlık’ ismini verir. Birgün eşi Suna Abaç’a Paris’e gitmek istediğini söyler. 9 ay Paris’te resim solur. Dönüşünde, resme daha geniş zaman ayırabilmek için bürosunu devrederek kamuda göreve başlar. Artık, Karagöz’ün gölgesi üzerine düşmüştür bir kereBir Japon resmi, bir Meksika resmi, bir Afrika resmi gibi özgün bir ‘Türk resmi’nin peşine düşer. Uzun ve zahmetli bir yolculuğa çıktığının farkındadır. İşe bu topraklarda yeşermiş sanat ürünlerini incelemekle başlar. Ankara’da, eski adıyla ‘Hitit’, şimdiki adıyla Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sık sık Hitit, Osmanlı ve Selçuklu sanatlarını inceler. Minyatür üzerine öyle derin araştırmalara girişir ki, kendisini ‘minyatür doktoru’ olarak adlandırmaktan geri durmaz. Abaç bir söyleşisinde "Bedri Rahmi Eyüboğlu benim yakın arkadaşımdı. Onun düşünceleri ve felsefesi beni etkilemiştir. Onun resimlerini bıraktığı yerden devam ettirmek istiyorum. O geleneksel el sanatlarımız olan halıdan, kilimden, yazmadan yola çıkmıştır. Ben de minyatürlerden” diyerek minyatür sanatına olan tutkusunu anlatır. Sonra, bir gün ‘Karagöz’ü keşfeder. Hayatındaki ikinci ve en önemli dönüm noktasıdır bu keşif. Artık, Karagöz’ün gölgesi üzerine düşmüştür bir kere. İlk dönem resimlerinde mitoloji çıkışlı gerçeküstü tasvirlere bürünmüş fantastik figürleri ve yaratıkları resmederken, artık Karagöz perdeden inmiş ve ‘Hayali’ Nuri Abaç sayesinde tuvalin üzerinde gezinmeye, türlü türlü oyunlar oynamaya başlamıştır. Gerçekte Karagöz oynatıcılarına verilen ‘hayalbaz’ anlamındaki ‘Hayali’ adının Nuri Abaç’a yakışacağını düşündüm. Karagöz başta olmak üzere, Hacivat, Beberuhi ve Zenne gibi tüm figürler yay şeklinde çekilmiş iri kömür gözleriyle sanki konuşurlar. Deve derisi üzerine kök boyalarla hazırlanan Karagöz figürlerindeki pastel renkler ile derinin kılcal dokusu Abaç’ın tuvaline de yansımış ve kendine özgü bir resim dokusu yakalamıştır. Abaç’ın resimlerinde bir üçüncü boyut bulamazsınız. Resimleri minyatür sanatına nazire yaparcasına düzlemseldir. Mimarinin olmazsa olmazlarından perspektiften de yoksundur resmi. Yine Türk tezyini sanatlarındaki gibi başta lale olmak üzere çeşit çeşit çiçek desenleri ve oryantalist çizgiler ile dekoratif bezemeler, simetri ve tekrarlar resmini öylece çevreler. Demek ki keramet şövalede değilmiş Bir
Cumartesi günü sanatçının eşi Suna hanım ile oğlu Celal Abaç görüşme talebimi
büyük bir nezaketle karşı Figürler, ‘Hacivat ile Karagöz’deki gibi hep ‘yan bakar’larŞimdi
dilerseniz, gelin, Nuri Abaç’ın resimlerini yorumlamaya çalışalım. Abaç’ın
resimleri sanki boşlukta asılı gibidir. Yer nerede Gemilerin, vapurların, balıkçı motorlarının peşisıra koşmuş, İstanbul’dan Bodrum’a, Bartın’dan Keban’a kadar uzanmış, yorulduğunda bir kafede veya bir restoranda soluklanmış, neşelenmek için gün olmuş saz alemine gün olmuş bir düğüne konuk olmuş, özgürlüğü hissetmek için bazen bir balona, bazen bir zepline binmiş, bazen de bir uçağın kanatlarına tutunmuştur. Kimi zaman da kanatlı bir atın sırtında göğe yükselmiştir. Tıpkı, şimdi yaptığı gibi! Ördekli uçak, iki balonlu gemi, at başlı gemi, beyaz kuğulu gemi gibi fantastik taşıtlar keşfederek düşlerinin perdesini aralamayı da ihmal etmemiştir. Güvercinler, kediler, balıklar ve beyazlı-siyahlı, yeşilli-kırmızılı renk renk kuğular narin narin süzülür durur resminde Abaç’ın. Acaba ‘Kuğulu Park’ın evine olan yakınlığı mıdır bunca kuğuyu resmine taşıması? Suna Abaç ile konuşurken bu sorumun da cevabını öğreniyorum. Abaç sık sık Kuğulu Park’a gider ve kuğuların eskizlerini çizermiş. Rahmetli Cihat Burak’ı düşününce mimar çıkışlı ressamların vazgeçemedikleri bir özelliği olarak düşündüğüm çizgiye de dört elle sarılmıştır Abaç. Bir mimar edasıyla ‘kılı kırk yararak’ inşa ettiği resminden geometrik biçimler ve çizgiler eksik olmadığı gibi, laleler ve sarmaşıklar da resmini süslemekten geri durmaz. Taşıtların tekerlerinde olsun, denizin dalgasında ya da kuşların kanatlarında bezeme sanatında kullanılan çizgilerden ve simetrik tekrarlardan asla vazgeçmez. Eleştirmen Önder Şenyapılı “Abaç’ın resimlerindeki mimari ‘denge’, bir kemeri ayakta tutan ‘kilit taşı’ gibidir” diyerek Abaç resminin kurgusunun ne denli sağlam temellere dayandığını vurgular. Coşkunun yanısıra müzik ve eğlence de hiç eksik olmaz Abaç resminden. Sazlar mı çalınmaz bahçelerde! Kemandan viyolonsele, saksafondan klarnete, tefden davula, zurnaya varıncaya dek, tıpkı resimlerinde olduğu gibi bir çokseslilik hakimdir. Resmin içinde müziğe karşı bunca duyarlılık ‘acaba 1954’lerden - ‘Akkahve’ yıllarından gelen bir dışavurum mu’ diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Derken, Abaç’ın Mersindeki ilk gençlik yıllarından arkadaşı öykü yazarı İlyas Halil imdadıma yetişiyor ve o günlere - ‘Akkahve’ yıllarına atıf yaparak “Nuri’nin çaldığı renkleri, Haşmet’in* parklardan topladığı boyaları buldum terasta. Celal Çumralı’nın şiirden yarattığı kız aralarındaydı. Kodallı’nın eline alıp çaldığı saz deniz yakındı” diyerek soludukları kültür-sanat havasının yoğunluğunu anlatıyordu bir yazısında. Ve devam ediyordu: “Nevit kıyıların sesini, kumların, çakıl taşlarının hışırtısını kucaklamış denizi saz gibi çalıyordu. Kuşlar bulutlar dansediyordu mavilerin içinde.” Evet, sonraları besteci, kompozitör olarak ün salacak Nevit Kodallı idi İlyas Halil’in bize ünlediği kişi. Kimbilir, belki de Kodallı’nın tılsımlı tınısıydı yıllar sonra Abaç’ın resmine yansıyan. ‘Boşuna arama’ diyordu. ‘Renklerden sarhoş kimse kalmadı’ Aradan yıllar geçmiş, dün yerini bugüne bırakmıştı. İlyas Halil ‘eskidendi, çok eskiden’ dedirtircesine anlatıyordu ‘Temmuz Çakıl Taşları’ adlı öyküsünde: “2004 yazı Mersin’deyim. Şiirin, renklerin içinde miyim diye bakıyorum. Parklardan renk, koku çaldığımız yılları arıyorum. Aradan elli yılın geçtiğine inanmak güç. 1954 yağmurları yağmıyordu artık geçtiğimiz sokaklara. Pencerelerde bildiğim yüzleri aradım. Petunya saksıları boştu. 1956 denizini aradım. Nereye gittiğini bilen yoktu. Elimle boyadığım denizi alıp götürmüşlerdi. Belediye memurları çöplüğe atmış olmalı. Ellerimde hala o günün mavi lekesi duruyordu. Nuri Abaç Ankara’dan haber salmıştı.. ‘Boşuna arama’ diyordu. ‘Renklerden sarhoş kimse kalmadı. Nevin’in saçını dağıtacak rüzgarı bulamıyacaksın. Renkler, kokular göçtü’ dedi.” Renkler, kokular göçmüştü ya bir kere. Belli ki, küsmüştü Nuri Abaç. Renklerin boyamadığı, kokuların sinmediği bir dünya, artık eski dünya değildi. Bugün, umarsızca dünü iteklemiş, ona sırt çevirmişti. ‘Ayrılık vakti geldi’ diye düşünmüştü Nuri Abaç. O da renkler, kokular gibi göçtü aramızdan. Ama resimlerini bıraktı bize. Mutluluğunu, umutlarını, coşkusunu bıraktı bugüne. Kimbilir, ‘gün olur, belki ararsınız’ diye... Nuri Abaç ile sağlığında tanışma fırsatı bulamamıştım. Belli ki, ben de dünün değerini kavrayamamışım! Ama şimdi farkındayım. Hadi ben kavrayamadım, diyelim; peki ya medya? Bırakın ‘kültür-sanat’ köşelerini, tam sayfa yazsalar dahi sığdırabilirler mi onun tomur tomur açan, renk kokan engin dünyasını. Umarım, bu yazımla bir nebze olsun affettirebilirim kendimi Nuri Usta’ya. Her ne kadar sürç-i lisan ettim ise affola... Gözleri hiç kapanmayacak Nuri Abaç Usta’ya saygılarımla. Alaattin Bender Not: Bana evlerinin ve sanatçımızın atölyesinin kapılarını aralayarak, acılı günlerinde zaman ayırmak nezaketini ve metanetini gösteren Sn. Suna Abaç ile Sn. Celal Abaç’a sabır dilerken sonsuz şükranlarımı sunar, sanatçımıza da tanrıdan rahmet dilerim. Haşmet *: Haşmet Akal (1915-1963) isimli ‘Yeniler’ Grubu içerisinde yer almış ünlü bir ressamımız.
|
ır bir kere. Onca gemiyi, bunca vapuru ve nice balıkçı
motorlarını evirip, çevirip boyaması ondandır. Babası eski bir tiyatrocu olup
Muammer Karaca’nın da arkadaşıdır. Çocukluğundan beri resme ilgisi olan Abaç,
kardeşi ile birlikte babasının sahnelediği birkaç oyunun dekorunu dahi
boyamıştır. Öte yandan akrabaları ressam Kemal Zeren Büyükada’dan Mersin’e
geldikçe Abaçlarda kalır ve genç Nuri’ye resim dersleri verirmiş. Ve bir
keresinde, İstanbul’a dönüşünde bütün resim malzemesini Nuri Abaç’a bırakmış.
Sanatçı bu konuda “Ben
birdenbire büyük bir hazineye kavuşmuştum. İşte bu hazine benim resim
konusunda yolumu çizen en büyük unsur olmuştur” diyerek
hayatındaki bu dönüm noktasının altını çizer.
layarak beni evlerine kabul ettiler. Salondaki kütüphanede
‘Palasar’ın iki ciltlik Türk resim tarihini anlatan kitabına gözüm ilişiyor.
Duvarda, sanatçının klasik döneminde yaptığı resimlerinden ikisini görmek
mümkün. Yanıbaşında biri büyük, diğerleri daha küçük ebatlarda Karagöz
resimleri asılı. Uzun koridordan geçerken başımı hafifçe öne eğerek Abaç’ın
resimlerini selamlıyorum. Birara fantastik figürlerin ve yaratıkların olduğu
resimlere takılıyor gözüm. Suna Abaç ekliyor: “Nuri Akademi’de öğrenci iken
bir kadının tramvayın altında kalışına tanık oluyor. Bu olay, onu öylesine
etkiliyor ki, bir dönem adeta üzerine ‘karabasan’ çöküyor.” ‘Sırat köprüsü’,
‘Yedi Uyurlar’ gibi endişe ve korku yaratan fantastik resimler o dönemin
eserleri olsa gerek. Sonrasında bu resimler boya tekniği fazla değişmeksizin
‘Yaralı Savaşçı’, ‘Bereket Tanrıçası Kibele’, ‘Hitit’li Kutsal Bakire’ ve
‘Selçuk Kartalı’ gibi mitolojik figürlere dönüşmüş. Zihnim karmakarışık
olmuşken, birden iç içe açılan iki odadan oluşan sanatçının atölyesine
geçiyoruz. Masanın üzerinde çeşit çeşit resim solüsyonları ile üzerinde boya,
kurumaya yüz tutmuş boy boy fırçalar ve bir ‘Pebeo’ yağlıboya tüpü. Masanın
köşesinde Önder Aydın imzalı Nuri Abaç portresi. Birden sanatçının şövalesine hayretle
takılıyor gözüm. O devasa, büyüleyici resimlerin bu mütevazi şövaleden
çıktığına inanmanın güçlüğüyle mırıldanıyorum: ‘Demek ki keramet şövalede
değilmiş!’ Nuri Abaç’ın genç sanatçılara verdiği karşılıksız destekten konu
açılınca söz ressam Ahmet Yeşil’e geliyor. Suna Hanım, Abaç’ın Ahmet Yeşil’in
ilk resimlerini gördüğünde klasik manzara resimlerini bir kenara bırakmasını
ve yaptığı ‘ip’li resimlere sımsıkı sarılmasını salık verdiğini anlatıyor.
Ahmet Yeşil, Suna hanıma taziyesini iletirken “ben babamı kaybettim” diyerek
üzüntüsünü dile getirmiş.
başlar, gök nerede biter, belli değildir. İnsan başta
olmak üzere hertürlü canlı varlık resmin birer figüranıdır. Ortaya serilmiş
mindere benzer bir zeminin üzerinde sanki bir oyun - ‘ortaoyunu’ oynanır
gibidir. Abaç, oyunun kurgusunu sürekli değiştirdiği gibi zamana uydurmakta
da direnmez. Anlatımın yalınlığına rağmen figürler hep bir devinim
halindedir. ‘Boğaz gemisi’ gibi en hareketsiz resimlerinde dahi insanlar
kamaralardaki pencerelerden o kocaman, o kara gözleriyle bakışmayı ihmal
etmezler. Neredeyse tüm resimlerinde ‘Karagöz’ün Konağı’ndakine benzer göz
göz pencerelerden, odalardan yay gözlü figürler profilden gözlerini
dikmişlerdir. Figürler, geleneksel gölge oyunu ‘Hacivat ile Karagöz’deki gibi
hep ‘yan bakar’lar.
Bir Abaç resmi bulamazsınız ki, figürler karşıdan size baksın. Onlar, sanki
sizden habersiz kendi oyunlarını oynamakta, kendi masallarını
yaşamaktadırlar. Ama bunlar masal gibi görünse de, yaşamın kendisi kadar
gerçektir. 