|
BU KALP SENİ UNUTUR
MU
Nuri İYEM'in Ardından...
|
Nuri İyem yüzlerle, çehrelerle sarmalıyor
insanı önce. Sonra gözler. O gözler ki asla ve asla yalan söylemezler. Annesi
küçük kızıma emin olamadığı zaman "konuşurken gözlerime bakarak
söyle" derdi. Kızım da yalan söylemişse "pis gözler" diye
karşılık vererek söylediği masum yalanı açığa vururdu. Dilerseniz, İyem'in
portrelerindeki "göz"lerin hikayesini kendisinden dinleyelim: "...Annem yaşlı bir kadındı.
Son çocuğuyum ben. Ablam bana baktı. O kadar ki, ben annemi pek sevmezdim
açıkcası. Ama ablama bayılırdım. Beni dayaktan, her türlü fırtınadan
korurdu... Korkunç şekilde seviyordum onu, her zaman onun peşindeydim... Anne
diye bağırmazdım, abla diye bağırırdım... Uyandığım zaman bir bakardım,
gözleri üstümde... Ondokuz yaşında evlendi, ilk çocuğunu doğururken de öldü.
Ve bir suçluluk duygusu var bende şimdi. Sanki ben ablamı kurtarabilirdim.
Buna benzer tuhaf şeyler yaşadım ben. Resimle uğraşmaya başladığımda hep bir
kadın vardı. İlk zamanlar çok kötü şeyler yapıyordum. Giderek bu kadın
portresi gelişti bende. Sonunda... "göz" benim tablolarıma giriş
için bir anahtar olmaya başladı." Bakışlar, kayan gözler,
mahzun bakışlar. Ne diyor bir resminde Nuri İyem: "Aşar gider/Bir
gözleri sürmeli/Gecekondu güzeli."
Ve
yavuklular; sevgi dolu, saygı dolu, yürek dolu. Gözleri ışıl ışıl parlayan.
Bakışlarda hep bir incelik, bir zerafet. Ya "Mavro Memet ile Menekşe"nin
aşkına ne demeli. Resmin arka planında laz takaları geçmekte, Memet ise
ağlarını tamir etmekte, lakin aklı fikri Menekşe'de; yavuklusu ise belli ki
onu düşünmekte. Yine sevdalı bir kız sevdiğinden mektup almış, mektubunu
bağrına basmış, belli ki onun sıcaklığını yüreğinde hissetmekte. Sevdiği ona
seslenmekte: "Selvi Boylum, Al Yazmalım" diye. Güvercin uçuran
kızların coşkusu, umudu, düşleri dile geliyor İyem'in resimlerinde. İyem'in
kadınlarının ağzını bıçak açmıyor. Hepsi suskun, gerçekte sadece gözleriyle
ve bakışlarıyla konuşuyorlar. Sadece ve sadece haykırmak, acılarını,
ağıtlarını dışa vurmak için ağızlarını açıyorlar.
Ve göçerler; umudun peşinde koşan. Sırtlarında heybeleri, heybelerinde
bebeleri, kağnılarında yükleri, yürümekteler köyden kente. Sırtlarında
hayatın yükü, yorgun ve biraz ürkek. Biraz ötelerinde bir otobüs sanki onlara
nazire edercesine. Ve inmişler kente… Herbiri yeditepeli şehrin bir
köşesinde, başlarını sokacak iki göz evlerini inşa etmekte. Akşam olup
karanlık basınca siyaha yaklaşan karalara boyanmış tepelere, kayalara
serpiştirilmiş gecekondularına dönmekteler. Yollar uzaklara uzayan, uzadıkça
da kollara ayrılan, ayrıldıkça da yitip giden uçsuz bucaksız yollar. Yollarda
yitip giden insanlar, siluetler; tezgahını, tablasını yokuş yukarı süren,
evine ulaşmaya çalışan seyy ar satıcılar.
Bunları okuyorum İyem'in resimlerinde. Sanatçının hemen her resminde
karşımıza çıkan, yılan gibi kıvrılan uçsuz, bucaksız yollar. Gerçekte
yolların başladığı yer de, bittiği yer de koca yürekli bu adamın kalbine
çıkmakta. İşçiler, emekçiler, grev gözcüleri. Sanki bir toplumun belleğini
gözler önüne serer gibi. Belli ki yaşamış, belli ki unutmamış, hatırlamış ve
hatırlatmakta. Toplumsal gerçekçiliği benimsemiş bir ressama da bu
yakışmakta.
Peyzajlara gelince. Acı turuncuların, yeşillerin, acı kahve tadındaki
renklerin, kirli morların hakim olduğu, yalnızlığı ve gizemi çağrıştıran rüya
alemindeki tasvirler. Gecenin ıssız karanlığında, ağaçların kuytusunda,
bulutların gölgelediği ayışığı altında tekbaşına tek katlı bir ev. Pencerede
bir ışık, bacada inceden inceye bir duman tütmekte. Çoğu zaman ıssız, nadiren
bir iki figür lekesi; sanki karanlıkta yitip gitmekteler gibi. Ahmet Haşim'in
karanlığa sevdasını hatırlatan türden hep bir karanlık, ama hep de ayışığı.
Ak ile karanın dengesini arar gibi; saklambaç oynar gibi. Ve göller,
ırmaklar, denizlerde yansıyan siluetler. Hepsi birer rüya tasviri gibi.
Otoportresi neredeyse yok denecek kadar az olan Nuri İyem'in sanatçı
portrelerinden ikisi özellikle dikkat çeker. İlki heykeltraş Şadi Çalık'ın
portresi. Uzun, ince yüzlü, kabarık saçlı, top sakallı üçgen formundaki,
filozof edalı, kaşlardan biri kalkmış hayli düşünceli bir adam. İkincisi
Bedri Rahmi Eyüboğlu. Geniş yüzü neredeyse tuval yüzeyini kaplamış, saçların
bir kısmı dışarda kalmış, s anki kedi edasıyla
biraz karikatürize edilmiş ifade yüklü birbaşka portre.
1915 doğumlu Nuri İyem 7 yaşında ablasını, 19 'unda babasını 38 yaşında ise
annesini kaybeder. Okul yıllarında aklı fikri resimdedir. 1937'de Güzel
Sanatlar Akademisi'nde Nazmi Ziya, Hikmet Onat, İbrahim Çallı ve Leopold Levy
atölyelerinde çalışarak birincilikle mezun olan İyem, "D" grubuna
tepki olarak başta Avni Arbaş ve arkadaşları ile birlikte Türk resim
tarihinde ilk kez toplumsal gerçekçi resmi savunan Yeniler Grubu'nu kurar.
Grubun ilk sergisi liman şehri İstanbul'u anlatan "Liman
Sergisi"dir. Mezuniyetten sonra Beyoğlu-Asmalımescit sokaktaki çatı
katındaki atölyesini birkaç arkadaşıyla paylaşır. Bu arada aralarında ünlü
ressam Ömer Uluç'un da bulunduğu "Tavanarası Ressamları" adıyla
anılan gruba resim dersleri verir. Sanatçı 1944 yılında Akademi'nin yüksek
bölümündeki diploma konkurunu "Nalbant" isimli resmiyle kazanmasına
rağmen yurtdışına eğitime gönderilmemiştir. Oktay Akbal 1980 tarihli
yazısında "Kimse
inanmaz; bir Nuri'dir gelmiş geçmiş Türk ressamları arasında Avrupa
görmeyen…Bugün adı ünlüye çıkmış Türk ressamlarımız, heykelcilerimiz Paris
kaldırımlarında birkaç yıl dolaşmışlardır. Müzeleri, kahveleri tatmışlardır.
Bir Nuri İyem'le eşidir Paris'i bilmeyen, görmeyen, bilmek için de aşırı
tutkusu olmayan… Tanpınar'ın o dediği yapıtları, müzeleri yakından görmedi.
Demek ille de görmek, gezmek değil sanatçıyı büyük ve önemli kılan; kendi iç
zenginliği, aydınlığı içindeki o mücevher." diyerek İyem'in
sanat gücünü övmektedir. Ahmet Hamdi Tanpınar Hoca ise Nuri İyem'i bir "yaratılış mucizesi"
olarak tanımlamaktadır.
Kısa
bir dönem soyut resim de yapan İyem, resimde içeriğin önemini şu şözlerle
vurgulamıştı: "Bir
şeyi çizerken bir yandan yargılarım. Her resimde biçim sorununu öne alıyorum.
Hiç bir zaman biçimsel ilişkilerden yola çıkarak bir resmi bitirmedim.
Mutlaka içeriği vardır." İyem, resimlerinde yüreğinin sesini
dinlemeyi ihmal etmemiştir. Adeta ruhunu, boyadığı resimleriyle
özdeşleştirmiştir. Sanatçı resimde seyirciyi çok önemsemiş, evlerdeki ve
işyerlerindeki duvarlara resim ve diğer sanat eseri koymanın ne denli zarif
bir mutluluk kaynağı olduğunu halka anlatmayı kendi adına başarabilmiştir.
Nuri İyem'in sanat yaşamında vazgeçmediği iki ilkeden birincisi hertürlü
zorluğa göğüs gererek ekmeğini resim yaparak sanatıyla kazanmak, diğeri Türk
resminin kendi öz kaynaklarından beslenmesi zorunluluğunu kitlelere anlatmak.
Bunu yaparken hiçbir zaman kolayı seçerek resmini folklorik öğelerle
bezememiştir. Aydın olmanın sorumluluğunu herdaim hatırlayarak toplumsal
gerçekçi resimler yaparken dahi insan gerçeğini, duyguları, sevdaları hiç
ihmal etmemiştir.
Nuri İyem, 70 yıIlık sanat yaşamında 4 bine yakın tabloya imza atmıştır.
1956'da Venedik, 1957'de Sao Paulo Bienali'ne katılan İyem sağlığında belki
de bugüne kadarki en büyük retrospektif sergisine tanık olmuştur. 2001
yılında eski TÜYAP Tepebaşı Sergi Sarayı'nda açılan "Dünden Yarına Nuri
İyem" sergisinde sanatçının tam 1523 tablosu yer almış, sergideki tüm
eserler kayıt altına alınarak sertifikalandırılmıştı. Gelinine ait "Evin
Sanat Galerisi" tarafından hazırlanan Sanatçıya ilişkin yazı ve
resimlerin yer aldığı kapsamlı bir kitap ve CD Sanatçıyı onurlandırmıştı.
İyem'in kadınlarının ağzını bıçak açmıyor. Hepsi suskun, hepsi ağlamaklı.
Resimleri "Babalar Günü"nde "Baba"sız kaldı. "Bu
kalp seni unutur mu" Nuri Hoca. Nuri İyem'e saygılarımla.
Alaattin Bender
www.alaattinbender.com
|
Alaattin
BENDER
Ustaların İzinde...
|
|