Turan Erol - Kaf Dağı
‘Han Duvarları’ şiiri çınlamakta kulağımda. O ne uzun yolculuktur, bitip tükenmez... Sanki üç mevsim geçmekte, lakin, gelin görün ki menzil bir türlü görünmemektedir: Rüzgarın çaldığı “ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar / Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar”*dan da geçmiştir bu gezgin ressam. O, çocukluğunda yaptığı gibi doludizgin koşturmaktadır atını. Ancak, sıra resme geldiğinde, dizginleri elden bırakmaya hiç mi hiç niyeti yoktur. Çünkü resim bir ölçü işidir, resim bir denge işidir. Çünkü, o ‘bir Turan Erol resmi’dir. Turan Erol, Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirindeki gibi bir yolculuğa çıkmış mıydı; O da tutmuş muydu Erciyes'in yolunu, bilinmez. Ama bilinen odur ki, Sabahattin Ali’nin: ”Başım dağ, saçlarım
kardır dediği gibi dağlara sevdalanmıştır Turan Erol. Sodra dağına, Hasan dağına, Erciyes dağına ve Ağrı dağına... Dağların zirvesinde kendini mi bulmuştur bilinmez, ama yükseklerde hep yükseklerdedir gözü. Kaf Dağı’na da göz dikmiştir. Yoksa kaygısı boşuna mıdır bu sözlerin: “..., ben çevreme bakarken imgelemimde, ‘tin’imde varolan bir biçim ve içerik ilişkisinin, bir sezginin doğadaki karşılığını, benzerini arıyor gibiyim. … Adeta, doğadan bir onay bekler gibiyim.” Sırasında yamaçlara vurmuştur kendini; bir patikadan iz bulmuştur. Kapısı aralanmış bir beyaz duvar, başında kavak yelleri estirmiştir Bozkır ayazında. Bozkır sevdalısı Turan Erol ‘Bozkırın fırçası’ olmuştur artık. Gözlerde, yüreklerde sırasında bozlak, sırasında güzelleme olmuştur. Gün olmuş, beyaz bir karanlık Bozkırı örtmüş, gün olmuş elma bahçesine, gün olmuş Oran yoluna kar düşmüştür. Bacalar, hep de dumanı tüten bacalar, sanki raksedercesine göğe yükselen başı dumanlı bacalar. İs kokan, sis kokan bacalar. O ‘is’ ki gün olmuş, ‘kömür dağıtım yeri’ne karışmış; o ‘sis’ ki, gün olmuş gök ile denizi birbirine katmıştır. Çizgi olmazsa olmazı Turan Erol’un
Ve gecekondular; ‘şirin mi şirin gecekondu evleri...’ Eğilmiş, bükülmüş, tepelere serpiştirilmiş gecekondu evleri. Rengarenk, hem birbirlerine yaslanmış, hem de birbirleriyle yarışır gibi. Zehir gibi bir yeşil, bir mor, bir sarı, bir firuze, yığınlar içinde patlayıp durmakta sanki. Ve köprüler. İçinden 'Balavca' deresinin aktığı Milas’ın kemerli taş köprüleri. “Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan”* sarı semanın altından. Ve dağları, tepeleri, ovaları, köprüleri aştıktan sonra nihayet denizi görmüştür Turan Erol. Ozanın dediği gibi: “... Ve dillere destandır canım / Turan Erol beyazıyla Bodrum'un mavisi.” Nasıl anlatsam, nerden başlasam: Başları yıldızlara değdi değecek servilerle kuşatılmış, yaşlı zeytin ağaçlarının gölgelediği, beyaz-bembeyaz duvarlarında rengarenk çiçekli saksıların, begonvillerin sıralandığı, mavi panjurların, mavi kapıların ışıldadığı evleriyle, beyaz gümbetlerin çevrelediği daracık sokaklarıyla, makilerin kol gezdiği sarı-sıcak tepeleriyle, orta yerindeki tarihi kalesiyle, mendireğiyle, masmavi deniziyle, ‘verandadan öte’de Torba koyuyla, denizde salınan yelken açmış çift direkli guletleriyle, tersanesiyle, çekek yerleriyle, engin gökyüzüyle, daha da önemlisi Turan Erol’un sıcak, sımsıcak renkleriyle bir başkadır Bodrum; “Bodrum Bodrum....” Van Gogh'un Güney Fransa'ya (Arles’e) inmesi gibi bu şirin Akdeniz beldesindeki ışığın büyüsü müdür Turan Erol’u Bodrum’a çeken, yoksa doğduğu Milas’a yakınlığı mı? Bilinmez! Ama, ne zaman Bodrum’a gitsem, ne zaman çevreme
Ruhi Su’nun: dizelerindeki gibi çiçeklere de bakmasını bilmiştir Turan Erol. Gül olmuş, diken olmuş, çiçek olmuş; sırasında cam bir vazoya, sırasında Firuze vazoya konmuş bahçe güzelleri, kır çiçekleri... Peki, kaçınız bilmekte ve görmekte o sofralara konuk ettiğiniz, baharda çiçek açan enginarın gözleri haraca kesen rengini? Bunları okuyorum Turan Erol’un resimlerinde... “İçi dolu, yorumlanmış lekeler bunlar” ’Çizgi, renk, leke, benek’ diyordu ustası Bedri Rahmi resmin yapı taşlarını sıraladığı kitabında. Çizgi olmazsa olmazı Turan Erol’un!. Ya renk? Hangilerini sıralamalı: mavileri, firuzeleri, beyazları mı, sarıları, kırmızıları, kahverengileri mi, yoksa yeşilleri, morları mı; bilmem? Renk düşkünü Turan Erol. Resminin payandalarından biri, belki de en önemlisi lekeye gelince... Alttan üste doğru, pek de birbiri içerisinde erimesine izin vermediği, sanki insana ‘çalafırça’ izlenimi veren her dem taze lekeler. Tıpkı, Bedri Rahmi’nin "Ben tablolarımda her şeyden önce tazelik bulunmasına çalışırım. Üzerinde yıllarca bile çalışsam insana 'bunu ben de yapardım' dedirtecek kadar sade olmasını, yeni yapılmış, üzerinde uğraşılmamış hissini vermesini isterim" dediği türden lekeler Turan Erol resminin zenginliği olsa gerek. Orhan Peker’in sözleriyle “’içi dolu’, yorumlanmış lekeler bunlar.” Öyle ki, doğayı gerçekliğinden koparan, soyut bir tad katan, hatta hatta izleyenin yorumuna, yeni yeni okumalara yol açan, doğayı adeta tuval içerisine hapsederek ‘resim’ yapan türden lekeci bir anlatım onunkisi. Benekleriyse lekelerinin üzerine konan birer balarısı gibi.
Kanımca, Turan Erol resimleri Diyarbakır’daki öğretmenlik döneminin sonlarında - 1960’larda özgün kimliğini bulmaya başlamıştır. Önce, 1960’ların başında Paris dönemi - ‘Luxemburg Parkı’ resimleri ile başlayan soyutlama eğilimli, leke etkili resimler... Ardından, ‘Tilalo’ köyünde boranhaneler-‘güvercin evleri’ (1966), Kıyıda balık ağları (1967) ve Tabiat ana-bozkır (1968) gibi farklı konulardaki dizi resimler ‘Seçki’ içerisinde yalın, ancak bir o kadar da etkileyici, ortak dile sahip çok özel resimlerdir. Sanki mağara duvarlarına kazınan, adeta rölyef etkisi yaratan, kalın boya dokulu bu resimler sanatçının doğa çıkışlı, adeta renklerin bir imbikten damıtılarak süzüldüğü pitoresk soyutlamalarıdır. Derken, ‘Gecekondular’ ve ‘Bodrum’ görüleriyle birlikte 1970’lerin başlarından itibaren sanatçı artık, yaşamı somut görüntülerde araştırma, yorumlama çabası içerisine girerek doğa gerçekliğine döner. Tuhaf bir gizdir sanki Onu bu resme çeken
Diyarbakır resimlerini saymazsak, gerçekte figürden uzak durmuş bir sanatçı Turan Erol. Figürlerin birer konu mankeni - ‘tamamlayıcı’ öğe olmaktan öte gitmediği gibi, o açık, duru doğanın gölgelenmesine de izin verilmez resminde. Sanki bir ‘sessizlik’, bir ‘sensizlik’ anlatılır gibi. Turan Erol da Orhan Peker gibi ‘otoportre’ yapmaktan çekinen, ancak dostlarını, sevdiklerini resimlemeyi de hiç ihmal etmeyen bir sanatçı. Ressam olmanın ötesinde yazmaya, düşünmeye, edebiyata hep yatkın durmuş aydın bir sanatçı O. Belki de bu nedenledir Bedri Rahmi’yle Cahit Külebi’yle olan kadim dostlukları. ‘Düş kırgını-Cahit Külebi’ portresi, Atatürk portresi ile torunu Aslı’nın portreleri bu türün en güzel örnekleridir. "Seçki"
Yaşlı zeytin ağaçları şahididir yaşadığının ve resme ömrünü adadığının ‘On’lar grubu ile başlayan Çağdaş Türk Resim Sanatı’nın serüvenine tanıklık etmiş 80 yaşındaki bu asırlık çınarın dışarıda, hep dışarıdadır gözü. Zaptetmek ne mümkün. Geçtiği yerlerde hep bir iz, bir renk bırakmaktadır bu gezgin. Sanki kaybolmaktan korkar gibidir. Eşref Üren’in de dillendirdiği "bir iz bırakamamak" korkusu mudur onu bunca gayrete, bunca emeğe, bunca göz nuruna sürükleyen? Bu nedenle söylenmiş olsa gerek Turan Erol’un “Birşey yaptıysan kaybolmazsın” sözü. Belki, hocası Bedri Rahmi gibi erik ağaçlarını şahit gösteremese de yaşlı zeytin ağaçları şahididir yaşadığının ve resme ömrünü adadığının. Büyük usta, sanatçı Turan Erol 'a saygılarımla...
* Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Han Duvarları’ şiirinden alıntı
mısralar. Fotoğraflar: Alaattin Bender arşivi.
|
Ve çitler, tahta
perdeler, sınır çitleri, yolların peşisıra koşan çitler. Kar çitlerinin de
apayrı bir yeri vardır Onun gönlünde. Özünde de çizginin. Bir hattat
kıvraklığıyla çekilen, yaylanan çizgiler. Çizgi olmazsa olmazı Turan
Erol’un!. Kimi zaman bir teknenin güvertesinde yelkenlere, kimi zaman da
elektrik tellerine kol kanat germekte. Ağaç gövdesinde çizgi, çatıdaki
antende çizgi, tekne kaburgalarında çizgi. Yerde çizgi, gökte çizgi...
baksam Turan Erol’un
tuvallerini arar gözlerim, belki çıkıp geliverirler diye...
Doğayı hizaya getiren,
denge içerisinde denge kuran bir ressamdır Turan Erol. Konstruktif bir
anlayış ile coşkulu-lirik bir anlatım Turan Erol resminin üstüne her daim
siner. Oranı dönem dönem değişen, gerçek üzerine kurulu soyutlamalarla
gizemli, sanrılı bir yanı vardır resimlerinin. Derinlik ve perspektif,
resminin peşini bırakmaz. Dikkatle bakıldığında, en ‘çalakalem’ hissi veren
resimlerinde dahi bir tek çizgi, bir tutam leke, bir benek, resmin gerçekte
ne kadar hesaplanmış, ne kadar tasarlanmış olduğunu ortaya koyar. Zira,
boşuna değildir onca çizim, taslak, desen, suluboya ve pastel çalışmaları.
Karakalem bir taslağa takılıyor gözüm: Arka planda sanki bir ‘sinüs’ eğrisi
çizen, başları sıra tepelere değerek dizilmiş kavaklar, üzeri taranarak leke
etkisine bürünmüş belli belirsiz birkaç figür, biri eşek sırtında. Sanki bir
karalama. Ama bilir misiniz ki, 1971 tarihli o taslak 120x130 cm boyutunda,
Mitos (Mythos) isimli görkemli bir tuval resmine dönüşmüş ve Ankara Resim
Heykel Müzesi kolleksiyonu’na girmiştir? Yeri gelmişken Müzemiz ‘tadilat’
dolayısıyla yıllardır hep kapalı olmasına rağmen, geçen yıl yapılan kısmi
sergileme sırasında Turan Erol’un bu resmini görmek bana da kısmet olmuş ve
tarlada çalışan kadın figürlerinin üzerinde patlayıp duran o muhteşem
renklerin şölenini izlemiştim. Sanatçının pastellerinin de bende ayrı bir
yeri vardır. Kuru (toz) pastel resimlerini, gözleri kamaştıran enginar
çiçeklerini, firuze vazodaki kır çiçeklerini gördüğümde, çizginin tadını
yüreğimde hissettiğimde ben de pastel çalışmaya karar vermiş, bir dönem hemen
her akşam deli gibi pastel çalışmıştım.
Turan Erol
resimlerinden bir ‘Seçki’ yapacak olsam, sanırım en başta ‘Luxemburg Parkı’,
‘Tilalo köyünde boranhaneler’, ‘tahta perdeler’, ‘mavi tekne iskeleti’, ‘mavi
kapı’, ‘Oran yolunda kar’, ‘bozkırdan kente doğru’, ‘köprüden geçenler’,
tabii ki ‘tek servili ev’, ‘gecekondular’, ‘enginar çiçeği’, ‘akşam vakti
Ağrı dağı’ ve tabii ki 1986 tarihli devasa ‘kömür dağıtım yeri’ resimlerini
sıralardım. ‘Luxemburg Parkı’nı saymazsak hep aydınlık, ‘beyaz’, duru
renkleri kullanmıştır sanatçı. İlhan Berk bile öyle dememiş miydi: “Orhan
Peker’in paletini düşünürsek, Turan Erol onun karalarını beyaza bulamaya
gelmiştir sanki.” 1) Belki de bu beklentiye içerleyen sanatçı, bir gün
Yenimahalle’ye giderken önünden geçtiği karalara bulanmış ‘kömür dağıtım
yeri’ni, o is, o sis perdesi altında sessiz sedasız bekleşen at arabalarını
görüp izledikten sonra oracıkta sahiplenivermiştir bu resmi. Kendi deyimiyle;
“Yani, bir koca siyah lekenin önünde, atın beyaz beneği. Kamyonların ‘kıvıl
kıvıl’ hareketleri. Araçların turuncuları, kırmızıları, mavileri...” 2)
etkilemiştir Onu. Tuhaf bir gizdir sanki Onu bu resme çeken.
Gazi Üniversitesi
Resim-Heykel Müzesi’nin açılışı dolayısıyla 02-30 Mart 2007 tarihleri
arasında düzenlenen "Seçki" başlıklı görkemli Turan Erol
resim sergisini gezerken ister istemez, 4 yıl önce İstiklal caddesinde
bulunan Akbank Kültür ve Sanat Merkezinin iki katlı Galerisindeki (şimdilerde
malesef yerinde ‘Teknosa’ yelleri esiyor’) yine aynı başlıklı Turan Erol
sergisini anımsadım ve bir kez daha büyülendim. O akşam, Gazi’den,
Hacettepe’den hocalar, ressamlar, sanat dostları saf tutmuştu salonda. Hocalar
adeta yarıştı birbirleriyle ‘Hocaların Hocası’ Turan Erol ile aynı karede
gözükmek, bu güzel anı ölümsüz kılabilmek için. Turan Hoca hiçbirini
kırmadığı gibi ilerleyen yaşına rağmen 4 saat süreyle ayakta durmaktan,
herkesle sohbet etmekten geri durmadı. Hani ressamların, bir resmi
değerlendirmek için bellerini kırmadan omuzları ve başları ile geriye doğru
şöyle bir yaslanışları, gözlerini kısarak pür dikkat bakışları vardır ya,
yine aynı bakışı gördüm Turan Erol’un küçük kızım Görkem ile selamlaşmasında.
Dilerim, yakın zamanda ‘retrospektif’ nitelikli bir sergide de izleriz
sanatçımızı. Bir bilge gezginin, bir usta sanatçının renklerle, çizgilerle
dansını gördüm bu resimlerde. En ufak bir çalım, en ufak bir göz boyama
olmaksızın. Ve yüreğini gördüm Turan Erol’un; çocuksu, sevgi dolu. Ve bitip
tükenmez azmini gördüm. Daha da ötesi yavuklusu - resme sevdasını gördüm. Ama
bu sevdaya ihanet ettiğini hiç mi hiç görmedim.