|
'YÜZ
YÜZE - GÖZ GÖZE'
|
|
OTOPORTRE
|
Empresyonizm
(İzlenimcilik) ve Ekspresyonizm (Dışavurumculuk). Sanat tarihinine damgasını
vurmuş iki büyük akım. Doğayı izlemekten, taklit etmekten sıkılan ressam,
insan benliğinin sahip olduğu sırları keşfe çıkmıştır. Duyguların ve iç
dünyanın ön plana çıkarıldığı Ekspresyonizm'in temel öğesi figürden hareketle
'portre'dir. Mantığın ve
duygunun izleri sadece ve sadece insan yüzüne yansır. Kimi zaman, bu izler
doğal bir şekilde yansırken, kimi zaman da insan adeta tiyatronun sembolü
olan maskelerden takınarak gerçek yüzünü saklamaya çalışır. Ancak,
unutulmamalıdır ki "gözler kalbin aynasıdır."
Başlangıçta krallar, hükmedenler, zamanın ünlü ressamlarına portrelerini
sipariş etmiş, böylelikle saray ressamları türemiştir. Teba toplumundan birey
toplumuna geçişle birlikte bu kez de ünlü, zengin ve popüler şahsiyetler
yaşamın faniliğinden hareketle ve bir "iz" bırakabilmek,
suretlerini olsun yaşatabilmek kaygısıyla tuvalin karşısında yerlerini
almışlardır. Yine bu dönemden başlayarak sanatçı etkilendiği, ilgi duyduğu
yüzleri resmetmeye, sanatının ve duygularının izlerini bu portrelere
yansıtmaya başlamıştır. "Da Vinci'nin Şifresi"ne de konu olan
Leonardo'nun 'Mona Lisa'sı ('La Joconde') saflık, zerafet, belli belirsiz bir
gülümseme ile etkileyici, düşündürücü ve yanıltıcı şekilde şifreli
("enigmatic") bir bakışı da beraberinde barındıran dünyaca ünlü
gizemli bir portredir.
Portre örneklerini resim sanatının yanısıra fotoğrafta da görmek mümkündür.
Ara Güler '100 Yüz' adlı kitabında Türk Edebiyatının Yüzleri'ni ölümsüz
kılmıştır. Tam da bu noktada resim ile fotoğrafın farkı enikonu ortaya
çıkmaktadır. Bir "t" anında çekilen fotoğrafta 'görünenin
görünmeyen yüzü'nü yansıtmak hiç de kolay değildir. Çok özel çaba ve vizyon
gerektiren bu durumu ancak Ara Güler gibiler başarabilir. Bu konuda daha
şanslı olan resimde bu hem kolay, hem zordur. Sanatçı çizgi, renk, leke ve
benek gibi resmin enstrümanlarından faydalanmak suretiyle yaratıcılığının
sınırlarını zorlar. 'Vesikalık' benzetimden çok poz verenin kişiliğini, karakterini,
iç dünyasını ortaya koyan bir benzerlik arayışı içine girer. Karşılaştığı
insanların yüzlerini resmeden sanatçı, kimi zaman da başka başka yüzlerde
kendi ifadesini, kendi yansımasını bulur; tıpkı berrak bir suda kendini izler
gibi. Orhan Peker, figür resimlerinde, çocuk yüzlerine kendi gözlerinden
yansıyan hüznü iliştirmiştir. Portrenin hakkını verebilmek için fiziki
benzerlikten çok daha önemlisi o kişiyi, o yüzü yakından tanımaktır. Aksi
takdirde resim, yavan, cansız bir portreden öte gitmez. Bir Aşık Veysel
portresi, Narmanlı Han'dan yansıyan bir Aliye Berger portresi Onlar'ı
Onlar'ın anlatamayacağı kadar iyi anlatır. Çünkü Onlar Peker'in yakından
tanıdığı dostlarıdır. Sırasında 'berberlerin berber koltuğuna oturması' gibi
ressamın modeli
yine bir ressam da olabilir. Bu noktada, sanatçı Andre Derrain'in resimlediği
Henri Matisse portresi ile Cemal Tollu'nun resmettiği Eşref Üren portrelerini
iyi birer örnek olarak sıralayabiliriz.
Zamanla nasıl değişiyor
insan
Modelinden ayrılan, odasına kapanan, kendisi ile baş başa kalan ressam,
yalnızlığını unutmak istercesine aynanın karşısına geçer ve kendisine,
ruhunun derinliklerine seslenir; kendisi ile 'gözgöze' gelir. Bunun
adı 'yüzleşme'dir. Kendi yüzünü sorgular, adeta kendisiyle
hesaplaşmak-yüzleşmek adına 'otoportre'sini* resmetmeye başlar. Van Gogh'un
kendi portreleriyle yüzleşmeye başlaması modele ödeyecek para bulamadığı
dönemlere rastlar. Bunun sonucu olarak, satın aldığı aynadan faydalanarak
otoportrelerini resmetmeye başlar; iki yıllık Paris döneminde 20 kadar
resmini yapar. Bu resim dizilerinden portrelerindeki renk ve stil
farklılıklarını okumak mümkün olur. Başlangıçta kullandığı ağırbaşlı renkler
sarı, kırmızı, yeşil ve mavilere dönüşürken fırça vuruşları da
Empresyonistlerin kesikli çizgilerine bürünür. Kız kardeşine yazdığı
mektupta, amacının aynı kişinin birbirinden çok farklı pek çok portresinin
yapılabileceğini göstermek olduğunu anlatır. Tam da bu noktada Cahit Sıtkı
Tarancı'nın "Otuz Beş Yaş" şiirinin Van Gogh ve 'otoportre'leri ile
özdeşleşeceğini düşünüyorum:
"Şakaklarıma kar mı
yağdı ne?
Benim mi Allahım bu
çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor
halkalar?
Neden böyle düşman
görünüyorsunuz;
Yıllar yılı dost bildiğim
aynalar?
Zamanla nasıl değişiyor
insan!
Hangi resmime baksam ben
değilim:
Nerde o günler, o şevk, o
heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben
değilim
Yalandır kaygısız olduğum
yalan."
"Tutkulu, coşkulu,
duygularına çabuk kapılan bir insanım ben" diyen Van Gogh birbirinden
özgün pek çok otoportresini resimlerken 'değişende değişmeyeni', kendi özünü
aramıştır. Gaugin ile kavga ettikten sonra kestiği kulağını bandajlar
bandajlamaz, bunun gerçek nedenini ararcasına yine kendisi ile yüzleşmek için
tuvalin başına geçmiştir. Bir tedirginlik, bir gerilim sinmiştir yüzüne.
Çok arayan, çok deneyen, cebinden kalemini, elinden fırçasını düşürmeyen,
parmakları her daim boyalı ressamımız Bedri Rahmi Eyüboğlu yaşamının her
döneminde sanki günlük tutarcasına kendi yüz motifini kağıtlara, yazmalara
resmetmeyi ihmal etmemiştir. Bir tür iç hesaplaşmaya girişerek resmettiği
otoportrelerine 'Bedros' adını vermiştir. Haşmetli Karadenizli burnu çenesine
değdi değecek, simsiyah, kıvır kıvır saçları önüne düştü düşecek, sanatçı
duyarlılığını yansıtan zeytin tanesi gözlerini dikti dikecek bu portrelerdeki
özgün yorumu usta işidir. Doludizgin didinen, delifişek, çakmak çakmak
parlayan uçarı mizaçlı sıcakkanlı bu adamın ruh halini otoportrelerine
bakarak da keşfetmek mümkündür. Nuri İyem ise önce yüzlerle, çehrelerle
sarmalamakta insanı. Sonra gözler. O gözler ki asla ve asla yalan
söylemezler. Kayan gözler, mahzun bakışlar. Türk resminde özellikle Anadolu
kadın portreleri ile öne çıkan özgün isim Nuri İyem'i de anmadan
geçemeyeceğim.
Asla hayallerimi
resimlemedim.
Aliye Berger'in aşkını gravür plakalarına kazıdığı gibi Frida Kahlo da sanki
acılarını kazımaya gelmiştir bu dünyaya. Kendisini sürrealist olarak
değerlendirenlere "Ben sürrealist bir ressam değilim. Asla hayallerimi
resimlemedim. Yalnızca kendi gerçeğimi resimledim" diyen Kahlo'nun
resimlerindeki imgelerin, duygu yoğunluğunun, fiziksel ve psikolojik acının
en yalın açıklaması, onun yaşam öyküsünde ifadesini bulur. Acı ve umut onun
resimlerinde iç içe geçmiştir. Altı yaşındayken geçirdiği çocuk felci
sonrasında bir bacağı özürlü kalmış ve kendisine 'Tahta Bacak Frida'
denmiştir. Bu yetmezmiş gibi 18 yaşında geçirdiği trafik kazası sonrasında
ölen yolcuların arasından bacağı ve omurgası kırılmış, omzu çıkmış şekilde
yaralı kurtulurken demir bir çubuk vücudunu delip geçmiştir. Artık,
kolu-kanadı kırılmış bir güvercin gibidir. Babası sara hastasıdır, annesinden
pek hazetmemektedir. Hani hepimizin bildiği bir halk türküsü vardır:
"Amman avcı vurma
beni
Ben yaralı aybalam
yaralıyam
Yaralıyam ben yaralı 
Avcı vurmuş aybalam
yaralıyam"
İşte, Kahlo da bir
resminde kendini oklarla vurulmuş bir ceylan olarak resimlemiştir. Onun için
bu dünya tehlikelerle, acılarla doludur, hep saklanmak, hep sakınmak
zorundadır kendisini. Ama buna rağmen de umudunu yitirmemeye, başını hep dik
tutmaya gayret etmiştir.
Başıma gelen en iyi şey
acı çekmeye alışmaya başlamam
Frida geçirdiği trafik kazası sonrasında acılarını bir nebze olsun
dindirebilmek amacıyla zaman zaman kendisini izlediği aynasından da
faydalanarak resim yapmaya başlamıştır. Çektiği acılar hiç dinmemekle
birlikte "Başıma gelen en iyi şey acı çekmeye alışmaya başlamam"
diyerek acılarını, ağrılarını kanıksar. Resimlerini göstermek için gittiği
Meksikalı ünlü ressam Diego Rivera ile tanışır ve 1929'da evlenir. Kahlo'nun
"Ben Diego, Evren Diego" diyerek yaşadığı tutkulu aşk zaman zaman
sekteye uğramış, gebelikleri düşükle sonuçlanmış; boşanmış, tekrar Diego ile
evlenmiştir. Rahatsızlıkları ve ağrılarının giderek artması sonucu 1954
yılında akciğerlerindeki damarların tıkanması sonucu yaşama şu sözlerle veda
eder: "Umarım gidişim eğlenceli olur ve umarım bir daha geri dönmem. (I hope the exit is joyful - and I
hope never to come back.) " Yaşamla ölüm arasında salınan
bir çizgide yaşama tutunmak, tarifsiz kederler ve acılar içinde yaşama
katlanmak, uzunca bir süre sedyeye çakılı kalmak Frida Kahlo'yu tamamıyla içe
döndürmüş, cinsellik dahil yaşamındaki tüm perdeleri kaldırarak tüm
çıplaklığıyla kendi yaşamını resimleri aracılığıyla dış dünyaya
sergilemiştir. Bu aynı zamanda Kahlo'nun direncini ve cesaretini gösterir.
Sanır ım
bu anlamda Kahlo, otoportre sanatının en iyi örneklerini vermiştir. Ünlü
şarkıcı Madonna'nın Kahlo hayranı olması ve 50 kadar resmine sahip olması da
bir rastlantı olmasa gerek!
Frida Kahlo, Paul Cezanne ve Van Gogh gibi ressamların yanında en fazla kendi
portresini resmeden sanatçının Rembrandt olduğu da bilinen bir gerçektir.
Ancak, modernizm ile birlikte sanatçı kimliğin, bir birey olarak kendini
sorgulaması; 'değişende değişmeyeni', 'görünende görünmeyeni' görmesi,
kendisi ile 'göz göze' gelerek 'yüzleşme'si cesaretini gösteren iki sanatçı
bana göre Vincent Van Gogh ve Frida Kahlo. Ortak yönleri ise aynalarına
yansıyan yalnızlıkları ve ıstırapları.
Alaattin Bender
www.alaattinbender.com
'otoportre'*: Sanatçının kendi yüzünü (portresini) resimlemesi.
|