Söbütay Özer - Son Kuşlar Da Havalandı
‘Affan Dede’ye para saysam da satsa bana çocukluğumu 70’li yıllardaki çocukluğumu anımsıyorum. Çocuklar mahallenin tek bekçileriydi. Uçsuz bucaksız bahçeler, arsalar onlardan sorulurdu. Baharla birlikte çiğdemler toplanır, bahçelere gizlice ‘dalınır’, elmalar, armutlar, kayısılar kapılırdı. Islak toprağa çakılar saplanır, üçgen içinde üçgen çizilerek rakipler labirentin içine hapsedilir, sonunda pes ettirilirdi. Uzaktan dondurmacının ‘dondurmam kaymak’ sesleri duyulur, sıraya girilirdi. Hele hele macuncu tepsisini açtığında, üçgen dilimler içerisindeki gökkuşağını andıran rengarenk macunların önce tornavidaya, ardından da ahşap çubuklara dolanışını ağzımızın suyu akarak izlerdik. Topaç mı çevirmedik, ‘yakan top’, ‘kukalı saklambaç’, mı oynamadık? Taş kalelerin üzerinde hırkalarımızı mı unutmadık, ‘out’a kaçan toplarımızla az mı pencere kırdık? O zamanlar sınıfımızı geçince bisiklet alamazdı babalarımız. Ama hemen her çocuk da bisiklete binmeyi bilirdi. Sahi, bu nasıl mümkün olmuştu? İmdadıma Söbütay Özer’in ‘bisikletçi’ resmi yetişti ve çocukluğumun bir sis perdesi daha aralandı. Sahi, bir zamanlar mahalledeki geniş düzlüklerin ortasında kamp kuran, iki elin parmakları ile eş sayıdaki bisikletlerini mahallenin çocuklarına ‘tur’ karşılığı kiralayan ‘bisikletçi’ler vardı. Hey gidi günler hey!. Cahit Sıtkı’nın dizelerindeki gibi ‘Affan Dede’ye para saysam da satsa bana çocukluğumu! O’nun da hiç bisikleti olmamıştı. Aslında, Edirne’de yerel bir gazetenin sahibi olan babasının almadığından veya alamayacağından değildi; belki de böyle bir hediyeyi istemeyi gururuna yedirememişti. Çocukluğundan kalan bu ukde nedeniyle midir bilinmez, 2006 yılındaki sergisine yine ‘bisiklet’ konusunu taşımıştı. Bu sanatçımız ressam Söbütay Özer’den başkası değildi. Kızının anlattığına göre sanatçı, ilerleyen yaşına rağmen Ankara’da olsun, Ayvalık’ta yazlıkta olsun, resimlerinde olduğu gibi, bisikleti ile gezinmekten hiç vazgeçmemişti. Onun içindir ki, sanatçı hakkındaki 1994 tarihli ilk yazıma yıllar önce Oda tiyatrosunda izlediğim tek kişilik Dinçer Sümer oyununun başında tıpa tıp belleğimde iz eden "Maviydi bisikletim, hem de Alman malıydı" başlığını atmıştım. Akrep ile yelkovan birbirlerine kavuşamayacak artık Bugün günlerden Pazartesi. 25 Mart’ta web siteme bırakılan mesajı ancak 26 Mart sabahı okuyorum: “Merhaba. Ben Gazi Üniversitesi Resim Bölümü 2. sınıf öğrencisiyim. Atölye hocam değerli Söbütay Özer. Aramızdan zamansız ayrılışı, bize öğretecek daha çok şeyi varken, artık bunu imkansız kılıyor. ...” Herhalde, Söbütay Hoca ansızın emekli oldu diye düşünüyorum; diğer taraftan 2 Mart’ta Turan Erol’un resim sergisinin açılışında karşılaştığımızda bundan neden bahsetmedi diye de hayıflanmadan edemiyorum. Mesajı okuduğum gün, sergide hocası Turan Erol ile birlikte habersiz çektiğim fotoğraflarını Söbütay Hoca’nın elektronik posta kutusuna gönderiyorum. Derken, öğle arasında Cumhuriyet Gazetesi’ndeki kültür-sanat haberlerini tararken Söbütay Hoca’nın vesikalık fotoğrafına ilişiyor gözüm, inanamıyorum. Neden sonra öğrenmiştim o acı haberi, sanki kötü bir şaka gibi... Hala inanamıyorum, inanmak da istemiyorum. Meğer, 1990 yılından bu yana bizzat tanıdığım, hemen hiçbir sergisini kaçırmadığım, birlikte resim çalışma fırsatını yakaladığım, yanlışlarımızdan çok doğrularımızı öne çıkaran eleştirel bakışıyla resim çalışmalarımıza ışık tutan, ilk kişisel sergimi onurlandıran Söbütay Özer, değerli insan, Hoca’mız usta ressam bizi terkedip gitmiş. Duvarda asılı saat suskun; akrep ile yelkovan birbirlerine kavuşamayacak artık. Gelincikler solmuş, leylekler göçüp gitmiş, zaman durmuştu sanki. Şairin dediği gibi elde hüzün kalmıştı. “Akılda kalsın diye”
Yaşama sıkı sıkıya bağlı, duyarlı bir sanatçıydı O. Geçmişin izlerini sürmekte, anıları tazelemekte, insanı gülümseten, şaşırtan sürprizler yapmakta üstüne yoktu. Bu amaçla, her fırsatta Ankara Kalesi eteklerindeki antikacıları dolaşır, ilgisini çeken kırmızı bir gemici feneri, yuvarlak hatlı eski bir ahşap iskemle, sarkaçlı-sarkaçsız duvar saatleri, bakır bir sürahi, mavi sırlı çinko bir çaydanlık ve kararmış kömürlü ütüleri satın alır, atölyesine istifler, bu objelerin tuvallerdeki yerini almasını beklerdi. Turan Erol'un öğrencisi olmasına rağmen Orhan Peker gibi yakın çevresindeki her objeyi, her konuyu imbikten geçirerek süzdükten sonra içtenlikle resmeden bir sanatçıydı Söbütay Özer. Ölü doğa resimlerinde, çiçeklere güzel bir vazo yerine çinko bir çaydanlık ya da kömürlü bir ütü kol kanat gererdi. Hiç solmayan sarı dağ çiçekleri, petunyalar, papatyalar, en başta da alnında siyah beni kırmızı gelincikler resimlerinden hiç eksik olmazdı. Gelincikler her yerdedir. Kimi zaman kıyıdaki bir teknenin altında, kimi zaman mavi bir tulumbanın yanıbaşında, zaman zaman geniş çayırlarda, bazen de çayırlara gömülmüş 70 model, yeşil ‘Volkswagen’ minübüsün dört bir yanını sarıp sarmalamakta. Çocukluğumuzda kana kana su içtiğimiz tulumbalar da onun resmi ile yeniden günyüzüne çıktı. Tulumbanın üzerinde de bazen bir güvercin, bazen de kırmızı ibikli bir horoz. Onlar leke olmuş, boya olmuş, doku olmuş, kısacası resim olmuştur artık
Tüm bunlar kanıtıdır yaşadığının ve sonsuza dek yaşayacağının 90’ların ortalarında resim aşkına birkaç kez tek başına uzun yolculuklara çıkmıştı Söbütay Özer. O zamanki beyaz ‘Renault – Flash’ otomobiliyle önce feribotla İtalya’ya gitmiş, ardından Batı resim sanatının canlı örneklerini izlemek, müzelerini gezmek için kara yoluyla Fransa’ya - Paris’e geçmişti. Bir önceki atölyesinde imrenerek dinlemiştik bu güzel anılarını. Belki de bu araba yolculuklarının çağrışımıyla söylemişti şu sözlerini: “Resim gece gidilen bir yol gibidir. Arabamızın farları ne kadar aydınlatırsa o kadarını görürüz. Ondan sonra karşımıza ne çıkacağını sadece düşleriz. O anda göremeyiz ama ilerledikçe her şey ortaya çıkar.” Söbütay Özer, çevresine her daim duyarlı bir gözle bakar ve resimsel bir öğe gördüğünde kadrajın sınırlarını çizerek tetiği çeker. Resminde her şey yerli yerindedir, kompozisyon mükemmeldir. Tuvalinden açık koyu düzenlemeler eksik olmaz. Renkten ise hiç vazgeçemez. Renk düşkünüdür O. Tahrip gücü yüksek rengarenk maviler - en çok da Lucas’ın ‘ultramarine’ mavisi, kırmızılar - en çok da ‘vermilion’ kırmızısı, acı kahverengiler, parlak sarılar, zümrüt yeşilleri saatli bir bomba gibi öylece patlar durur resminde. Tam da bu esnada, bomba imha ekibi gibi renkli griler imdada yetişir hep. Böylece resminden renkli bir armoni hiç eksik olmaz. Ritim de en büyük kaygılarından biridir Söbütay Özer’in. ‘Kahya’ resminde, gerek figürlerde olsun, gerekse dolmuşlarda soğuğun etkisini göstermek istercesine tüm biçimler raksedercesine hafif hafif salınır. Çizgi de olmazsa olmazıdır resminin, bu unsur da hocası Turan Erol’dan miras kalmıştır O’na. Parçaladığı yüzeyleri çizgi ile birleştirmesini bilmiştir hep. Resmin bir ölçü, bir denge işi olduğunu bilerek boyar tuvalini. Dizginlerin hepsine de dört elle sarılır. Çizgidir resmi, renktir, lekedir, benektir adeta. Boyayı ise dokular halinde öyle yoğun kullanır ki, izleyenler fırçasının nasıl coştuğuna, nasıl salındığına tanıklık eder. Hayatın içinden coşkulu renklerle seslenir bize. En ölü-doğa resimlerinde bile hayatın, anıların canlı izleri vardır hep. Omzunda sehpası helvacının, tablasında tavşanı ‘niyetçi’nin, gezinen, bisiklete binen, balık tutan insanların, ‘birdirbir’ oynayan çocukların ve kuşların ve ağaçların, kısacası hayatın izi vardır ve tüm bunlar kanıtıdır yaşadığının ve sonsuza dek yaşayacağının...
Bugün 26 Nisan 2007. Öğle arasında GEE’den ressam Cengiz Savaş’ı ziyaret ettiğimde, Söbütay Hoca’dan ve resimlerinden bahsederken büyük boyutlu bir ‘dolmuş durağı’ resminin Gazi Rektörlük Binası’nda olduğunu öğrenince çocuklar gibi seviniyorum. Cengiz Hoca ile birlikte resmin peşine düşüyorum ve nihayet bu muhteşem resmi de görüyorum. Resmin arka planında maviler, lacivertler içerisinde kümelenmiş, dizilmiş çeşit çeşit dolmuş kümeleri yer alırken ön planda da sıraya girmişçesine yüzlerini dolmuşlara, sırtını bizlere dönmüş, birisi kırmızıları, diğeri yeşilleri kuşanmış yolcu kümesini görüyorum. Resim başka bir resim, ama, aynı tat, aynı leke, aynı ritim, aynı armoni, tıpkı DYO’daki gibi. Gözüm tarihe ilişiyor: 1983. Resim bölümünün kapısında ise ‘Söbütay Özer’i kaybettik (1949-2007)’ yazısı hala asılı. En değerli sanatçılarımızdan biri olmasına, ödüllere doymasına karşın, ‘Söbütay Özer’i ve resimlerini anlatan bir kitaba sahip olmaktı tek emeli. Kimbilir, belki birileri duymuştur bu sözleri. “Elde var hüzün” ... Söbütay Özer’e saygılarımla. Alaattin Bender |
Söbütay Özer,
resimlerinde sadece bisikletlerin değil, dolmuşların da peşine takılmıştı.
İlkin çarpık bacaklı bir ‘Skoda’ ile başlamış, ardından ‘Magirüs’
minibüslerdeki büyük mavi leke ile dolmuş ayrımının işareti olan küçük
turuncu bant çizgisinin oluşturduğu kontrast renk armonisi ve dengesi O’nu
çok etkilemişti. Önce bir, daha sonra iki tane derken, dolmuş kümeleri,
dolmuş durakları, dolmuşa binen insanlar, kuyruklar, dolmuş kahyaları birbiri
ardına tuvaline yansıdı. Renk ile başlayan, daha sonra doku ve leke etkisine
bürünen dolmuş dizisi resimleri 5 yıl boyunca aralıksız sürdü. Sanki, Bedri
Rahmi’nin öğüdüne kulak vermişcesine “akılda kalsın diye” miydi, aynı konuda
bunca resim? 80'li yılların ortasındaki bir Vakko sergisi dün gibi
hatırımdadır. Durakta kümelenmiş maviye boyalı ‘Magirüs’ minibüslerin karlar
üzerinde resmedilerek siyah-beyaz leke etkisinin kurgulandığı, maviler ve
turuncular ile kontrastların yaratıldığı, dolmuşların arasında yürüyen, sıra
bekleyen figürlerin giysilerindeki değişik renklerle renk skalasının enikonu
genişletildiği, ritim ve armoninin önemsendiği bellekte iz bırakan resimlerdi
onlar. Hele hele, 70’li yılların trafik polislerinin şapkalarından alıntı
şapkasıyla, boynunda sıkı sıkıya dolanmış beyaz atkısıyla kara ve soğuğa
direnen dolmuş ‘kahya’sının resmedildiği 1983 yılında DYO Resim yarışmasında
ödül alan ve Selçuk Yaşar Müzesi’nde sergilenen o büyük resmi yolum İzmir’e
düştüğünde görmeden geçemem. Ne yazık ki hemen hepsi kolleksiyonlarda yerini
alan bu resim dizilerini şimdilerde görmek pek olası değil.
Ve Güvercinler; sanki
saklambaç oynar gibidirler. Ters dönmüş demliğin üzerine de konar, ütünün
kulpuna da, iskemlenin üzerine de. Bisiklet selesinde güvercin, mavi balkon
korkuluklarında güvercin... Van Gogh’un buğday tarlalarında kargaları
kovaladığı gibi Söbütay Özer de leyleklerin peşisıra koşmuştur tarlalarda.
Değil midir ki çocukluğunun geçtiği İpsala, Akdeniz’den gelip Hollanda’ya
göçen leyleklerin uğrak yeridir. Sarı tarlalarda, yeşil çayırlarda,
Sarıcaali’nin geniş ovalarında uzun kırmızı bacaklarıyla gezinip durmaktadır
leylekler. Bazan sarı tarlaların içerisinde geniş, siyah bir leke görürüz
resminde. Leyleklerin siyah kuyrukları da resmin içerisinde sanki eriyip
gitmekte; gövdelerindeki beyaz renklerse bir benek gibi ışıldamakta bu siyah
lekelerin içerisinde. Birgün, dayanamayıp Söbütay Hoca’ya sormuştum; “nedir
bu siyah lekelerin hikmeti” diye. O zaman öğrendim, bunların köylüler
tarafından yakılmış tarlalar olduğunu. Sanatçı, daha özgür düşündüğünden olsa
gerek resme soyut bir kurguyla başlamakta, bu beneklerin dağılımında
ritimler, kontrast çizgiler, kısacası resmin yapıtaşlarını aramaktadır. O’na
göre konu hiçbir zaman resmin önüne geçmemelidir. Resmi, kimi zaman soyut
resmin sınırında gezinse de gerçekçiliğin peşini bırakmaz Söbütay Özer. Kedileri
de unutmamıştır; sarı, siyah ve kahverengi lekelerin, çalıların, yaprakların
arasında saklambaç oynarcasına gizlenmiş onlarca kedi figürü gezinir durur bu
devasa duvar resminde. Bir kamuflaj ustasıdır Söbütay Özer, bu yönüyle de
sanki Orhan Peker’in izini sürer. Güvercinler, leylekler, kediler ve daha
niceleri öyle güzel sinmişlerdir ki resmin içine, bulabilene aşkolsun! Zaten,
bunlara o gözle bakanlara da ‘yuh’ olsun! Onlar leke olmuş, boya olmuş, doku
olmuş, kısacası resim olmuştur artık.
“Elde var hüzün”